FURGANHUSEYN's profileإلفرقآن.PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
September 09 Böyle yürekli eleştiri gördünüz mü?'Posta' Gazetesinin Ankara temsilcisi Hakan Çelik'in yazısı: BİR TÜRK OLARAK KÜRTLERE SORUYORUM Bir TÜRK olarak Kürtlere soruyorum; ''Kürtler bu ülkeye ne vermiştir ?'' Kürtlerin, Türkiye'ye bugüne kadar ne katkıları olmuştur ? Sosyal, bilimsel ve sanatsal anlamda yaşamımıza neler katmışlardır ? Kendilerini etnik kökenlerini ön plana çıkararak tanımlayan ve kendilerine verilmiş en büyük hak olan ''BU GÜZEL ÜLKENİN, TÜRKİYE'NİN VATANDAŞI OLMAK HAKKINI'' bir kenara iterek, etnik köken üzerinden ırkçılık yapmayı tercih eden bu kitle, bu ülkeye ne vermiştir ve bu sapkın anlayışla ne verebilir ? Kürtlere soruyorum; neden terör sizde, beşik kertmesi sizde, kız çocuklarını başlık parası adetiyle adeta bir eşya gibi alıp-satmak adeti sizde, her türlü yasadışı işin altından çoğunlukla Kürtler çıkmakta, kapkaç sizde, gasp sizde, ''NAMUS CİNAYETLERİ'' sizde, kaçakçılık sizde, uyuşturucu ticareti sizde, bu ülkenin vatandaşı olmayı sindirememek hastalığı sizde, vur-kır-gasp et anlayışı sizde, ÖZELEŞTİRİ yapmamak sizde, nedensiz aşağılık kompleksi sizde, başına kuş pislese devleti ve diğer insanları suçlamak sizde, herşeyi devletten beklemek sizde, asimile edildiği yalanını söyleyip, 21. yüzyıl Türkiyesi'nde tek kelime Türkçe bilmeyen milyonlarca insan sizde, emperyalist devletlerin size sahte bir mazi yapıştırması neticesinde Anadolu'da hiçbir zaman varolmayan, sözde gasp edilmiş hayali bir anavatanınız olduğu yalanını yaymak yine sizde. Bu ülkeye hiçbir şey vermeden, kaba kuvvet ve vandalizmle, terör ile toprak gasp etmeye çalışma ahlaksızlığı sizde, diyaloğu ve insani ilişkileri es geçip, yakıp yıkarak bu ülkeyi bölmeye çalışmak sizde, Avrupa'ya gidip Türkiye Cumhuriyeti ve onun şanlı ordusu Türk Silahlı Kuvvetleri hakkında her türlü asılsız yalanları söylemek, bana işkence yaptılar, baskı yaptılar, dilimizi konuşamıyoruz, fırsat eşitliği yok gibi mesnetsiz yalanları söyleyerek siyasi mülteci statüsüyle o Avrupa ülkelerine kapağı atmak, bir parazit gibi yaşayıp oralarda da suç işlemek sizde, sizlerde.... Avrupa'da Türkiye'yi şikayet etmek sözkonusu olunca ''ben Kürdüm'' demek, ama cebinde Türkiye Cumhuriyeti kimliği ile Avrupa ülkelerinden herhangi birinde suçüstü yakalandığınızda ''ben Türküm'' demek üçkağıtçılığı sizde, çapulcu terör örgütüne her türlü desteği verip, demokrasi ve insan haklarından bahsetmek, ''şiddeti kınıyorum'' demek sizde, bu yalanları söyleyip bizleri de enayi zannedip, aptal yerine koymaya çalışmak terbiyesizliğ i ve alçaklığı sizde, bu ülkede yaşayan onlarca farklı etnik kökenden milyonlarca insan, etnik kökenleriyle ilgili en ufak bir sıkıntı çekmezken, özgürce siyaset yapabilirken, milletvekili ve hatta Başbakan bile olabilirken, verdiğimiz Kurtuluş Savaşı mücadelesi sonucu elde edilmiş Cumhuriyetimizin kazanımlarını içlerine sindiremeyen sömürgeci, etnik soykırımcı, emperyalist devletlerin maşası ve tetikçisi olmak düzenbazlığı NEDEN hep sizde ? Lütfen bu sorulara yanıt verin, tabii verebilirseniz. .. Bu memlekete bugüne kadar ne verdiniz de, ne istiyorsunuz ? Eğitim diyorsunuz; öğretmen öldüren terör örgütünün katillerini ve elebaşını lider, siyasi irade kabul ediyorsunuz. Dilimizi konuşamıyoruz diyorsunuz; o halde bugüne kadar Türkiye'nin çeşitli kentlerinde açılmış ''Kürtçe Kursları'' sözde dil öğrenmeye susamış sizlerin ilgisizliği sonucunda neden kapandı ? Siyasi platformda temsil hakkı diyorsunuz; siyasetinizi etnik ırkçılığa ve bölücülüğe dayalı söylemler, eylemler ve politikalar üzerine kuruyorsunuz. Yarattığınız terörden 30 bin insan can veriyor... En ufak bir özeleştiri, en ufak bir günah çıkarma yapmıyorsunuz. Sizlerin canı can da, bu ülkeyi ve içinde yaşayan masum insanları terörden korumak için hayatını hiçe sayıp şehit olan ana kuzularının, evlatlarımızın canı patlıcan mı? İstanbul'da sokaktaki vatandaşlara saldırmak, molotof kokteyli atmak, otobüs yakmak, polise ve sade vatandaşlara, kadınlara, ufacık çocuklara ''kaldırım taşları'' atıp kafalarını yarmak neyin protestosu? Hangi köhne düşüncenin, hangi barbar anlayışın dışavurumu? Bugüne kadar hangi ''Kürt kökenli'' Türk vatandaşına; hop! sen Kürtsün şu şehre giremezsin, şu işi yapamazsın, şu mesleği icra edemezsin denmiş veya denmekte? Bu ülkenin en çok para kazanan insanları çoğunlukla Kürt kökenli şarkıcılar, eğlence yeri sahipleri, işadamları, ticaret erbabı, turistik otel sahipleri, eğlence dünyasında; tv'de, gazinolarda iş yapan isimler (İbrahim Tatlıses, Özcan Deniz, Ceylan, Yılmaz Erdoğan vs.) değil mi? Hani ne oldu ''fırsat eşitsizliği yalanınıza?'' İşin doğrusu, sizin sorununuz bu ülkeyi terör ile, vurarak, kırarak bölmek! Bir oldu-bitti yaratarak bu güzelim memleketi parçalamaktır. Bu kadar basit. Şu çıplak gerçeği artık ilkokula giden küçücük çocuklar bile anlayabilmektedirler. ''KÜRT'' kökenli vatandaşlarımız, eğer bunca kan ve gözyaşı dökülmesine sebep olan bu BÖLÜCÜ IRKÇI TERÖRİSTLERİ hala destekliyorlarsa, KUSURU DEVLETTE DEĞİL, KENDİLERİNDE ARAMALIDIRLAR! Meydanlarda eller hep zafer işareti, ellerde 30 bin insanımızın katili kanlı terör örgütü PKK'nın afişleri, terörist başı Apo'nun posterleri, yakarız-yıkarız tehditleri ve herkesin malumu ülkemizdeki büyük kentlerde meydana gelen şu terör olayları... Çapulcu terör örgütünün hazırladığı ''Şemdinli fiyaskosundan' ' sonra, ellerine para vererek sokaklara salıp polisimize, güvenlik güçlerimize, halkımıza taş ve molotof kokteyli attırdığı küçücük çocuklar... Çocuğunu terör örgütünün militan olarak kullanmasına müsade ediyorsan, bu kaos ve terör yöntemlerinden medet umuyorsan ve bu yolla bu ülkeyi böleriz, sözde ülkemizi de kurarız diye düşünüyorsan, canın yandığında veya meydanlara saldığın, yak-yık-kır-dök evladım dediğin çocuğunu kendi ellerinle ateşe attığında da bunu devlete fatura edemezsin. Demokrasiden bahsedip, teröre yol açmak ? İnsan öldürüp hak talep etmek? Bu ne yaman çelişki... Hak isteyen, hukuk isteyen önce bu ülkenin bütünlüğüne, bu ülkenin insanlarına, toplum kurallarına SAYGI gösterecek. Ülkesine katkıda bulunacak. İNSAN gibi davranacak, yakmayacak, yıkmayacak. Kısacası; TERÖRİST ile arasındaki farkı yine bizzat KENDİSİ ortaya koyacak. Bu ülkenin güzel insanlarını kendisine inandıracak. Kürt toplumu yüzyıllardır kendisini sömüren, geri bıraktıran, kulun kula kulluk ettiği ''FEODAL DÜZEN'' denen ilkel sistemden ne zaman vazgeçecek? Ne zaman HANIM FERTLERİNE gereken ''ÖZGÜRLÜĞÜ'' teslim edecek? Ve neden ülkede en yüksek kadın intiharları Batman'da? Neden aile içi şiddet sorununda ve TÖRE CİNAYETİ denen illette ekseriyetle Kürt kökenli insanların yaşadığı iller başı çekmekte? Büyük şehirlerde kapkaç ve bu tür illegal suçları işleyip, elde edilen yasadışı geliri Terör örgütüne aktarma suçu neden hep Kürt kökenli çocuk ve gençlerde görülmekte? Neden, neden, neden? Kürdüm diyen sizler, acaba bu KUSURLARINIZI hallettiniz mi ki, TÜRKLERİ pervasızca eleştiriyorsunuz? Size yer, yaşam hakkı, hak-hukuk vermekten başka ne yapmış bu ülkenin vatandaşları?
