FURGANHUSEYN's profileإلفرقآن.PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    September 09

    Böyle yürekli eleştiri gördünüz mü?

    'Posta' Gazetesinin Ankara temsilcisi Hakan Çelik'in yazısı:
    BİR TÜRK OLARAK  KÜRTLERE SORUYORUM


    Bir TÜRK olarak Kürtlere soruyorum; ''Kürtler bu ülkeye ne vermiştir ?'' Kürtlerin, Türkiye'ye bugüne kadar ne katkıları olmuştur ? Sosyal, bilimsel ve sanatsal anlamda yaşamımıza neler katmışlardır ?

     

    Kendilerini etnik kökenlerini ön plana çıkararak tanımlayan ve kendilerine verilmiş en büyük hak olan ''BU GÜZEL ÜLKENİN, TÜRKİYE'NİN VATANDAŞI OLMAK HAKKINI'' bir kenara iterek, etnik köken üzerinden ırkçılık yapmayı tercih eden bu kitle, bu ülkeye ne vermiştir ve bu sapkın anlayışla ne verebilir ?

    Kürtlere soruyorum; neden terör sizde, beşik kertmesi sizde, kız çocuklarını başlık parası adetiyle adeta bir eşya gibi alıp-satmak adeti sizde, her türlü yasadışı işin altından çoğunlukla Kürtler çıkmakta, kapkaç sizde, gasp sizde, ''NAMUS CİNAYETLERİ'' sizde, kaçakçılık sizde, uyuşturucu ticareti sizde, bu ülkenin vatandaşı olmayı sindirememek hastalığı sizde, vur-kır-gasp et anlayışı sizde, ÖZELEŞTİRİ yapmamak sizde, nedensiz aşağılık kompleksi sizde, başına kuş pislese devleti ve diğer insanları suçlamak sizde, herşeyi devletten beklemek sizde, asimile edildiği yalanını söyleyip, 21. yüzyıl Türkiyesi'nde tek kelime Türkçe bilmeyen milyonlarca insan sizde, emperyalist devletlerin size sahte bir mazi yapıştırması neticesinde Anadolu'da hiçbir zaman varolmayan, sözde gasp edilmiş hayali bir anavatanınız olduğu yalanını yaymak yine sizde.

    Bu ülkeye hiçbir şey vermeden, kaba kuvvet ve vandalizmle, terör ile toprak gasp etmeye çalışma ahlaksızlığı sizde, diyaloğu ve insani ilişkileri es geçip, yakıp yıkarak bu ülkeyi bölmeye çalışmak sizde, Avrupa'ya gidip Türkiye Cumhuriyeti ve onun şanlı ordusu Türk Silahlı Kuvvetleri hakkında her türlü asılsız yalanları söylemek, bana işkence yaptılar, baskı yaptılar, dilimizi konuşamıyoruz, fırsat eşitliği yok gibi mesnetsiz yalanları söyleyerek siyasi mülteci statüsüyle o Avrupa ülkelerine kapağı atmak, bir parazit gibi yaşayıp oralarda da suç işlemek sizde, sizlerde....

    Avrupa'da Türkiye'yi şikayet etmek sözkonusu olunca ''ben Kürdüm'' demek, ama cebinde Türkiye Cumhuriyeti kimliği ile Avrupa ülkelerinden herhangi birinde suçüstü yakalandığınızda ''ben Türküm'' demek üçkağıtçılığı sizde, çapulcu terör örgütüne her türlü desteği verip, demokrasi ve insan haklarından bahsetmek, ''şiddeti kınıyorum'' demek sizde, bu yalanları söyleyip bizleri de enayi zannedip, aptal yerine koymaya çalışmak terbiyesizliğ i ve alçaklığı sizde, bu ülkede yaşayan onlarca farklı etnik kökenden milyonlarca insan, etnik kökenleriyle ilgili en ufak bir sıkıntı çekmezken, özgürce siyaset yapabilirken, milletvekili ve hatta Başbakan bile olabilirken, verdiğimiz Kurtuluş Savaşı mücadelesi sonucu elde edilmiş Cumhuriyetimizin kazanımlarını içlerine sindiremeyen sömürgeci, etnik soykırımcı, emperyalist devletlerin maşası ve tetikçisi olmak düzenbazlığı NEDEN hep sizde ?

    Lütfen bu sorulara yanıt verin, tabii verebilirseniz. ..

    Bu memlekete bugüne kadar ne verdiniz de, ne istiyorsunuz ?

    Eğitim diyorsunuz; öğretmen öldüren terör örgütünün katillerini ve elebaşını lider, siyasi irade kabul ediyorsunuz.

    Dilimizi konuşamıyoruz diyorsunuz; o halde bugüne kadar Türkiye'nin çeşitli kentlerinde açılmış ''Kürtçe Kursları'' sözde dil öğrenmeye susamış sizlerin ilgisizliği sonucunda neden kapandı ?

    Siyasi platformda temsil hakkı diyorsunuz; siyasetinizi etnik ırkçılığa ve bölücülüğe dayalı söylemler, eylemler ve politikalar üzerine kuruyorsunuz.

    Yarattığınız terörden 30 bin insan can veriyor... En ufak bir özeleştiri, en ufak bir günah çıkarma yapmıyorsunuz.

    Sizlerin canı can da, bu ülkeyi ve içinde yaşayan masum insanları terörden korumak için hayatını hiçe sayıp şehit olan ana kuzularının, evlatlarımızın canı patlıcan mı?

    İstanbul'da sokaktaki vatandaşlara saldırmak, molotof kokteyli atmak, otobüs yakmak, polise ve sade vatandaşlara, kadınlara, ufacık çocuklara ''kaldırım taşları'' atıp kafalarını yarmak neyin protestosu? Hangi köhne düşüncenin, hangi barbar anlayışın dışavurumu?

    Bugüne kadar hangi ''Kürt kökenli'' Türk vatandaşına; hop! sen Kürtsün şu şehre giremezsin, şu işi yapamazsın, şu mesleği icra edemezsin denmiş veya denmekte?