Güzel bir atasözü vardır. ''GÖZÜNDEKİ ÇÖPÜ GÖRMEZ, ELALEME ŞAŞI DER!''
Bu özlü söz ülkemizin içine düşürülmeye çalışıldığı ''Kürt fesadını'' ne de güzel anlatıyor değil mi? HAKAN ÇELİK
February 19 Bir eşi olmalı insanın...Ya doğru zamanda yanlış insan çıkıyor karşına,ya da yanlış zaman doğru insanın kaybına neden oluyor.Ya zamana yeniliyorsun ya kişiye..... Bir eşi olmalı insanın...
İnsanın eşi olmalı, bakarken yüreğinin kabardığı, gözlerinden gözlerine yüreğinin aktığı...aşık olduğu bir eşi olmalı! Sabah gözlerini açtığında, yanında olduğunu görüp, şükürler etmeli Yaradana. Koklamalı saçlarını. Uyuyan eşine şefkatle bakıp, usulca dokunmalı yüzüne, varlığını hissedebilmek için. Parmakları titremeli, incitirim korkusuyla. Sürekli çağlayan bir pınar olmalı gönlü...kramplar girmeli midesine, onsuzluk aklına geldikçe! Rüzgar onun kokusunu getirmeli, yağmur onun sesini. Elleri yanmalı ellerini tutabilmek için. Akşam onu görecek diye, pırpır etmeli yüreği. Kelebekler gibi olmalı insanın kalbi. Ayakları birbirine dolaşmalı heyecandan, eve dönerken eşi. Beklemek asırlar gibi uzun gelmeli. Gelişi ile sonsuz bir nur dolmalı içine. Yüzüne baktığında, konuşmadan anlamalı derdini, tasasını, öfkesini, sevincini, coşkusunu...vs. Güven duymalı, herşeyiyle. Başını göğsüne koyup, huzurla uyuyabilmeli, tüm düşüncelerinden arınmış olarak. Babası, abisi, arkadaşı, dostu, sırdaşı, anası, çocuğu olmalı...Şımarabilmeli yanında. Kıskanılmalı zaman zaman da... Bir eşi olmalı insanın!!! Sabah yolcularken işine, içi acımalı, daha yollarken özlemeye başlamalı. Seni şimdiden özledim!!! Akşam dönüşünü beklemeli sabırsızlıkla. Gözleri yollarda kalmalı ve kapıyı çalmadan açmalı...aşkla karşılamalı, hasretle sarılmalı boynuna, özlemle koklayıp, öpmeli, yıllarca uzak kalmışcasına! Her günü bir başka güzel olmalı yaşamın, bir başka özel, bir başka soluklanmalı her anında. Verdiği hiç bir şeyin yeterli olmadığını düşünüp, kahrolmalı, daha fazla ne yapabilirim diye düşünmeli. Mutluluk saçmalı etrafına. Bir eşi olmalı insanın, cennetten köşe almışcasına sevdiği, sakındığı, bakmaya kıyamadığı...Her bir hücresinden aşkın fışkırdığı, çölde okyanusu yaşadığı bir eşi olmalı!!! böyle eşler olmayı nasip etsin rabbim bizlere......aminnnnnnnn January 12 HİCRET
Bu Makale 196 defa okunmuştur
January 11 özelfm 103.2SELAMUN ALEYKUM SEVGİ VE SAYGIDEĞER ARKADAŞLARIM
2002 YILINDA BENİMDE TALABESİ OLDUĞUM HOCAM ALİ ÇATALYÜREK'İN GÜZEL SUNUMU
VE ÖĞRETİMİYLE KUR'AN ÖĞRENİYORUM
PROGRAMINA 7'DEN 77'YE HERKES KAYIT OLABİLİR.
YENİ 10.GRUP KAYITLARINA BAŞLANMIŞTIR.HER SALI VE PERŞEMBE GÜNLERİ
SAAT: 19:30-20:30 ARASI RADYONUZ ÖZELFM'DE DİNLEYEBİLİRSİNİZ.
( Çevrenizdeki ve yakınızdaki akaraba dostlarınızada bildirmeniz bizi mutlu edecektir. )
Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad. Emre İş Merkezi
No: 223 Kat: 1 D.2 34771 Ümraniye / İstanbul DAHA SÖYLECEK ÇOK SÖZÜMÜZ VAR...
SU İÇMEKTEN DAHA FAYDALI OLAN TEK ŞEY
EFENDİMİZ(S.A.V)EFENDİMİZİN UYKU DÜZENİ
December 14 hiç ben dememişlerHiç Ben dememişler... bir lokma olsun helalinden olsunBir lokma olsun, helalinden olsun
su gibi aciz ol ki,su gibi aziz olasın...SU GIBI ACIZ OL KI, SU GIBI AZIZ OLASIN... NAMAZ BİR TEVHİD EYLEMİDİRNamaz Bir Tevhid Eylemidir Namaz Bir Tevhid Eylemidir
Günde beş vakit böyle dosdoğru, özenle ve düzenli kılınan namaz, müminleri dosdoğru yoldan ayırmaz; onları Allah'tan başka varlıklara kulluktan korur, kötülük ve çirkinliklerden uzak tutar; böylece ebedi kurtuluşlarına vesile olur.
Bir tevhid eylemi olan namaz, müminleri pasif nesneler değil, aktif özneler kılar. Hz. Şuayb'ın kıldığı gibi bir namaz (Hud-87), müminleri dünyadan el etek çektirmez, aksine onları zulme, şirke ve küfre karşı mücadeleye sevk eden bir dinamizm, bir direniş ve bir diriliş kaynağı olur.November 23 duada ellerimizin yönüDuâda ellerimizin yönü
“Duâ ederken ellerimizi neden semâya kaldırıyoruz?” Eskimez ecdâdımızın bir sözü vardır: “ALLAH yerde değil, gökte değil, sağda değil, solda değil, üstte değil, altta değil; ALLAH cemî’ mekândan münezzehtir.” Yani bütün mekânları yaratan ve bütün zamanları halk eden Cenab-ı Hak, yarattığı mekânın ve zamanın içinde değil, belirli bir yerde mukîm değil, belirli bir zamana mahkûm değildir. ALLAH’ın Muhît, Bâkî, Kadîm, Evvel, Âhir, Vâcip isimleri bize ALLAH’ın varlığının mekân ve zaman ötesinde ve hâricinde bulunduğunu gösterir. Yani her şeyi ihâta eden, ezelî ve ebedî olan, başlangıcı ve sonu olmayan ve vâcip olan bir Varlık elbette ne mekâna sığar, ne zamana sığar. Ancak O bizden uzak da değildir; bilakis bize bizden yakındır. Yere ve göğe sığmayan Cenab-ı Vâcip Teâlâ, mü’min kulunun kalbine sığmaktadır. Yani kalbimizin, bizden daha önce varlığını hissettiği Yüce Yaratıcıya sevgisi ve bağlılığı, ALLAH katında kâinâta bedeldir. Şu âyetleri inceleyelim: * “Göklerde ve yerde olanlar kimindir?” diye sor. “ALLAH’ındır” de. O merhamet etmeyi Kendine farz kıldı. Sizi varlığında şüphe olmayan kıyâmet gününde elbette toplayacaktır. Hüsrana uğrayanlar, inanmayanlardır.” (1) * “O, kullarının üstünde her türlü tasarruf Sahibidir; hüküm ve hikmet Sâhibidir, her şeyden haberdârdır.”(2) * “And olsun insanı Biz yarattık. Nefsinin kendine fısıldadıklarını Biz biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız.” (3) * “Göklerde ve yerde bulunanların hepsi O’nundur. İzni olmadan O’nun katında kim şefaat edebilir? O, kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. O’na hiçbir şey gizli kalmaz. O’nun bildirdiklerinin dışında insanlar, O’nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. O’nun tasarrufları gökleri ve yeri ihâta etmiştir. Onları koruyup gözetmek Kendisine zor gelmez. O yücedir, büyüktür.” (4) * “Gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde yaratan, sonra Arş’a istivâ eden Rahmân’dır.” (5) * “O gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş üzerinde istivâ edendir. (Arşa ve tüm kâinâta hâkim olandır.) Yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. Nerede olursanız olun; O sizinle berâberdir. ALLAH yaptıklarınızı görür.” (6) ALLAH’a yön, mekân ve zaman izâfe edilmez. ALLAH ne belirli bir yönde, ne belirli bir zamanda, ne de belirli bir mekândadır. ALLAH’ın mukaddes mâhiyeti, kâinâtta hiçbir şeyin mâhiyeti cinsinden değildir. (7) Duâda ellerimizi semâ cihetine kaldırmamız, ALLAH’ın belirli bir cihette olduğuna inandığımızı göstermez. Ellerimizi yukarıya kaldırmak, O’nun derecesinin