    Bu ülkenin en çok para kazanan insanları çoğunlukla Kürt kökenli şarkıcılar, eğlence yeri sahipleri, işadamları, ticaret erbabı, turistik otel sahipleri, eğlence dünyasında; tv'de, gazinolarda iş yapan isimler (İbrahim Tatlıses, Özcan Deniz, Ceylan, Yılmaz Erdoğan vs.) değil mi?

    Hani ne oldu ''fırsat eşitsizliği yalanınıza?'' İşin doğrusu, sizin sorununuz bu ülkeyi terör ile, vurarak, kırarak bölmek! Bir oldu-bitti yaratarak bu güzelim memleketi parçalamaktır. Bu kadar basit. Şu çıplak gerçeği artık ilkokula giden küçücük çocuklar bile anlayabilmektedirler.

    ''KÜRT'' kökenli vatandaşlarımız, eğer bunca kan ve gözyaşı dökülmesine sebep olan bu BÖLÜCÜ IRKÇI TERÖRİSTLERİ hala destekliyorlarsa, KUSURU DEVLETTE DEĞİL, KENDİLERİNDE ARAMALIDIRLAR!

    Meydanlarda eller hep zafer işareti, ellerde 30 bin insanımızın katili kanlı terör örgütü PKK'nın afişleri, terörist başı Apo'nun posterleri, yakarız-yıkarız tehditleri ve herkesin malumu ülkemizdeki büyük kentlerde meydana gelen şu terör olayları...

    Çapulcu terör örgütünün hazırladığı ''Şemdinli fiyaskosundan' ' sonra, ellerine para vererek sokaklara salıp polisimize, güvenlik güçlerimize, halkımıza taş ve molotof kokteyli attırdığı küçücük çocuklar...

    Çocuğunu terör örgütünün militan olarak kullanmasına müsade ediyorsan, bu kaos ve terör yöntemlerinden medet umuyorsan ve bu yolla bu ülkeyi böleriz, sözde ülkemizi de kurarız diye düşünüyorsan, canın yandığında veya meydanlara saldığın, yak-yık-kır-dök evladım dediğin çocuğunu kendi ellerinle ateşe attığında da bunu devlete fatura edemezsin.

    Demokrasiden bahsedip, teröre yol açmak ? İnsan öldürüp hak talep etmek? Bu ne yaman çelişki...

    Hak isteyen, hukuk isteyen önce bu ülkenin bütünlüğüne, bu ülkenin insanlarına, toplum kurallarına SAYGI gösterecek. Ülkesine katkıda bulunacak. İNSAN gibi davranacak, yakmayacak, yıkmayacak.

    Kısacası; TERÖRİST ile arasındaki farkı yine bizzat KENDİSİ ortaya koyacak. Bu ülkenin güzel insanlarını kendisine inandıracak.

    Kürt toplumu yüzyıllardır kendisini sömüren, geri bıraktıran, kulun kula kulluk ettiği ''FEODAL DÜZEN'' denen ilkel sistemden ne zaman vazgeçecek? Ne zaman HANIM FERTLERİNE gereken ''ÖZGÜRLÜĞÜ'' teslim edecek? Ve neden ülkede en yüksek kadın intiharları Batman'da? Neden aile içi şiddet sorununda ve TÖRE CİNAYETİ denen illette ekseriyetle Kürt kökenli insanların yaşadığı iller  başı çekmekte? Büyük şehirlerde kapkaç ve bu tür illegal suçları işleyip, elde edilen yasadışı geliri Terör örgütüne aktarma suçu neden hep Kürt kökenli çocuk ve gençlerde görülmekte? Neden, neden, neden?

     
    Kürdüm diyen sizler, acaba bu KUSURLARINIZI hallettiniz mi ki, TÜRKLERİ pervasızca eleştiriyorsunuz? Size yer, yaşam hakkı, hak-hukuk vermekten başka ne yapmış bu ülkenin vatandaşları?
     
    Güzel bir atasözü vardır. ''GÖZÜNDEKİ ÇÖPÜ GÖRMEZ, ELALEME ŞAŞI DER!''
     

     
    Bu özlü söz ülkemizin içine düşürülmeye çalışıldığı ''Kürt fesadını'' ne de güzel anlatıyor değil mi?

    HAKAN ÇELİK

     

     
    LÜFTEN ÇOĞUNLUĞUN OKUMASINI SAĞLAYALIM!!!

     

    February 19

    Bir eşi olmalı insanın...

    Ya doğru zamanda yanlış insan çıkıyor karşına,ya da yanlış zaman doğru insanın kaybına neden oluyor.Ya zamana yeniliyorsun ya kişiye.....
     
     
     Bir eşi olmalı insanın...

    İnsanın eşi olmalı, bakarken yüreğinin kabardığı, gözlerinden gözlerine yüreğinin aktığı...aşık olduğu bir eşi olmalı!
    Sabah gözlerini açtığında, yanında olduğunu görüp, şükürler etmeli Yaradana. Koklamalı saçlarını. Uyuyan eşine şefkatle bakıp, usulca dokunmalı yüzüne, varlığını hissedebilmek için. Parmakları titremeli, incitirim korkusuyla. Sürekli çağlayan bir pınar olmalı gönlü...kramplar girmeli midesine, onsuzluk aklına geldikçe!
    Rüzgar onun kokusunu getirmeli, yağmur onun sesini. Elleri yanmalı ellerini tutabilmek için. Akşam onu görecek diye, pırpır etmeli yüreği. Kelebekler gibi olmalı insanın kalbi. Ayakları birbirine dolaşmalı heyecandan, eve dönerken eşi. Beklemek asırlar gibi uzun gelmeli. Gelişi ile sonsuz bir nur dolmalı içine.
    Yüzüne baktığında, konuşmadan anlamalı derdini, tasasını, öfkesini, sevincini, coşkusunu...vs. Güven duymalı, herşeyiyle. Başını göğsüne koyup, huzurla uyuyabilmeli, tüm düşüncelerinden arınmış olarak. Babası, abisi, arkadaşı, dostu, sırdaşı, anası, çocuğu olmalı...Şımarabilmeli yanında. Kıskanılmalı zaman zaman da...
    Bir eşi olmalı insanın!!!
    Sabah yolcularken işine, içi acımalı, daha yollarken özlemeye başlamalı. Seni şimdiden özledim!!!
    Akşam dönüşünü beklemeli sabırsızlıkla. Gözleri yollarda kalmalı ve kapıyı çalmadan açmalı...aşkla karşılamalı, hasretle sarılmalı boynuna, özlemle koklayıp, öpmeli, yıllarca uzak kalmışcasına! Her günü bir başka güzel olmalı yaşamın, bir başka özel, bir başka soluklanmalı her anında. Verdiği hiç bir şeyin yeterli olmadığını düşünüp, kahrolmalı, daha fazla ne yapabilirim diye düşünmeli. Mutluluk saçmalı etrafına.
    Bir eşi olmalı insanın, cennetten köşe almışcasına sevdiği, sakındığı, bakmaya kıyamadığı...Her bir hücresinden aşkın fışkırdığı, çölde okyanusu yaşadığı bir eşi olmalı!!!
    böyle eşler olmayı nasip etsin rabbim bizlere......aminnnnnnnn

    January 12

    HİCRET

    ABDULHAMİT KAHRAMAN

    İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerin Allah katında büyük dereceleri vardır. İşte kurtuluşa ve mutluluğa erenler bunlardır. (Tevbe-20)

       Allah yolunda hicret eden, yeryüzünde barınacak çok yer bulur, genişlik (ve bolukta).

    Allah’a ve Resulu’ne hicret etmek üzere evinden çıkan, sonra kendisine ölüm gelen kişinin ecri şüphesiz Allah’a düşmüştür. Allah bağışlayıcıdır, esirgeyicidir. (Nisa-100)      

        Sözlükte “terketmek, ayrılmak, ilgisini kesmek” anlamına gelen hecr (hicran) mastarından isim olan hicret ‘kişinin herhengi bir şeyden bedenen, lisanen veya kalben ayrılıp uzaklaşması’ demektir. Ancak kelime daha çok “bir yerin terk edilerek, başka bir yere göç edilmesi” anlamında kullanılır.

    (İslam Ans. 17. cilt s.458)

         Hicret, bir vazgeçiştir, uzaklaşmadır, ileriye doğru atılmış büyük bir adımdır.

         Hicret, karanlıktan aydınlığa, zulumattan nura kaçıştır.

         Hicret, olgunlaşma, değişme ve bir tekamüldür.

         Hicret, nefsilik çukurundan kalbilik zirvesine koşmaktır.

         Hicret, daha hayırlısını alabilmek için, elindekilerden vazgeçmektir.

         Sonuçta hicret, Allah’ a ve Resulu’ne ulaşan bir yolculuğun adıdır.

     

         Yeni bir hicri senenin içersinde bulunuyoruz. Hicri senenin geldiğini farketmek, onu önemsemek önemlidir. Ancak daha önemlisi gelen hicri sene ile ilgili, bir hazırlığımızın olup olmadığıdır. Eğer yeni seneyi öldürmek değilde diriltmek istiyorsak, ona önem vermeli, üzerinde düşünmeli, mutlaka planlarımız ve hedeflerimiz olmalıdır.

         Biz bu yazımızda, bunun üzerin de duracağız ve size uzunca maddelerden oluşan bir liste sunacağız. Bu liste, bir sene boyunca, bize hedefli olup neler yapabileceğimizle ilgili ip uçları verecektir.

         Rahman gelişi güzel yaşamayanları sever. Rahman bulunduğu her halin kıymetini bilerek önemseyerek yaşayanları sever.

     

    YENİ SENE İÇİN ÖNERİLER:

     

    01) Her şey niyetle başlar, niyetimiz hedefimizdir.

    02) Mutlaka ideallerimiz ve hedeflerimez olmalı. Hedefi olmayan insana kimse yardım edemez 03) Bu sene 100 kitap okumalıyız (günde iki yada üç saat).

    04) Her gün mümkünse namazlardan sonra, yada gece yatmadan önce

          iki-üç sayfa Kur’an ve anlamını düşünerek okumalıyız.

    05) Haftada iki-üç kere gece namazına kalkmalıyız ve düşünmeliyiz ve Allah’ı zikretmeliyiz.

    06) İbadetlerimize, özelde de namazlarımıza çok özen göstermeliyiz.

    07) Namazlarımı ezan okunur okunmaz, vaktinde ve cemaatle ağır ağır kılmalıyız.

    08) Sabah namazından sonra, yatmayıp Allah’ı zikrederek işraki beklemeliyiz ve işrak namazını kılmalıyız.

    09) Ayrıcı öğlen namazından önce kuşluk namazı kılmalıyız.

    10) Kendimize yakın gelen alanlar belirleyip (Tefsir, Hadis, Siyer, İslam Tarihi,Fıkıh v.b) onlar üzerinde araştırma ve okumalar yapmalıyız.

    11) Arapçayı öğrenmeye azim göstermeliyiz.

    12) Kurani kavramların inceliklerine mutlaka vakıf olmalıyız.

    13) Haftada birkaç tane iştirak ettiğimiz sistemli ders halkalarımız olmalı

    14) Hayatı, olayları, insanları ve konuları ciddiye almalıyız.

    15) Az gülmeliyiz, az yemeliyiz, az konuşmalışız, az uyumalıyız ama çok düşünmeliyiz

    16) Allah’ı çok zikretmeliyiz, Peygamberimize çok salavat getirmeliyiz.

    17) Esma-ul Hüsna-yı çok iyi bilmeliyiz. Mümkünse ezberlemeliyiz.

    18) Kur’an’da ki ezberlerimizi arttırmalıyız.

    19) Güler yüzlü ve sonderece yardımsever olmalıyız.

    20) Kimseye hiç bir konuda kızmama kararı almalıyız.

    21) İnsanları hiçbirşeye zorlamama kararı almalıyız.

    22) Teşvik edici özendirici olmalıyız.

    23) Hidayetine vesile olmaya çalıştığımız birileri mutlaka olmalı.

    24) Çok sabırlı olmalıyız, aceleci olmamalıyız ama istitkrarlı olmalıyız.

    25) Başkalarına bakarak kendimizi iyi zannetmemeliyiz. Kendimizi kınamalıve özeleştiri yapmalıyız

    26) İçimizde hiçbir zaman yeterlilik duygusu oluşmamalı, her zaman ileriye ve iyiye doğru gitmeye çalışmalıyız ve her zaman talebe olmalıyız.