ulviyetine, sıfatlarının yüceliğine, isminin, unvânın ve şânının pâklığına işârettir. Yoksa O’nun o tarafta, yani yukarı cihette bulunduğunu, aşağı tarafta, yani yerde bulunmadığını kast ediyor değiliz. Esasen üst, alt, sağ, sol ve yön mefhumları izâfîdir, yani görecelidir, tamamen bize göre söz konusudur. İki yüz milyar galaksiden sadece birisinden ibâret olan Samanyolu içerisinde, bir nokta kadar bir yere sahip olan güneş sisteminin (kâinâtın büyüklüğüne nazaran “güneş atomu” da denebilir) bir zerresi hüviyetinde bulunan ve çekirdeği hükmündeki güneş etrafında bir tayyâre gibi baş döndürücü bir sür’atle dönen, 23 dakika 27 derece eğik olan; ayrıca yirmi dört saatte bir kendi etrafında muntazaman ikinci dönüşünü yapan; yine ayrıca güneş sistemi ile birlikte şemsü’ş-şümûs tarafına hızla ilerleyen yer küremizin “altı ve üstü” neresi olabilir ki? Göğe fırlattığımız ve gökte bulunduğu kısa süre içinde hep dönen basit bir plastik topun altı ve üstü söz konusu olabilir mi? Kezâ bize göre alt olan cihet, küremizin öbür yüzüne göre üst değil mi? Biz “yukarısı” derken, küremizin arka yüzünde bulunan bir kişinin “yukarı” kabûlüne göre tam tersi istikâmeti göstermiş olmuyor muyuz? O halde esas olan ALLAH’ın ulviyetini, yüceliğini, üstünlüğünü, üstün sıfatlarını, kudsiyetini, kâinâtı ihâta ettiğini, bize de uzak olmadığını, bizimle birinci plânda ilgilendiğini ve duâlarımıza cevap verdiğini bilmemiz ve itikat etmemiz; O’nu her türlü noksanlıklardan, eksikliklerden, cihetlerden, yönlerden, mekânlardan ve zamanlardan münezzeh bilmemiz ve îmân etmemizdir. Duâda ellerimizi semâya kaldırmamız bu sağlam itikadımızı ve îmânımızı sembolize eder. Duâ etmek, niyazda bulunmak ve O’na iltica etmekle O’nun bize yakın olduğunu; ellerimizi kaldırmak ve açmakla O’nun sonsuz hazinesinden istediğimizi; semâ cihetine yönelmekle de O’nun paklığını, izzetini, celâlini, kudsiyetini, yüceliğini, ulviyetini ve bütün noksanlıklardan münezzeh bulunduğunu ifâde etmiş olmaktayız. Nitekim, duâda elleri semâya doğru kaldırmak ve açmak sünnettir. Duâ âdâbına uygun davranış budur. Zaten günlük tecrübelerimiz de odur ki, isteyen tarafsanız, elinizi açarsınız. ALLAH cümle ehl-i îmânın duâlarını kabul buyursun, âmin. Dipnot: (1) En’am Sûresi, 6/12; (2)En’am Sûresi, 6/18; (3)Kaf Sûresi, 50/16; (4)Bakara Sûresi, 2/255; (5)Furkân Sûresi, 25/59; (6)Hadîd Sûresi, 57/4; (7)Mektûbât, s. 242. November 22 Ağlarımfani dünya can yakmis aglarim. seni görmeden sevdimBen seni Yorgun gecelerde titreyen,bir yanı yetim bir yanı öksüz yüreğimle sevdim seni. Ey gönül bahçemde büyüttüğüm nazlı çiçek,ey sevdamın adı aşkın gerçek anlamı,Bu hasret bu gurbet söyle ne zaman bitecek? Ben seni görmeden sevdim… Yolunu gözledim bir Medine sabahı..Ellerimde güller,güller ki kokunu aldığım,kokunu alıp yandığım,yanıp yanıp ağladığım… Ben seni görmeden sevdim… Gözlerini gözlerime değdir Efendim,ellerini ellerime.Sevmeyi senden öğrendim ilkin,sevilmesi gereken her şeyi senden.Şefkat seninle mana buldu,buz çöllerini seninle aştım.Ab-ı hayat sundun sıcak ikliminle.Gözlerini gözlerime değdir,ellerini ellerime Efendim. Ben seni görmeden sevdim… Bahar yüzlü insanlar bildim etrafında pervane,onlardan biri olmak istedim hep her emrine amade.Seninle yaşamak,seninle ölmek,seninle ağlamak ve seninle tebessüm etmek,aynı sofrayı seninle paylaşmak istedim ama en çok seni ,seni görmek istedim.Göremesem de….. Ben seni görmeden sevdim… Veysel karani sabrıyla büyüttüm sevgimi,hüznü yoldaş ettim.Kah yeller gibi estim Yemen'de,kah Mecnun gibi düştüm dillere.Bilki ölüm kapımı çalıp geldiğinde,ne zaman,nasıl kim bilir nerede?ben seni görmeden sevdim. Ben seni görmeden sevdim… Rüyalarım var sana dair,özlemlerim var sana.Al yüreğim senin olsun sultanım,uyandır beni aşka.Ey gül-ü Vefa,Ey Rahmet sağanağı.Yağmuryağmur,tane tane düştünde gönlüme kurak topraklarım hayat buldu gelişinle.Ben Leyla çölünde seraplar gördüm çoğu zaman,boş hülyalara daldım, kayboldum.Su içtiğim pınarlara ateşler dokundu,ben aşkımın hicranını sırtımda taşıdım. Ben seni görmeden sevdim… Seni görmeden seven milyonlarca sevdalı gibi..En berrak duyguları besledim sana,en nadide hisleri.Gel Efendim al götür beni uzaklara,düşmeden gülüm tuzaklara.Gözlerimde yaş akar durur,bu ayrılık beni yakar vurur.Gözlerinigözlerime değdir,ellerini ellerime Efendim… November 16 KUR'AN'DAKİ MUCİZELERRETİNA ; Retina, görmemizi sağlayan hücrelerin bulunduğu göz tabakasıdır. Görme işlevini sağlayan göz bölümünün aslında Retina olduğu Kur'an'ın indirildiği yıllarda bilinmiyordu hatta kimse retina kelimesinden haberdar bile değildi. Buna rağmen Kuran'da "Retina" kelimesinin geçtiğine dair açık kanıtlara rastlıyoruz.
"R-E-T-İ-N-A harfleri sadece 35:8 numaralı ayette geçmektedir. Üstelik bu ayette "görmekten" ve "göstermekten" bahsedilmektedir dolayısıyla retinaya işaret güçlenmektedir. Görmeyi sağlayan retina kelimesinin geçtiği bu ayette "...güzel gösterilip de güzel gören kimse..." cümlesi yer almaktadır. Sonraki ayetlerde aynı surenin 19.ayetinde "Kör ve gören aynı olmaz" cümlesi geçiyor. Bilindiği gibi retina hasarları kalıcı körlüğe neden olur. Sonraki 20.ayette ise "Karanlık ve aydınlık da aynı olmaz" ifadesi geçmektedir ki zaten retinada ışığa duyarlı hücreler bulunur. Bu saydığımız ayetlerdeki görmeyle ilgili cümleler tüm Kuran'da çok nadir geçmektedir o nedenle retina kelimesinin binlerce ayetin arasında sadece bu ayetlere denk gelmesi matematiksel açıdan tesadüfi değildir. TELEVİZYON ; Televizyon yayınları ışık hızındaki elektromanyetik dalgaların evlerimize kadar ulaşmasıyla gerçekleştirilmektedir. Televizyon dalgaları öylesine hızlıdır ki kilometrelerce uzaklıktan aynı saniye içerisinde görüntü nakli yapılabilmektedir. Kuran'daki Neml suresinde Süleyman Peygamber'in farklı bir ülkede bulunan kraliçenin tahtını aynı saniye içerisinde mucizevi bir biçimde getirttiği anlatılır. Bu ayet ilk bakışta bize teleportasyon (ışınlama) veya görüntü naklini (televizyonu) anımsatmaktadır. Televizyon kelimesi Türkçe, İngilizce, Arapça ve farklı dillerde hemen hemen aynı şekilde yazılıp okunmaktadır.(Fransızca ve İngilizce'de Television) Televizyon kelimesini oluşturan bu harfler normalden farklı olarak ayette soldan sağa yanyana geliyor.(Diğer şekilde bu harfler tüm Kuran'da sağdan sola hiç yan yana gelmiyor)
ÜÇ KARANLIK EVRE ; Kuran'da insanın anne karnında üç aşamalı bir yaratılışla yaratıldığı bildirilmektedir: ...
"Sizi annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde , bir yaratılıştan sonra (bir başka) yaratılışa (dönüştürüp) yaratmaktadır" (Zümer Suresi, 6) Yukarıdaki ayette Türkçeye "üç karanlık içinde", "üç katlı karanlık içinde" olarak çevrilen Arapça "fi zulumatin selasin" ifadesi embriyonun gelişimi sırasında bulunduğu üç karanlık bölgeye işaret etmektedir. Bu bölgeler sırasıyla: a) Batın duvarı karanlığı b) Rahim duvarı karanlığı c) Amniyon zarı karanlığıdır. Görüldüğü gibi bugün modern biyoloji, bebeğin embriyolojik gelişiminin yukarıdaki ayette bildirildiği şekilde, üç farklı karanlık bölgede gerçekleştiğini ortaya koymuştur.
bir genç kızın son anıbir genç kızın son anı
Şehir içi dolmuşların birinde 20 yaşlarında ince elbiseler giyinmiş genç bir kız utanma duygusunu parçalar bir şekilde açılıp saçılmış fitne sergiliyordu. Arkasında saçı sakalı ağarmış ihtiyar genç kızın halinden dolayı arkasında utançla oturuyordu. Kızın kulağına eğilerek edeple şöyle fısıldadı: Ey kızım sana yakışan örtünmektir. Tesettür, insan kurtlarının iştahını kabartan bu şeffaf elbiseden daha faziletlidir. Hem bu hayâyı parçalar fitneye sürükler. Genç kız şöyle dedi: sana ne kabrime benimle beraber mi gireceksin, cennete ve cehenneme koymak senin elinde mi? Kız ahmaklaşmış adamın üzerine gitmeye başlamıştı. Sonra cüreti ve utanmaz tavırlarını artırdı adamla alay ediyor şöyle diyordu: Al işte cep telefonum ALLAHı arada bana cehennemde hangi odayı ayıracağını söyle. Kız çirkin bir kahkaha attı. Adam çekindi ALLAHa sığındı ALLAH bana yeter o ne güzel vekildir dedi ve sustu. Bu cahil kıza nasihat edeceğine pişman oldu. Sessiz geçen 10 dakikadan sonra şoför durağa gelmiş herkes inmeye başlamıştı herkes genç kızında inmesini bekledi. O arabanın kapısının yakınında oturuyordu ve uyuyup kalmıştı. Adama onu uyandırmasını söylediler. Adam çekinerek onu hafifçe sarstı ve oda yere seriliverdi. Ruhunu yaradanına teslim etmişti. Yolcular gördükleri duruma hayret ederek titrediler ve biz ALLAHtan geldik ona dönücüleriz diyerek istirca ettiler. Genç kız yaratıcısıyla alay etmişti. İşte cep telefonum demişti, ALLAHı ara bana cehennemde hangi odayı ayırıcağını söyle diyordu. Rabbine doğru yola çıkmıytı. İşte hayatı rabbiyle dalga geçtiği sırada sonlanmıştı. Bu ibret tablosu şu hadisi hatırlatıyor. "Şüphesiz kul ucunun nereye nereye varacağını düşünmeden ALLAH 'ı gazaplandıracak bir söz söyler bu sayede cehennemi boylar." Konuşmadan önce ne söyliceğimizi iyi düşünmek gerekir. Hür ve müslüman kadın kimlerin yanında ve nasıl örtünür ?a) Kocasının yanında: Karı-koca birbirinin bedenlerinin her yanına bakabilirler. Eşler arasında örtünme zorunluluğu söz konusu olmaz. Çünkü İslamî nikahla cinsel ilişki bile meşru olunca, bundan daha hafif olan bakma ve dokunmanın meşru oluşunda şüphe yoktur. Bununla birlikte "galiz avret" sayılan haya yerlerine bakılmaması edebe daha uygundur. Nitekim Hz. Aişe'den; "Ben Nebî (s.a.s)'in cinsel uzvuna (ferc) hiç bakmadım", başka bir rivayette "Onun fercini hiç görmedim, o da benden bir şey görmedi" dediği nakledilmiştir. (bk. Ahmed b. Hanbel, VI, 63, 190; el-Kurtubî, a.g.e., XII, 154.) b) Mahrem hısımlarının yanında: Kadın; baba, oğul, erkek kardeş ve üvey oğul gibi, aralarında ebedî olarak evlenme engeli bulunan hısımlarının yanında el, ayak, kol, saç, kulak, boyun ve dizden aşağı inciklerini açabilir. Onların da bunlara bakmaları helaldir. Çünkü yakınlıkları yüzünden bir takım iş ve hizmetlerin görülmesi, bu nedenle de bir arada bulunmaları gerekir ve bir fitne düşünülemez. Ancak karın ve sırt kısmını açamaz, bu arsızlık olur. Nitekim zıhar yolu ile boşamada koca, karısına "Sen bana anamın sırtı gibisin" diyerek boşama prosedürünü başlatır. Zıharı ve pişmanlık durumunda dönüş yöntemini belirleyen ayette (el-Mücadele, 58/1; bk. Elmalılı, a.g.e., VII, 450 vd.) annenin sırtına dikkat çekilmiştir. Bu yüzden annenin sırt ve bunun benzeri olan karın kısmının da yakın hısımlara karşı avret sayılması gerekir. Aşağıda, kadının yanlarına örtüsüz çıkabileceği hısımları ayrıca inceleyeceğimiz için kısa geçiyoruz. c) Başka kadınların yanında: Kadınların kadınlara karşı avret yeri, göbekle diz kapakları arasında kalan kısımdır. Bunun dışındaki yerleri kadınların yanında açabilirler. (el-Mevsılî, el-ihtiyar, l, 45.) Ancak müşrik kadınlar kapsam dışında tutulmuştur. Bu yüzden müslüman bir kadının müşrik ya da inkarcı kadınların yanında mahrem bir yerini açması caiz değildir. Hatta İbn Cüreyc, Ubade b. Nüsey ve Hışam el-Kari' gibi bilginler hıristiyan bir kadının müslüman bir kadını öpmesini veya onun avret yerlerine bakmasını mekruh saymışlardır. Ubade b. Nüsey, Hz. Ömer'in, komutan Ebu Ubeyde b. el-Cerrah'a (ö. 18/639) yazdığı şu mektubu zikreder: "Zimmet ehli (hıristiyan veya Yahudi kadın tabea)nin müslüman kadınlarla birlikte hamamlara girdikleri haberi bana ulaştı. Onları bundan menet. Çünkü zimmiye bir kadının müslüman kadını çıplak olarak görmesi caiz değildir". Ebu Ubeyde mektubu alınca şöyle ilan etmiştir: Herhangi bir kadın özürsüz olarak hamama giderse, bununla yüzünü beyazlaştırmayı kastetmiş olur. ALLAH kıyamet gününde yüzlerin beyazlaştığı (bk.Al-i İmran, 3/106,107.) günde onun yüzünü karartsın" (el-Kurtubî, a.g.e., XII, 155.) Abdullah b. Abbas (ö. 68/687) bu konuda gayri müslim kadınların istisna edilmesinin nedenini şöyle açıklar: "Müslüman kadını tesettürsüz olarak hıristiyan veya yahudi bir kadının görmesi helal olmaz. Çünkü bunlar müslüman kadının örtüsüz halini kocalarına anlatabilirler" (el-Kurtubî, a.g.e., XII, 155.) Yine de konu İslam fakihleri arasında görüş ayrılığına neden olmuştur. Nitekim müslüman bir hanımın, gayri müslim cariyesinin yanında örtünmesine gerek olmadığına fetva verilmiştir. d) Yabancı erkeklerin yanında: Müslüman bir kadının yabancı erkeklere karşı yüzü, bileklere kadar elleri ve ayakları dışında bedeninin tamamı avrettir. Ayaklarda görüş ayrılığı olmakla birlikte sağlam görüşe göre ayaklar açık kalabilir. Bu yerlerin gerek namaz içinde ve gerekse namaz dışında örtülmesi farzdır. Yukarıda başın ve bedenin örtünme şeklini ve örtüde aranan nitelikleri açıklamıştık. Bu yüzden kısa geçiyoruz. e) Zaruret veya tedavi halinde örtünme: Tedavi gibi bir zaruret halinde erkek veya kadının bedenine doktor, ebe, iğneci ve pansumancı gibi kimselerin bakması ve dokunması caizdir. Ancak kadınların sağlık problemlerinde kendi cinslerinden olan doktor, ebe ve sağlık personelini tercih etmeleri gerekir. Bunlar bulunmayınca veya bulunup da uzmanlık ve beceride geri olması durumunda "Zaruretler sakıncalı olan şeyleri mubah kılar" kuralı işletilir. Ancak zaruretler de miktarlarınca takdir olunur. (Mecelle, mad. 21, 22) November 15 Lolipoplar, bonbonlar, fondanlar, rengarenk şekerlemeler(Nükteli bu makaleyi İslami Dergi köşe yazarlarından birine okuru göndermiş, yazarda bunu kendi köşesinde yayınlamış.) Sokaktaki bu şeker kağıtları da kim? Lolipoplar, bonbonlar, fondanlar, rengarenk şekerlemeler… MaşALLAH maşALLAH deyip, insan nazar etmekten korkuyor. Hele şu şekerlerin güzelliğine bakın hele… Yeni çıkmış galiba bu başörtülü şekerler! Ay ALLAH (c.c.)’