    27) Çağın sahabesi olmak en büyük idealimiz olmalı, tüm çabamız bunun üzerine kurulmalı.

    28) Kendimizi tanımaya önem ve özen göstermeliyiz, eksilerimizi ve artılarımızı çok iyi bilmeliyiz.

    29) Allah’ı tanımaya özen ve önem göstermeliyiz.

    30) Enaz haftada bir gün eğitim sohbeti başlatmalıyız, devamlı ve istikralı olmalıyız.

    31) İnsanlardan nefsiniz için birşey istememeliyiz, onlar sizden birşey isterlerse onlara hayır dememeliyiz.

    32) Hayır çalışmalarımızı arttırmalıyız. Özellikle yetimlerle ve fakirlerle ilgilenmeliyiz.

         

          Günahlarımızdan - sevablara / Karanlıktan - nura / Kalb katılığından - Yumuşaklığa /

          Cimrilikten - Cömertliğe / Cehaletten - İlme / Batıldan - Hakka / Çok gülmekten - ağlamaya

          Ertelemekten - Üretmeye / Nefsilikten - Kalbiliğe ve sonunda,

          Şeytanımızdan - Allah’a hicret etmeliyiz.

          Allah kendisine hicret edenleri sever..

    Bu Makale 196 defa okunmuştur

     

    YAZARIN DİĞER YAZILARI

    ©

    31/12/2008 - 17:47 HİCRİ YENİ SENE (1430)

    ©

    10/11/2008 - 22:11 İslamın İnfak Anlayışı

    ©

    15/09/2008 - 23:12 CİMRİLİĞİN PSİKOLOJİSİ

    ©

    05/06/2008 - 23:18 KUR’AN’DA İNSANIN TERBİYE SÜRECİ
    http://www.kuraniterbiye.com
    January 11

    özelfm 103.2

     
     
    SELAMUN ALEYKUM SEVGİ VE SAYGIDEĞER ARKADAŞLARIM
    2002 YILINDA BENİMDE TALABESİ OLDUĞUM HOCAM ALİ ÇATALYÜREK'İN GÜZEL SUNUMU
    VE ÖĞRETİMİYLE KUR'AN ÖĞRENİYORUM
    PROGRAMINA 7'DEN 77'YE HERKES KAYIT OLABİLİR.
    YENİ 10.GRUP KAYITLARINA BAŞLANMIŞTIR.HER SALI VE PERŞEMBE GÜNLERİ
    SAAT: 19:30-20:30 ARASI RADYONUZ ÖZELFM'DE DİNLEYEBİLİRSİNİZ.
     
    ( Çevrenizdeki ve yakınızdaki akaraba dostlarınızada bildirmeniz bizi mutlu edecektir. )
     
    Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad. Emre İş Merkezi
    No: 223 Kat: 1 D.2 34771 Ümraniye / İstanbul
    irtibat telefonları
    Tel : 0216. 611 01 23 - 24 Fax: 0216. 611 04 64
    http://www.ozelfm.net/
     
     
    DAHA SÖYLECEK ÇOK SÖZÜMÜZ VAR...

    SU İÇMEKTEN DAHA FAYDALI OLAN TEK ŞEY

    Su içmekten daha faydalı olan tek şey?...

    Su içmenin faydalarını bilmeyen yoktur. Peki su içmekten daha faydalı bir şey yok mu? Var! Sıcak su içmek...

    Sıcak su mide yüzeyinde kanda direkt olarak emilen birkaç maddeden biri. Beden suyu diğer bileşenlerden ayırmak zorunda kalmaz. Çinliler, 40 yaşından sonra oda sıcaklığından daha soğuk olan hiçbir şeyin bedene alınmaması gerektiğine inanırlar. Çünkü normal yaşlanma fiziksel değişimler getirir.

    İşte o değişimler:

    Kan damarları daha az elastik olur ve içindeki birikim nedeni ile çapı küçülebilir, bu nedenle yüksek kan basıncı oluşabilir ve kan dolaşımı problemleri ortaya çıkabilir.

    Sindirim sistemi de daha az elastik olur, kabızlığa yol açar. Çinliler soğuk içip yemenin içsel organları daha çok büzdüğüne, problemleri daha da kötüleştirdiğine inanır.

    Yağlı bir tavayı soğuk suda yıkamaya çalışın. Yağlar donar ve yapışır. Ama aynı tavayı sıcak suda yıkarsanız, yağı çözer ve uzaklaştırır. Bedenimiz yağları içerir. Sıcak su sistemimizi temizler.

    SICAK SU MUCİZESİ

    Bedenin doğal serinletme sistemini çalıştırır. Bu kan dolaşımında artışa neden olur.

    İç organları ve kaburga kafesinin etrafındakı kasları gevşetir, daha derin nefes almanızı sağlar.

    Mide asidi etkilerini rahatlatir ve asit reflu semptomlarini rahatlatir.

    Sulanmayı ve besinlerin emilimini artırarak sindirime yardımcı olur.

    Pekliği giderir.

    Kilo verme: yemeklerden yarım saat önce içilen sıcak su iştahı azaltır ve kilo vermeyi hızlandırır.

     

     

    EFENDİMİZ(S.A.V)EFENDİMİZİN UYKU DÜZENİ

    Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Uyku Düzeni Nasıldı?

    Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vessellem) öğle namazını kıldıktan sonra, bir miktar, uyuyarak istirahat eder; ‘kaylule’ yapardı. Nitekim bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “Öğleyin kaylule yapınız. Muhakkak şeytanlar öğle vaktinde kaylule yapmazlar.” (Müslim)

    Yatsı namazından sonra yatar, gece kalkıp vitir namazını kılardı.

    Nitekim Cabir'den rivayetle bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:
    "Gece geç vakitlerde kalkmamaktan endişe eden kimse, vitir namazını yatmadan önce kılsın. Kim, gece geç vakitlerde kılmak isterse kılabilir. Zira gece kılınan namazda rahmet melekleri hazır bulunurlar, şahit olurlar ve daha faziletlidir." (Müslîm.Tirmizi)

    Hz. Peygamber (sav) yatsı namazını kıldıktan sonra saadet hanesine dönerdi.