ım renklerin caf cafına bakın; çingene pembesi, fıstık yeşili, portakal turuncusu, pastel mavisi, kızıllar, vişne çürükleri, firfiriler… İnsanın bu şekerlere baktıkça bakası geliyor. Gözümüz gönlümüz açılsın bee! Çağdaşların hala göz zevklerini bozuyor mu acaba bu şekerler? ??? Yok daha neler, hiç olur mu, bu başörtülü şekerler yıllarca az çekmemişti, neydi o; öcü, örümcek kafalı, eski kafalı, geri kafalı,kara sofu, takunyalı, tutucu, mürteci sözleriyle az rencide edilmemişti bunlar. Şimdi geçmişin acısını çıkarıyorlardır. Oh olsun işte, azıcık düşman çatlatsınlar. Gerçi başörtülü hanımlar ne yapsalar bu çağdaşlara yaranamazlar. Başörtü dışında kızlarımızın kıyafetlerine, kendilerine gıpta ediyorlardır hani! Ama ah o başlarına sıkı sıkı bağladıkları başörtüsü. Varsa yoksa saçlarını göstermemekte yatıyor bu gizli sır. Üstlerinde spor kıyafetler, başlarında rengarenk örtüler. Modernliğin, şıklığın ve zarafetin adresi şu markada deyip birbirleriyle güzel olma yarışına giren kızlarda yok değil. Tesettür asıl amacından sapıyor mu ne? Yoksa bana mı öyle geliyor? Bizler demode mi kaldık yoksa? ALLAH (c.c.)’ın ayetlerini unuttular mı? “Mü’min kadınlara söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) sakınsınlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. (Örtüyle kendiliğinden) belli olan yerleri müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler…” (Nur,31). ALLAH-ü Teala ziynetlerini teşhir etmesinler derken, buradan çıkan anlamı hiç düşündüler mi? O cırtlak renklerle ALLAH (c.c.)’ın rızasını mı, yoksa başkalarının rızasını mı kazanmaya çalışıyorlar? Amaçları nedir? Yüzlerini, gözlerini boyayıp, cilalanıp nereye böyle takır tukur… Bizim diğer kadınlardan farkımız olmalıydı. Moda diye de ALLAH (c.c.)’ın ayetlerini göz ardı etmemeliydik. “Evlerinizde vakarınızla oturun. İlk cahiliye (devri kadınları)nın açılıp saçılarak, ziynetlerini göstererek yürüyüşü gibi yürümeyin. Namazı kılın, zekatı verin, ALLAH(c.c.) ve Resulü’ne itâat edin..” (Ahzab, 33). “…Gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar” (Nur,31) ayetini okuduğumda her zaman aklıma topuklu ayakkabılar geliyor. Hani şu tak tuk yapan kadınların ayaklarını yerden kesen, yüksek ökçeli ayakkabılar… Kur’an-ı Kerim gerçekten bir hayat kitabı. Onunla hayatımızı şekillendirdiğimiz takdirde ancak o zaman takva ve izzet sahibi olabiliriz. ALLAH(c.c.)’ın kadınlara koymuş olduğu ölçü en güzel ölçüdür. Dinimiz toplumda fitne ortamı doğmasın diye kadını her bakımdan korumuştur. Hiçbir zaman kadınlara uyguladığı kurallar yüzünden dinimizi yanlış anlamamak gerekiyor. Bu din ancak okuyarak, araştırarak anlaşılır. Kadın sahabelerin yaşantıları, giyim ve kuşamları bizim için en güzel ölçüdür. Kur’an-ı Kerim kadınları giyimleri konusunda bir renk belirtmese de, ölçü belirtmiştir. “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına, mü’minlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarıya çıktıklarında) örtülerini üstlerine almalarını söyle…” (Ahzab, 59). Günümüzde müslüman hanımlar arasında takip edilen bir moda anlayışı var. Stilistler, tasarladıkları giyimlerle mü’min hanımları kabuklarından çıkarmayı başardılar. Birbirlerinden görerek, birbirlerine özenerek, birbirlerinden daha çarpıcı ve güzel olabilmek için tesettür adı altında kuşandıkları giyimlerde bir takva, bir vakar görebiliyor muyuz acaba? Bir bayan olarak benim gözüme çarpan bu renklerin cazibesi beni bile bakmaya iterken, erkeklerin bakışları “Bacıma ne güzel yakışmış” gibisinden mi oluyor? Biliyorum aslında kötü niyetli olan benim değil mi? Neden adımızı lekeliyorlar? Ne çıksa başörtülülerden çıkıyor, anlayışıyla bakan insanların ağızlarına dolanan kızlarımızın kıyafetleri bir kıskançlık anlayışı gibi algılansa da, aslında göze batan cinsten olduğu için bir ikaz olarak da anlayabiliriz. Toplumda fitne ortamı doğmasına neden olmamalı kadın. Bilakis gerektiğinde kendini, adını ve namusunu koruyabilmeli. Her zaman yanımızda eşimiz, babamız, abimiz olmayabilir. Üstümüzdeki kıyafet öyle bir kıyafet olmalı ki, bizi her tehlikeye karşı bir zırh gibi sarmalı. Üzerimize odaklanan bakışları geri tepebilmeli. “Elbise süslü püslü olup da bizzat kendisi ziynet gibi olmayacak. Ayrıca bakışları üzerine toplayabilecek şekilde renkli, desenli, altın ve gümüş işlemelerden de kaçınılmalıdır. (Buhari “edeb’ülmüfred”, Hakim “müstedrek”). Amacımız dikkat çekmek, bakışları üstümüze toplamak olmamalıdır. Kıyafetimiz takva, edeb, ahlak numunesi olmalı. “Giysi dar değil, geniş ve bol olmalı, fitneye neden olacak bir yeri belli etmemelidir.” (Ebu Davud, Sünen). Bazı kıyafetler vardır ki, tam tedbir tesettüre uygundur. Fakat farklılığından dolayı dikkat çekici de olabilir. Resulullah (SallALLAHu Aleyhi Vesellem) şöyle buyuyor: “Her kim belli eden bir elbise giyerse, ALLAH(c.c.) da ona Kıyâmet gününde zillet elbisesi giydirir. O da ona ateş olur” ( Ebu Davud). Bazı hanımlar evlerinde yapmadıkları süsü dışarıya gösteriyorlar. Ter kokusunu, kötü kokuyu bahane edip; parfümler, deodorantlar kullanıyorlar. Tabii bu ağır kokularla toplumun düzenini kaçırdıklarının da farkında değiller. Aslında amaçları düzen kaçırmak, dikkat çekmek, ortalığı altüst etmek değil mi? “Bir kadın koku sürünüp bir kavmin (topluluğun) yanına uğrar da onlar bunu hissederse; zina etmiştir” (İmam-ı Ahmed). Bir pantolon modasıdır, aldı başını gidiyor. Hiçbir şeyden geri kalmıyorlar. Sanki dersin açıklarla kıyafet yarışına girmiş bu hanımlar. Bakın, aslında bizler ne kadar, modern ve çağdaşız, der gibi dar pantolonları giyip ortalıkta tesettürlüyüz diye geziniyorlar. ALLAH (c.c.) aşkına bunlar şimdi tesettürlü mü? Tesettür nedir; Örtünme, saklanma değil mi? Ama bunlar bir şeyi saklamaktan çok belli etme telaşındalar. Üstelik pantolon erkeklere benzeme yönünden de kadın için uygun değildir. “Erkeklerden kadınlara, kadınlardan da erkeklere benzeyene Resulullah (SallALLAHu Aleyhi Vesellem) lanet etti.” (Buhari). Yabancı erkeklerle konuşurken dikkat etmemiz gerekiyor. Onlarla kıkırdayarak, kırıtarak konuşmamalıyız. Takvamızdan ödün vermeden, kuşkuya yol açmayacak tarzda olmalı sözlerimiz. Hal ve tavırlarımızda önemli tabii. Normal bir şekilde yani bilinen biçimde olmalı davranışlarımız. “Ey peygamberin kadınları, siz kadınlardan herhangi biri (gibi) değilsiniz; eğer sakınıyorsanız, artık sözü çekicilikle söylemeyin ki, sonra kalbinde hastalık bulunan kimse tamah eder. Sözü maruf bir tarzda söyleyin.” (Ahzab,32)