    Yatsı namazının ilk vakti girer girmez namazı kılar, sonra bu duaları okur ve istirahata çekilerek, daima sağ tarafına yatar ve sağ elini yanağının altına koyarak uyurdu.

    Gece yarısı veya üçte biri geçtikten sonra uyanı
    r, misvağı daima başucunda durur, kalkınca önce dişini misvaklar, sonra abdest alır ve ibadetle meşgul olurdu. (Tirmizi)

    Gece İbadeti


    Hz. Aişe (r.anha) validemiz şöyle anlatmıştır:
    "Resulullah (sav) geceleri ayakları yarılıncaya kadar ayakta durur, ibadet ederdi. Ona: "Senin geçmiş ve gelecek günahların bağışlandığı halde bunu niçin yapıyorsun?" Dedim." Bana: "Ben de şükreden bir kul olmayayım mı?" buyurdu. (Buhari, Müslim)

    Teheccüd namazı, Hz. Peygamber (sav)'e vacip olduğu için hiç terk etmemiştir. Bu ibadet ve zikirleri yaparken ümmetine de yapmalarını tavsiye etmiştir.

    Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:
    "Sizden biri uyurken, şeytan kafasına üç düğüm atar. Her düğümün üzerine; ‘uzun bir geceye sahipsin uyu!’ diyerek elini vurur. O kişi uyanıp da Allah-u Zülcelal'i zikrederse bir düğüm, abdest alırsa bir düğüm, namaz da kılarsa bütün düğümler çözülür. Artık o kimse neşeli ve hareketli olur. Aksi halde neşesiz ve tembel olur."
    (İmam Malik, Buharı, Müslim, Ebu Davud, Nesai)

    Diğer bir hadis-i şerifte ise şöyle buyurmuştur
    ; "Gece bir saat vardır ki, bu saatte Allah'dan dünya ve ahiret işiyle ilgili bir hayır isteyen müslüman kul ona rastlarsa, mutlaka istediği kendisine verilir. Bu, her gece olur."
    (Müslim)

    Hz. Peygamber (sav) teheccüd namazını kıldıktan sonra sabah namazı için hazırlık yapardı, sabah namazının sünnetini odasında kılar ve cemâatle farzı edâ etmek üzere mescide giderdi.

     
    December 14

    hiç ben dememişler

    Hiç Ben dememişler...

                   
    "Ben"

    Diye sızlanmaya başladığımızda; benin dışındaki her şeyi unuturuz.

    Kâinat benden ibaret olur.

    Ne kadar önemliyizdir o an

    Ve ne kadar vazgeçilmez!

    Topu topu bir hayatlık canımız varken

    Bir hayat

    Doğumla ölüm arasında

    Gittikçe daha hızlı geçen

    Her an bitmeye doğru giden

    Bir hayat

    Ve Ben duygusu

    İstediğin kadar ben diye sızlan

    Herkes sorar içinden ve asla sezdirmez karşısındakine; Kimsin sen? Senden bana ne?

    Sahtekâr tebessümler Sahtekâr dinleyişler


    Sen ilk kandırılan değilsin.

    Sen ilk yaralanan değilsin

    Sen ilk yarı yolda bırakılan değilsin

    Sen ilk ayrılık yaşayan değilsin

    Sen ilk derde ve belâya düşen değilsin

    Ve sen ilk aşık olan değilsin

    Sen ilk üzülen değilsin.

    Ve aslında sen bir baksan aynaya

    Ben bir baksam

    Hiç


    İlk insan ve ilk kandırılan Kandırılma acısını ondan daha fazla kim yaşamıştır?

    Ve bedeli cennetten çıkmak kadar büyük olmuştur? Ve Kabil Habili, yani, bir evladı, diğer evladını kıskançlıktan katlederken, kim onun kadar üzülmüştür?

    İki türlü evlat acısı Kim çekmiştir?

    Ve evladın Babaya güvenmemesi. Ve bir eşin, kocasını yarı yolda bırakması Nuh Aleyhisselamın imtihanı Oğlu Kenanın gemiye binmemesi Eşi Vailenin kavminin reisine, Nuh Aleyhisselâmı çekiştirmesi

    Kim böylesine yaralanmıştır? İhanete uğramıştır?

    Ya Hazret-i İbrahim?

    Sevgili eşini ve sevgili oğlunu ilâhî bir buyrukla çölün ortasında bırakmak zorunda kalışı

    Hazreti Hacerin, arkasından Bizi burada yapayalnız kime bırakıyorsun? sorusu

    Ama ilahî bir buyruk olduğunu öğrendiğinde, tevekkülle teslimi

    Hangi anne bebeğiyle çölün ortasında kalmaya razı olmuştur.

    Yapayalnız

    Hangi baba bırakmaya?

    Ve kardeşlerin yanlışta birleşip, bir başka kardeşi kuyuya atmaları Yani ölüme

    Kim Hazreti Yakup kadar hasret çekmiştir.

    Kim Hazreti Yusuf kadar meşakkat?

    Ve kim Züleyha gibi aşık olmuştur; üstelik yaratılmışların en güzeline

    Ve kim onun gibi mahcup olup, onun gibi kavuşmuştur?

    Kim?

    Sonra

    Hazret-i Eyyub

    Malını, mülkünü ve evladını bir anda kaybedip

    Derdin, belânın, hastalığın en ağırına

    Kim onun gibi sabretmiştir?

    Kim onun sevgili hanımı Rahime gibi, şehirden kovulduklarında yıkılmamış, eşine bakmaya devam etmiştir.

    Hangi kadın?

    Ve kavminin Hazret-i Musaya çektirdikleri?

    Her an vazgeçmeleri

    Her an şüphe duymaları

    Her an akıl almaz ve edep dışı isteklerle bunaltmaları


    Ve yaratılmışların en üstünü En güzeli
    En

    Sevgili Peygamberim
    En çok çile çekeni
    Anlatamam

    Rabbimizin bütün elçileri, bütün sevgilileri, doğmakla ölmek arasındaki kısacık hayatları kurtarmak için gelmişler

    Ve o hayatlara ibret olsun diye acıyı, ihaneti, kandırılmayı, terk edilmeyi, hastalığı, derdi, belâyı yaşamışlar

    Ben değil, hiç olduğumuzu anlatmışlar

    Hiç olunca sevgili olunacağını anlatmışlar


    Anlamış mıyız?


    Acı, çile, ihanet, ayrılık, aşk, hüzün, hastalık, zarar, ziyan, hasret, felâket

    Anlayalım diye, en zorunu, uygulamalı olarak göstermişler

    Hiç Ben dememişler...

    Anlamış mıyız?
                    495M981.gif picture by hasretgulu09

    bir lokma olsun helalinden olsun

    Bir lokma olsun, helalinden olsun‏


    aile ocağına giren lokmanın helal kazançtan elde
    edilmesi gerekir..
    . Geçimin helal olmayan yollardan sağlandığı bir ailede, aile
    saadeti için gerekli diğer şartların gerçekleşmesi de zordur.
     Yuvanın temel
    taşı olan geçim konusunda AllahTealâ'nın razı olmadığı davranışları
    sergileyen erkek veya kadın, daha hangi noktada O'nun sınırlarına riayet
    edip de nezih, hürmete layık bir aile oluşturacak ve temiz nesillere vesile
    olacaktır?
     Haram lokma ile bu mümkün değildir.
    Allah Tealâ, gayesi dünya olanlardan dilediğine dünya nimetlerini bolca
    vereceğini, fakat öylelerinin ahirette nasipleri olmadığını bildiriyor.
    Ahireti isteyip mümin olarak yaşayanların da ecirlerinin karşılıksız
    kalmayacağını, hiçbir maddi varlığın, zenginliğin karşılayamayacağı bir
    saadete ereceklerini müjdeliyor.
    Eşlerin, yuvalarına giren kazancın helal olması için birbirlerine yardımcı
    olmaları büyük önem taşıyor.
    Dünya nimetlerine hırs göstermemek bunun için
    etkili bir yol olacaktır.
     Kanaat sahibi olmak, ihtiyacı bir şekilde
    karşılanmış iken daha fazlasını istememek, geçim çabalarının helal sınırları
    aşmasını engelleyecektir.
    Unutulmaması gereken gerçek, bir ailede asıl
    kazancın Allah yolunda atılan adımlar olduğunu...
    selam ve dua

    su gibi aciz ol ki,su gibi aziz olasın...

    SU GIBI ACIZ OL KI, SU GIBI AZIZ OLASIN...

       
    BARDAĞIN İÇİNDE BİR damla su vardı. Bir aşağı bir yukarı gezdirdim onu. Sonra durup seyrettim. O damla, aczin ve fakrın en güzel ifadesi olan göz yaşını andırıyordu; muhtaç oluşun, isteyen oluşun, yalvarış hâlinin sözsüz ifadesi olan göz yaşını…

    Doğrusu suyun tarifinde bile acizlik ve fakirlik saklı. Renksiz, kokusuz, tadsız, şekilsiz deriz ona. Sahip olmayışın, renksiz oluşun sembolüdür o. Sahiplenmeyen ve kendilerinden bir şeyi olmayanların sembolü… Bu hâliyle su, hadsiz nimete kavuşanlara Hadsiz Nimet Veren’in güzel bir aynasıdır.


    Kendisi renksizdir.

    Fakat onda bütün renkler görünür. Gökkuşağı onun minik elleriyle boyanır. Her mevsim farklı renklere bürünür. Yeşil elbiseler onda dokunur, ağaçlara libas olur. Rengarenk giysileri giyinen bahar hurileri, onunla gülümser. Zinetleri olan meyveler, renkli şekillerde onun sayesinde sunulur bizlere.

    Şekli ve biçimi yoktur.

    Fakat bütün şekiller ve biçimler ona ihsan edilir. Hadsiz biçimli melek gibi beyaz karlar, o mürekkeple yazılır. Onun yüzünde hadsiz nakışlar dokunur. Yapraklar, çiçekler, kelebekler, insanlar ve hayat onun harcıyla şekillenir. Girdiği her şeyin biçimini alır ve Biçimi Veren Sanatkâr’ın sanatını gözlere okutur.

    Kokusu yoktur.

    Fakat bütün çiçek ve meyveler güzel kokularını onun hayattar kokusuzluğundan alırlar. Suyun kokusuzluğu, tüm güzel kokuların dibacesidir bir bakıma. Tüm nebatatın can damarlarında dolaşan kokusuz su, elsiz ipekböceğinin binbir işçilikli kozayı örmesi gibi, her güzel kokulunun varkılınışında pay sahibi olur. Böylece suyun sevinç gözyaşları, şükür tebessümüne dönüşür. O küçük damlacıklar sayesinde şükrün binbir türlü kokusu sinelere dolar.

    Tatsızdır.

    Oysa tatlılara tat veren en müstesna şerbettir o. Tüm lezzetler onun ellerinde sunulur bize. Tad onunla ulaşır dile; ve dillerin şükrüne vesile olur.

    Su bize seslenir.

    Der ki, “Benim gibi renksiz, kokusuz, yani ‘ben’i olmayan bir ben olursanız, küllî bir ayna olursunuz Rabbimize.” O’na en küllî bir ayna olan sevgili Peygamberimiz, ümmîliği ve temiz fıtratı ile bu hakikati bize haykırır. O insanlar içinde en çok su gibi olanıdır.

    Su gibi acizlik ve fakirlik libasına büründükçe insan, Rahmet Sahibi Sâni’nin hadsiz nimetlerine mazhar olur. Sahip olmadıklarının çokluğunca güzellikler onun mürekkebinden yazılır. Öyle ki, acz ve fakr libasına bürünmüş saf su, safî rahmet olur. Dillere rahmet okutur.

    Nasıl toprağa duası karşılığı verilen su onu bereketlendirip tohumlara neşv-u nema buldurursa, acz ve fakrını göz yaşlarıyla ifade eden bir abdullahın da, kalbinde bereket ve rahmet tohumları filizlenir. Sırf Allah için bütün mahlukât adına dua edip göz yaşı akıtanın gönlü ise, rahmet ve bereket pınarı gibi çağlar. Çağlayan olur, taşar. İşte sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed aleyhisselatu vesselâm’a bunun için ‘âlemlere rahmet’ denir. Ne kadar da doğru: Gönlü bizzat rahmet ve bereketin mücessem tezahürü olmuş birisine âlemlere rahmet denmez de, ne denir?