ALLAH (c.c.)’ım! Hak yolunda olduğumuzu sanıp da asıl gayeden uzaklaştırma bizi. Cahiliye kadınları gibi amaçsız bir hayatın çirkin araçları yapma bizi. Günaha çağıran vesileler olmaktan, hayatın boş figüranları olmaktan sana sığınıyoruz. Dilek bacıma teşekkür ederim bu yazısından dolayı ALLAH (c.c.) razı olsun. İslami Dergi Selam ve dua ile… alıntıdır.. tesettürü çok güzel açıklayanYirmidördüncü Lem'a Tesettür Hakkında (Onbeşinci Notanın, ikinci üçüncü mes'eleleri iken, ehemmiyetine binaen Yirmidördüncü Lem'a olmuştur.) بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ يَآاَيُّهَا النَّبِىُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَآءِ الْمُؤْمِنِينَ يُدْنِينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلاَبِيهِنَّ ilâ âhir.. âyeti tesettürü emrediyor. Medeniyet-i sefihe ise, Kur'anın bu hükmüne karşımuhalif gidiyor. Tesettürü fıtrî görmüyor. "Bir esarettir." diyor (*). (*) Mahkemeye karşıve mahkemeyi susturan Lâyiha-i Temyizin müdafaatından bir parça: Sh: (Ha-49) Elcevap: Kur'an-ıHakîmin bu hükmü, tam fıtrî olduğuna ve muhalifi, gayr-i fıtrî olduğuna delâlet eden çok hikmetlerinden yalnız "Dört Hikmeti"ini beyan ederiz. BİRİNCİ HİKMET: Tesettür, kadınlar için fıtrîdir ve fıtratlarıiktiza ediyor. Çünkü: Kadınlar hilkaten zaife ve nazik olduklarından, kendilerini ve hayatından ziyade sevdiği yavrularınıhimaye edecek bir erkeğin himaye ve yardımına muhtaç bulunduğundan, kendini sevdirme ve nefret ettirmemek ve istiskale mâruz kalmamak için fıtrî bir meyli var. Hem kadınların on adetten altı-yedisi; ya ihtiyardır, ya çirkindir ki, ihtiyarlığınıve çirkinliğini herkese göstermek istemezler. Yakıskançtır; kendinden daha güzellere nisbeten çirkin düşmemek veya tecavüzden ve ittihamdan korkar; taarruza mâruz kalmamak _______________ "Ben de Adliyenin mahkemesine derim ki: Bin üçyüz elli senede ve her asırda üçyüz elli milyon insanların hayat-ıiçtimaiyesinde en kudsî ve hakikatlıbir Düstur-u İlâhiyi, üçyüz elli bin tefsirin tasdiklerine ve ittifaklarına istinaden ve bin üçyüz elli sene zarfında geçmiş ecdadımızın itikadlarına iktidâen tefsir eden bir adamımahkûm eden haksız bir kararı, elbette rûy-i zeminde, âdalet varsa. o kararıred ve bu hükmü nakzedecektir!" Sh: (Ha-50) ve kocasınazarında hıyanetle müttehem olmamak için, fıtraten tesettür isterler. Hattâ dikkat edilse, en ziyade kendini saklıyan ihtiyarlardır. Ve on adetten, ancak iki-üç tanesi bulunabilir ki; hem genç olsun hem güzel olsun, hem kendini göstermekten sıkılmasın. Malûmdur ki insan sevmediği ve istiskal ettiği adamların nazarlarından sıkılır, müteessir olur. Elbette açık-saçıklık kıyafetine giren güzel bir kadın, bakmasına hoşlandığınâmahrem erkeklerden onda iki-üçü varsa, yedi-sekizinden istiskal eder. Hem tefahhuş ve tefessüh etmiyen bir güzel kadın, nâzık ve seriütteessür olduğundan maddeten tesiri tecrübe edilen, belki semlendiren pis nazarlardan elbette sıkılır. Hattâ işitiyoruz: Açık-saçıklık yeri olan Avrupa'da çok kadınlar, bu dikkat-i nazardan sıkılarak. "Bu alçaklar bizi göz hapsine alıp sıkıyorlar." diye polislere şekva ediyorlar. Demek medeniyetin ref-i tesettürü, hilâf-ıfıtrattır. Kur'anın tesettür emri fıtri olmakla beraber, o mâden-i şefkat ve kıymetdar birer refika-i ebediye olabilen kadınları, tesettür ile sukuttan, zilletten ve mânevî esaretten ve sefâetten kurtarıyor. Sh: (Ha-51) Hem kadınlarda, ecnebî erkeklere karşıfıtraten korkaklık, tahavvüf var. Tahavvüf ise, fıtraten tesettürü iktiza ediyor. Çünkü, sekiz-dokuz dakika bir zevki cidden acılaştıracak, sekiz-dokuz ay ağır bir veled yükünü zahmet ile çekmekle beraber, hâmîsiz bir veledin terbiyesiyle, sekiz-dokuz sene, o sekiz-dokuz dakika gayr-ımeşru zevkin belâsınıçekmek ihtimali var. Ve kesretle vâki olduğundan, cidden şiddetle nâmahremlerden fıtratıkorkar ve ve cibilliyeti sakınmak ister. Ve tesettür ile nâmahremin iştihasınıaçmamak ve tecavüzüne meydan vermemek, zaif hilkatıemreder ve kuvvetli ihtar eder. Ve bir siperi ve kal'ası, çarşafıolduğunu gösteriyor. Mesmuatıma göre: Merkez ve payitaht-ıhükûmette, çarşıiçinde, gündüzde, ahalinin gözleri önünde, gayet âdi bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklıkarısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların hayasız yüzlerine bir şamar vuruyor! İKİNCİ HİKMET: Kadın ve erkek ortasında gayet esaslıve şiddetli münasebet, muhabbet ve alâka; yalnız dünyevî hayatın ihti Sh: (Ha-52) yacından ileri gelmiyor. Evet bir kadın, kocasına yalnız hayat-ıdünyeviyeye mahsus bir refika-ıhayat değildir. Belki hayat-ıebediyede dahi bir refika-i hayattır. Madem hayat-ıebediyede dahi kocasına refika-i hayattır; elbette ebedî arkadaşıve dostu olan kocasının nazarından gayri, başkasının nazarınıkendi mehâsinine celbetmemek ve onu darıltmamak ve kıskandırmamak lâzım gelir. Madem mümin olan kocası, sırr-ıîmana binaen, onun ile alâka,ıhayat-ıdünyeviyeye münhasır ve yalnız hayvanî ve güzellik vaktine mahsus muvakkat bir muhabbet değil, belki hayat-ıebediyede dahi bir refika-i hayat noktasında esaslıve ciddî bir muhabbetle, bir hürmetle alâkadardır. Hem yalnız gençliğinde ve güzellik zamanında değil, belki ihtiyarlık ve çirkinlik vaktinde dahi o ciddi hürmet ve muhabbeti taşıyor. Elbette ona mukabil, o da kendi mehâsinini onun nazarına tahsis ve muhabbetini ona hasretmesi muktezâ-yıinsaniyettir. Yoksa pek az kazanır. Fakat pek çok kaybeder. Şer'an koca, karıya küfüv olmalı, Yâni; birbirine münasip olmalı. Bu küfüv ve denk Sh: (Ha-53) olmak, en mühimi diyanet noktasındadır. Ne mutlu o kocaya ki, kadının diyanetine bakıp taklid eder, refikasınıhayat-ıebediyede kaybetmemek için mütedeyyin olur. Bahtiyardır o kadın ki, kocasının diyanetine bakıp "تbedî arkadaşımıkaybetmiyeceyim" diye takvâya girer. Veyl o erkeğe ki, sâliha kadınınıebedî kaybettirecek olan sefahete girer. Ne bedbahttır o kadın ki, müttaki kocasınıtaklid etmez, o mübarek ebedî arkadaşınıkaybeder. Binler veyl o iki bedbaht zevc ve zevceye ki, birbirinin fıskınıve