    Öyleyse ey nefis!

    Su gibi aciz ol ki, su gibi aziz olasın.

    Etrafa rahmet ve bereket saçasın.

    NAMAZ BİR TEVHİD EYLEMİDİR

    Namaz Bir Tevhid Eylemidir

                

    Namaz Bir Tevhid Eylemidir

    Allah'tan başka ilah yoktur esasına dayanan tevhid inancı namazla eyleme dönüşür. İslam'ın ilk farzı tevhid'e iman, ikincisi namazdır. Yani, İslam'da ilk farz kılınan ibadet namazdır.

    Namaz en faziletli, en kapsamlı ibadettir: Allah'ı tesbih ve tekbir etme, O'na hamd, şükür, tevbe ve istiğfar, O'ndan yardım dileme, dua, niyaz ve zikirdir.

    Peygamberimizin "Dinin direği", Müminin miracı", "Cennetin anahtarı", "Gözümün nuru" olarak tanımladığı namaz, İslam'ın olmazsa olmazıdır. Onu terk eden cehenneme sürüklenir: "Sizi cehenneme sevk eden nedir? Derle ki: Nanamaz kılanlardan değildir.!" (Müdessir/42-43)

    Namaz beş vakit farzdır. Hayatın hızlı koşusu içinde Allah'ı, ahireti, ölümü, görev ve sorumluluklarını unutan insan günde beş kez namazla kulluğunu hatırlar ve yeniden dirilir.
    Her ne namaz bir inkilaptır, diriliştir; kul onunla şirk batağından tevhid atmosferine, geçici dünya zevklerinden ebedi ahiret lezzetlerine, şeytanın etki alanından İlahi huzur iklimine geçer.

    Bu değişim süreci ezan ve abdest ile başlar: Tevhid akidesini en özlü cümlelerle haykıran ezanla namaza ve kurtuluşa çağrılan mümin, abdest alarak etrafını kuşatan şaytani çemberi yarmaya ve arınmaya yönelir; maddi manevi kirlerden temizlenir:
     "Allah sizi temizlemek ve size olan nimetini tamamlamak ister." (Maide/6) Abdest sadece vücudu kir, pis ve pastan temizlemekle kalmaz, aynı zamanda iç dünyayı da arındırır.
     Mümin, her azasını yıkarken eliyle, ağzıyla, diliyle, gözüyle, kulağıyla, ayaklalrıyla bilerek-bilmeyerek yaptığı tüm günahlara tevbe edip vazgeçmeye karar verir.

    Tertemiz bir kalp, tertemiz bir beden ve elbise ile Allah'ın huzura çıkan kul, yönünü kıbleye yani Kabe'ye döner. Allah'ın evi olan Kabe'ye dönen mümin, kalbini ve düşüncelerini Allah'a odaklar; diğer kıblelerden yüz çevirir. HErkesin bir kıblesi vardır. Yüzünü Kabe'ye döndüğü halde özünde başka varlık ve değerleri kıble edinenler, gerçekte istikbal-i kıble yapmış olmazlar.

    Niyeti kalple yapmak esastır; dilde kalan sözler gerçek niyet olamaz. Zira namaza Allah rızası için durulur.

    Ellerini kaldırıp "Allahu Ekber" diyen mümin, artık dünyayı, dünyevi düşünce ve kaygıları elinin tersi ile geriye atıp kalbini yüce Allah'a bağlar. Sübhaneke duasını okuyup Allah'ı hamd ile tesbih eder, ismini yüceltir ve ondan başka ilah olmadığını ikrar eder.

    "Kur'an okumak istendiğinde kovulmuş şeytandan Allah'a sığın!" (Nahl-98) Şeytanın vesvesesinden Allah'a sığınan kul, E'uzübi'llahi min'eş-şeytan'ir-racim der ve besmele ile önce Fatiha'yı sonra Kur'an'dan kolayına geleni okur.
    Namazın her rekatında Fatiha'yı okuyan kul, E'uzü bi'llahi min'eş -şeytan'ir-racim der ve besmele ile önce Fatiha'yı, sonra Kur'an'dan kolayına geleni okur. Namazın her rekatında Fatiha'yı okuyan kul, Yaratanıyla "kulluk sözleşmesi"ni yeniler.
     Alemlerin Rabbi, Rahman ve Rahim olan Allah'a Ahiret Günü'nde hesap vereceğinin bilinci içinde, hem kendisi hem de müminler adına söz verir:
    "Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz." Sonra, doğru yolda olmak, nimete kavuşmak ve azaptan korunmak için Allah'tan yardım diler:
     "Ya Rab! Bizi, dosdoğru yola hidayet eyle! O yol, kendilerine nimet verdiğim kimselerin yoludur; gazaba uğrayanların, sapıkların, dalalete uğrayanların değil." Amin!

    Hz. Aişe (r.a.) "Kendisinde anlayış ve idrakin bulunmadığı hiçbir ibadette kendisinde düşünmenin bulunmadığı hiçbir kıraatte hayır yoktur" der. O halde, namazda okunan ayet, sure ve dualar anlaşılmalı, hissedilmeli ve düşünülmelidir. yoksa o kutlu ifadeler birer tekrardan ibaret kalır.

    Mümin, sadece namazda okuduğu ayet ve dualarla değil beden diliylede kulluğunu ifade eder:

    Rabbinin huzurunda huşu ile el pençe divan duran kul, bu kıyamın aynı zaman da sahte tanrılara bir başkaldırı anlamına geldiğini bilmelidir.

    Allah'a boyun eğip teslim olmayı ifade eden rüku ile kul, sadece O'nun karşısında eğildiğini; O'ndan başka hiçbir otoriteye boyun eğmeyeceğini ilan eder: "Sübhane Rabbiy'el-Azim: Azamet sahibi Rabbimi yüceltir, O'nu noksan sıfatlardan uzak bilirim."