sefahetini taklid ediyorlar. Birbirine ateşe atılmasında yardım ediyorlar!.. ÜÇÜNCÜ HİKMET: Bir ailenin saadet-i hayatiyesi, koca ve karımâbeyninde bir emniyet-i mütekabile ve samimî bir hürmet ve muhabbetle devam eder. Tesettürsüzlük ve açık-saçıklık o emniyeti bozar. O mütekabil hürmet ve muhabbeti de kırar. Çünkü, açıksaçıklık kılığına giren on kadından ancak bir tanesi bulunur ki, kocasından daha güzel görmediğinden kendini ecnebiye sevdirmeye çalışmaz. Dokuzu, kocasından daha iyisini görür. Ve yirmi adamdan ancak bir tanesi, ka Sh: (Ha-54) rısından daha güzelini görmüyor. O vakit o samimi muhabbet ve hürmet-i mütekabile gitmekle beraber, gayet çirkin ve gayet alçakça bir his uyandırmaya sebebiyet verebilir. Şöyle ki: İnsan, hemşîre misillü mahremlerine karşıfıtraten şehevâni his taşıyamıyor. Çünkü; mahremlerin sîmaları, karabet ve mahremiyet cihetindeki şefkat ve muhabbet-i meşrûayı ihsas ettiği cihetle; nefsî, şehevanî temayülâtıkırar. Fakat bacaklar gibi şer'an mahremlere de göstermesi câiz olmayan yerlerini açık-saçık bırakmak, süflî nefislere göre, gayet çirkin bir hissin uyanmasına sebebiyet verebilir. Çünkü, mahremin sîmasımahremiyetten haber verir ve nâmahreme benzemez. Fakat meselâ açık bacak, mahremin gayriyle müsavidir. Mahremiyeti haber verecek bir alâmet-i fârikasıolmadığından, hayvani bir nazar-ıhevesi, bir kısım süflî mahremlerde uyandırmak mümkündür. Böyle nazar ise, tüyleri ürpertecek bir sukut-u insaniyettir!.. DÖRDÜNCÜ HİKMET: Malûmdur ki: Kesret-i nesil, herkesce matlûbdur. hiçbir millet ve hükümet yoktur ki, kesret-i tenâ Sh: (Ha-55) süle tarafdar olmasın. Hattâ Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: تَنَاكَحُوا تَكَاثَرُوا فَاِنِّى اُبَاهِى بِكُمْ اْلاُمَمَ -Ev kemâ kal- Yâni: "İzdivac ediniz, çoğalınız. Ben kıyamette, sizin kesretinizle iftihar edeceğim." Halbuki tesettürün ref'i, izdivacıteksîr etmeyip çok azaltıyor. Çünkü, en serserî ve asrî bir genç dahi, refikâ-i hayatınınâmuslu ister. Kendi gibi asrî, yâni açık-saçık olmasınıistemediğinden bekâr kalır. Belki de fuhşa sülûk eder. Kadın öyle değil; o derece kocasınıinhisar altına alamaz. Çünkü kadının- aile hayatında müdîr-i dahilî olmak haysiyetiyle kocasının bütün malına, evlâdına ve herşeyine muhafaza me'muru olduğundan- en esaslıhasleti; sadakattır, emniyettir. Açık-saçıklık ise, bu sadakatıkırar, kocasınazarında emniyeti kaybeder, ona vicdan azabıçektirir. Hattâ erkeklerde iki güzel haslet olan cesaret ve sehâvet, kadınlarda bulunsa; bu emniyete ve sadâkate zarar olduğu için ahlâk-ıseyyiedendir, kötü haslet sayılırlar. Fakat kocasının vazifesi ona hazînedarlık ve sadâkat değil, belki himâyet ve mer Sh: (Ha-56) hamet ve hürmettir. Onun için, o erkek inhisar altına alınmaz. Başka kadınlarıda nikâh edebilir. Memleketimiz Avrupaya kıyas edilmez. Çünkü orada düello gibi çok şiddetli vasıtalarla açık-saçıklık içinde nâmus bir derece muhafaza edilir. İzzet-i nefis sahibi birisinin kapısına pis nazarla bakan; boynuna kefenini takar, sonra bakar. Hem memâlik-i bâride olan Avrupadaki tabiatlar, o memleket gibi bârid ve câmiddirler. Bu Asya, yâni Âlem-i İslâm kıt'ası, ona nisbeten memâlik-i harredir. Malumdur ki, muhitin insanın ahlâkıüzerinde te'siri vardır. O bârid memlekette soğuk insanlarda hevasat-ıhayvâniyeyi tahrik etmek ve iştihayıaçmak için açık-saçıklık, belki çok sû-i istimalâta ve isrâfâta medar olmaz. Fakat serîütteessür ve hassas olan memalik-i harredeki insanların hevasat-ınefsaniyesini mütemadiyen tehyic edecek açık-saçıklık, elbette çok sû-i istimâlâta ve isrâfâta ve neslin zâ'fiyetine ve sukut-u kuvvete sebeptir. Bir ayda veya yirmi günde ihtiyac-ıfıtrîye mukabil, her birkaç günde kendini bir israfa mecbur zanneder. O vakit, her ayda onbeş gün kadar hayız gibi ârızalar münasebetiyle kadından tecennüb etmeye mecbur ol Sh: (Ha-57) duğundan, nefsine mağlûb ise fuhşiyata da meyleder. Şehirliler; köylülere, bedevîlere bakıp tesettürü kaldıramaz. Çünkü; köylerde, bedevîlerde derd-i maişet megalesiyle ve bedenen çalışmak ve yorulmak münasebetiyle, hem şehirlilere nisbeten nazar-ıdikkati azc celbeden mâsûme işçi ve bir derece kaba kadınların kısmen açık olmalarıhevesât-ınefsaniyeyi tehyice medar olamadığıgibi, serseri ve işsiz adamlar az bulunduğundan, şehirdeki mefâsindin onda biri onlarda bulunmaz. Öyle ise onlara kıyas edilmez. cehennemi tadacak başörtülü kadınlarCehennemi Tadacak Başörtülü Kadınlar
-------------------------------------------------------------------------------- Cehennemi tadacak başörtülü kadınlar Saçlarını deve hörgücü gibi yapan kadınlar hadîsi konusunda size bir kaynak gösteriyorum; Sahih-i Buharî’den sonra en muteber ikinci hadîs külliyatı olan Sahih-i Müslim’in Cennet 53 bölümünde şöyle bir hadîs rivayet edilmektedir: “Ateş (cehennem) ehlinden iki sınıf vardır, henüz onları görmedim. (Birinci sınıf) Yanlarında sığır kuyruğu gibi bir şeyler taşıyıp onlarla insanlara vuran kimseler… (İkincisi) Giyinmiş çıplak kadınlar ki, bunlar ALLAH’a taatten (itaatten) dışarı çıkmışlardır. Bunlar (hem kendileri baştan çıkmıştır), hem de başkalarını baştan çıkartırlar. Başları deve hörgücü gibidir. Bu gibi kadınlar, Cennet’e girmek şöyle dursun, onun kokusunu bile alamazlar. Halbuki Cennet’in kokusu şu şu kadar uzak mesafeden hissedilir.” (Hadîsin ravisi Ebu Hureyre hazretleridir.) Gelelim saçları deve hörgücü gibi olan sözde tesettürlü kadın ve kızlara. Onları çok yumuşak, çok saygılı bir şekilde uyarmak istiyorum. Önce geçen gün İstanbul’un tarihî bir semtinde gördüğüm genç bir tesettürlü hanımdan bahs edeyim. Başında çok cırtlak ve parlak renkli yemyeşil bir eşarp vardı. Ayaklarında dizlerine kadar uzanan püsküllü siyah rugan bir çizme… Dar bir pantolon… Omuzlarında atkı gibi siyah küçük bir örtü… Başını örttü diye bu hanım kıza tesettürlü mü diyeceğiz? Yukarıda mealini verdiğim hadîs-i şerifte “Giyinmiş çıplak kadınlar…” ibaresi yer alıyor. Evet, böyleleri tesettürlü çıplaklardır. Böyle çarpıcı, göze batıcı, tahrik edici kıyafet, çıplak kadınlarınkinden daha fazla dikkat çeker. BEDELSİZ CENNET OLMAZ !Nimetiyle salih amelleri tamamlayan ALLAH'a hamd olsun. ALLAH'ın alemlere bir rehber olarak gönderdiği Hazreti Peygamber'e, O'nun Ehli Beyti'ne, ALLAH'ın dinine sahip çıkan ve ALLAH yolunda hakkıyla cihad eden sahabe ve tabiine hayır hususunda kıyamete kadar onlara ve getirdiklerine teslim ve tabi olanlara salat ve selam olsun. ALLAH'ın yardımı ve nusreti en kısa zamanda bizlerle olsun inşALLAH. Konumuza Cennetin tarifini yaparak girmek istiyorum.
Cennet; halen var olan ve ebediyen de kalacak olan; akla hayale gelmeyen ve dünya nimetleriyle kıyaslanması dahi mümkün olmayan maddi ve manevi zevkleri ihtiva eden bir sevap ve mükafat yeridir. İmanlı kullar, ebedi saadeti burada bulacaklardır. Kuran’ı Kerim’de Cennetteki hayatın güzelliğinden, verdiği saadetten, bu mutluluğun sonsuzluğundan, Cennetin nimetlerinden bahseden pek çok ayetler vardır; Örneğin; “İman edip de iyi işler yapanlar, Rablerinin izniyle içinde ebedi kalacakları ve zemininden ırmaklar akan Cennetlere sokulacaklardır. Orada (birbirleriyle) karşılaştıkça söyledikleri "selam" dır.”(İbrahim: 23) “Takvâ sahiplerine vaad olunan Cennetin özelliği (şudur): Onun zemininden ırmaklar akar. Yemişleri ve gölgesi süreklidir. İşte bu, (kötülüklerden) sakınanların (mutlu) sonudur. Kafirlerin sonu ise ateştir.”(Rad: 35) Ebu Hureyre radıyALLAHu anh anlatıyor: "Resûlullah (sav) buyurdular ki; "ALLAH Teâla hazretleri ferman etti ki: "Ben Azimu'ş-Şân, salih kullarım için gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insanın hayal ve hatırından hiç geçmeyen nimetler hazırladım.” Buhari, Bed'ü'l-Halk Müslim, Tirmizi, “Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilemez.”(Secde: 17) ALLAH-u Teala iman edip salih amelde bulunanları ebedi kalacakları Cennetle müjdelemektedir. Bütün kainatın yaratıcısı, sahibi ve hakimi olan ALLAH-u Teala, insanı yarattı. Yaratmış olduğu insana düşünme, bilme, anlama gücü ve iyi-kötüyü ayırma ile birlikte iradesini kullanma yeteneği verdi. Tasarruf yetkileri bağışladı. Yani insana doğruyu ve yanlışı gösterdi. Tercih noktasında insanı kendi iradesinde serbest bıraktı. ALLAH (cc) ayeti kerimelerinde şöyle buyurmaktadır. “Kim hidayet yolunu seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur; kim de doğruluktan saparsa, kendi zararına sapmış olur…”(İsra: 15) “Eğer ben dalalete gitmiş isem, bu kendi nefsimi dalalete götürmemdir."(Sebe: 50) "Kim hidayeti bulmuş ise, kendi nefsi için hidayeti bulmuştur."(Neml: 92) Yani ALLAH, önce eşyayı tanıtıyor, hayatın başlangıcı, sonu ve yaşam hakkında bilgilendiriyor ve kendi emirlerine uymamızı istiyor. Uyduğumuz takdirde dünya ve ahirette saadete kavuşacağımızı müjdeliyor: "Ey iman edenler; ALLAH'tan korkun, hükümlerine bağlanın ve dosdoğru söz söyleyin. Böylece ALLAH işlerinizi, amellerinizi düzeltir ve günahlarınızı bağışlar. Kim ALLAH ve Resulüne itaat ederse, büyük kurtuluşa ermiş olur."(Ahzab: 70-71) Ayette belirtilen kurtuluştan kastedilen, ALLAH'ın emrine uyup, mükafatını kazanmaktır. Yani dünya ve ahiret hayatında saadete erişmektir. Kurtuluş, ALLAH'ın emirlerine uymanın bir mükafatı ise, bir Müslüman’ın yaratıcının emirlerini, ve nasıl uyulacağını bilmesi gerekir. Bu cümleden anlaşılıyor ki Müslüman’ın bu mükafatı haketmesi için bir bedel ödemesi gerekmektedir. Yine ALLAH-u Teala başka ayeti kerimelerinde, şöyle buyurmaktadır: “ALLAH müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) Cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar ALLAH yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da ALLAH üzerine hak bir vaattir. ALLAH'tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O'nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.”(Tevbe: 111) “(Ey müminler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler size de gelmeden Cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihayet peygamber ve beraberindeki müminler: ALLAH'ın yardımı ne zaman! dediler. Bilesiniz ki ALLAH'ın yardımı yakındır.”(Bakara: 214) Günümüzde Müslümanlar olarak bizden öncekilerin katlanmak zorunda kaldıkları bedele katlanmak istemediğimiz içindir ki tüm Müslümanlar, ALLAH'ın emirlerinden yoksun bir hayat içerisinde yaşamlarını sürdürmektedirler. Günümüzde çile ve sefillik içinde yaşamak Müslümanlar olarak ortak özelliğimiz haline geldi. Kimimiz Filistin'de, çığlık çığlığa babamı istiyorum diye feryad eder, en değerli varlığı olan babasını bir kerecik öpmeden kaybetmenin acısıyla; kimimiz Afganistan ve Irak'ta oyuncak yerine bombalarla oynamak durumundadır. Evet, ağlamak bize en yakın gelen sözcükler arasında baş sırayı alır. Ardından şahadet özlemi... Öylesine ki, 15 yaşında hayata yeni başlarken bile üzerinize birkaç bomba sarıp kendinizi öldürmek pahasına, kendi canınızı hiçe sayabilecek kadar canınız yanmıştır. Müslüman iseniz ağlamaya bile hakkınız yoktur. Ağlarsanız irticai gerici olur ve onları destekliyor diye küfrün saldırılarına maruz kalırsınız. Yani dünyada rezillik, ahirette ise ALLAH korusun kaybedenlerden olabilirsiniz. Çünkü biz Müslümanız ama yaşantımızda İslam dışı nizamlar hakim. Nerede olursak olalım, İslamı hayata hakim kılma sorumluluğunu yerine getirmedikçe kurtulmuş olmayacağız. Nitekim, Yüce ALLAH şöyle buyuruyor: "Aranızda hayra (İslam'a) davet eden, marufu emreden ve münkerden nehyeden bir ümmet (topluluk) bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”(Ali İmran: 104) Ayetin de belirttiği gibi, İslam Ümmetini, düşmüş olduğu şiddetli çöküntüden kurtarmanın yolu, İslami bir kitle ile, ALLAH'ın indirdiği ile yeniden hükmetmek üzere, İslam Hilafet Devleti'ni tekrar vücuda getirmek gerekmektedir. Çünkü İslam'ın hayata bakışının, devlet anayasasının ve diğer yasaların kısaca İslam akidesinden kaynaklanan herşeyin ve bu akide üzerine kurulan islami-fikir, hüküm ve mefhumların yaşanmasının tek yolu İslam Hilafet Devletidir. Müslim, Ebu Hazim'den rivayet etmiştir. Ebu Hureyre (ra) ile beş yıl kaldım. Nebi (sav) in şöyle buyurduğunu anlatırken işittim: ”İsrailoğullarını Peygamberler yönetmekteydiler. Ne zaman biri ölürse, ardından diğer Peygamber gelirdi. Benden sonra artık Peygamber yoktur. Halifeler olacaktır. Hem de pek çok”. Bu Hadis-i Şerif Resulullah'tan sonra İslam’da hükmetme nizamının Hilafet olduğunun açık bir delilidir. Ayrıca İslam Hilafet'in dışındaki nizamların da İslam dışı olduğunu bize göstermektedir. ALLAH'ın dinini yaşayamama en büyük acımızdır. Ahiret ve dünyadaki kazanç ALLAH'ın emrine uygun yaşantıyla gerçekleşir. Oysa günümüz Müslümanları olarak, sanki tersi bize emredilmiş gibi böylesi çarpık bir hayat sürmekteyiz. Bu yaşantı ise bizi bedelsiz kurtuluş ve bedelsiz Cennet anlayışına götürmüştür. Resul (sav) ve Sahabe (ra) hayatına baktığımızda durum tam tersinedir. Orada önce hedef sonra ilgi, ilgiye layık doğru bilgi ve halis niyetle amel vardı. ALLAH-u Teala'nın istemiş olduğu şekilde, mallarını, canlarını, eş ve evlatlarını feda ediyorlar, böylece ALLAH'ın övgüsüne mazhar oluyorlardı. Akıllarda silinmeyen bir örneği tekrar hatırlatmak istiyorum. Mekke Dönemi; muhacirler hicret ediyor. Medine'ye geldiklerinde yanlarında hiçbir şey getirememişlerdi. Ensar, kardeşlerine vermek için evlerini ve tarlalarını ikiye böldüler ve bunu sadece ALLAH rızası için yaptılar, mükafatını da yalnızca O'ndan beklediler. Yaptıkları bu işten dolayı ALLAH-u Teala'nın övgüsüne mazhar oldular. ALLAH (cc) Ayeti kerimesinde söyle buyurmakta; “Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.”(Haşr: 9) Yoksa aynı ALLAH'a ve Peygamber'e inanmıyor muyuz? ALLAH onlardan razı olsun. Bedelsiz Cennet olmayacağını ne de güzel anlamışlardı. Oysa günümüz Müslümanlarına bakıldığında, aynı dine mensup olmalarına rağmen, onlar gibi davranmak bir yana günümüz Müslümanları olarak menfaatçilik, ferdiyetçilik ve bedelsiz Cennet anlayışı içerisinde bir yaşantı sürdürmektedirler. Öyleyse, ALLAH'a itaat etme hususunda gayretlerimizi artıralım. ALLAH'ın bizden razı olması ve bize merhamet etmesi için farzlarına uyup, haramlarından kaçarak, O'nun bizden istediklerini de feda etmeliyiz. Hayatımızı İslam’a göre şekillendirmeliyiz. Yani Kelime-i Tevhidi ile hayata bakmalıyız. ALLAH'ın dışındaki ilahları, onun kanununun dışındaki kanunları reddetmeliyiz. Resulullah (sav), bu şekilde insanları yetiştirip onlarla beraber mücadele etti. Öyleyse La İlahe İllALLAH Muhammeden Resulllah sözü sadece; ALLAH'ın hükmüne teslim olmaktır. Buna inanan kimse, ALLAH'ın otoritesi dışında bir küfür otoritesinin yönetimine razı olmaz. Bu nedenle iman, yalnız ALLAH'a muhakeme olunmayı gerekli görür. Bu ise İslam Devleti'nin var olmasını gerektirir. Nitekim şeri kaide şöyle geçer: “Bir farzı yerine getirebilmek için gerekli hususlar da farzdır.” Yani İslam’ı uygulayabilmek için devlet kurmak şarttır. Yoksa günümüzde olduğu gibi küfür, tağut ahkâmına veya devletlerine mahkum oluruz. İslam devletinin mevcudiyeti, ölüm kalım meselesi olmaktadır. “Aralarında ALLAH'ın indirdikleri ile hükmet”(Maide: 49) “Yoksa onlar cahiliyye (İslam dışı) hükmünü mü (yönetimini mi) istiyorlar. İyi anlayan bir topluma göre hükmü ALLAH’tan daha güzel kim vardır”(Maide: 50) “ALLAH'ın indirdikleri ile hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir.”(Maide: 44) Görüldüğü üzere asılda insan yaşamının tanziminde ALLAH’ın hükümranlığının dışındaki hükümranlıklar, ALLAH tarafından reddedilmektedir. Yani tevhid, ALLAHın tek hoşnut olduğu yoldur. Bunda hiçbir şüphe bulunmamaktadır. ALLAH, bu yolda mükafatını kendisinden bekleyerek halis niyet ile amel eden müminlerden olmamızı bizlerden istemektedir. “ALLAH’ım bize hakkı hak olarak göster ve ona uymamızı sağla, bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan uzak kalmamızı sağla, adımlarımızı sağlamlaştır. Bütün Müslümanları, Tevhid sancağı altında birleştir.” Amiin
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|