    Secde ise, ibadetin, itaatin ve de özgürlüğn zirvesidir: "Secde et (Rabbine) yaklaş" (Alak-19). Secde eden kul, Rabbini sonsuz yüceltip tesbih ederken, kendi acizliğini, hiçliğini itiraf eder. O'ndan başka hiçbir varlığın karşısında yere kapanmayacağını ilan eder: "Sübhane Rabbiy'elA'la: Yüceler yücesi Rabbimi tesbih ederim." İki kez secde ise, topraktan gelip tekrar toprağa dönüşü ifade eder.

    Kıyam, rüku ve secde basamaklarını geçen mümin teşehhüdde, Hz. Muhammmed'in (s.a.v.) miraçta Rabbi ile aracısız sohbet etmesi gibi, doğrudan Yaratana kalbini açıp kulluğunu arz eder: Tahiyye, tayyibe, ve selavatı Allah'a; selamı, rahmeti ve bereketi de Nebi'ye ve O'nun adına salihlere sunar.
     Tevhid inancını bir kez daha tekrarlar. Rasul'e ve aline salat-u selamdan annesine, babasına ve tüm müminlere hayırlar ve esenlikler diler, kendisinin ve zürriyetinin dosdoğru ve sürekli namaz kılanlardan olmasını diler, diler de diler...

    Nihayet "es-Selamü aleyküm ve rahmetullah" diyerek sağında ve solundakilere tüm inananlara, salihlere, meleklere selam verir; böylece namaz biter ama dua, niyaz, hamd, tekbir, tesbih, zikir, fikir... bitmez; zira bu müminlerin hayat tarzıdır.

    Günde beş vakit böyle dosdoğru, özenle ve düzenli kılınan namaz, müminleri dosdoğru yoldan ayırmaz; onları Allah'tan başka varlıklara kulluktan korur, kötülük ve çirkinliklerden uzak tutar; böylece ebedi kurtuluşlarına vesile olur.

    Bir tevhid eylemi olan namaz, müminleri pasif nesneler değil, aktif özneler kılar. Hz. Şuayb'ın kıldığı gibi bir namaz (Hud-87), müminleri dünyadan el etek çektirmez, aksine onları zulme, şirke ve küfre karşı mücadeleye sevk eden bir dinamizm, bir direniş ve bir diriliş kaynağı olur.

    November 23

    duada ellerimizin yönü

    Duâda ellerimizin yönü     
     “Duâ ederken ellerimizi neden semâya kaldırıyoruz?”


    Eskimez ecdâdımızın bir sözü vardır: “ALLAH yerde değil, gökte değil, sağda değil, solda değil, üstte değil, altta değil; ALLAH cemî’ mekândan münezzehtir.” Yani bütün mekânları yaratan ve bütün zamanları halk eden Cenab-ı Hak, yarattığı mekânın ve zamanın içinde değil, belirli bir yerde mukîm değil, belirli bir zamana mahkûm değildir.

    ALLAH’ın Muhît, Bâkî, Kadîm, Evvel, Âhir, Vâcip isimleri bize ALLAH’ın varlığının mekân ve zaman ötesinde ve hâricinde bulunduğunu gösterir. Yani her şeyi ihâta eden, ezelî ve ebedî olan, başlangıcı ve sonu olmayan ve vâcip olan bir Varlık elbette ne mekâna sığar, ne zamana sığar.
    Ancak O bizden uzak da değildir; bilakis bize bizden yakındır. Yere ve göğe sığmayan Cenab-ı Vâcip Teâlâ, mü’min kulunun kalbine sığmaktadır. Yani kalbimizin, bizden daha önce varlığını hissettiği Yüce Yaratıcıya sevgisi ve bağlılığı, ALLAH katında kâinâta bedeldir. Şu âyetleri inceleyelim:
    * “Göklerde ve yerde olanlar kimindir?” diye sor. “ALLAH’ındır” de. O merhamet etmeyi Kendine farz kıldı. Sizi varlığında şüphe olmayan kıyâmet gününde elbette toplayacaktır. Hüsrana uğrayanlar, inanmayanlardır.” (1)
    * “O, kullarının üstünde her türlü tasarruf Sahibidir; hüküm ve hikmet Sâhibidir, her şeyden haberdârdır.”(2)
    * “And olsun insanı Biz yarattık. Nefsinin kendine fısıldadıklarını Biz biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız.” (3)
    * “Göklerde ve yerde bulunanların hepsi O’nundur. İzni olmadan O’nun katında kim şefaat edebilir? O, kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. O’na hiçbir şey gizli kalmaz. O’nun bildirdiklerinin dışında insanlar, O’nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. O’nun tasarrufları gökleri ve yeri ihâta etmiştir. Onları koruyup gözetmek Kendisine zor gelmez. O yücedir, büyüktür.” (4)
    * “Gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde yaratan, sonra Arş’a istivâ eden Rahmân’dır.” (5)
    * “O gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş üzerinde istivâ edendir. (Arşa ve tüm kâinâta hâkim olandır.) Yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. Nerede olursanız olun; O sizinle berâberdir. ALLAH yaptıklarınızı görür.” (6)
    ALLAH’a yön, mekân ve zaman izâfe edilmez. ALLAH ne belirli bir yönde, ne belirli bir zamanda, ne de belirli bir mekândadır. ALLAH’ın mukaddes mâhiyeti, kâinâtta hiçbir şeyin mâhiyeti cinsinden değildir. (7) Duâda ellerimizi semâ cihetine kaldırmamız, ALLAH’ın belirli bir cihette olduğuna inandığımızı göstermez. Ellerimizi yukarıya kaldırmak, O’nun derecesinin ulviyetine, sıfatlarının yüceliğine, isminin, unvânın ve şânının pâklığına işârettir. Yoksa O’nun o tarafta, yani yukarı cihette bulunduğunu, aşağı tarafta, yani yerde bulunmadığını kast ediyor değiliz.

    Esasen üst, alt, sağ, sol ve yön mefhumları izâfîdir, yani görecelidir, tamamen bize göre söz konusudur. İki yüz milyar galaksiden sadece birisinden ibâret olan Samanyolu içerisinde, bir nokta kadar bir yere sahip olan güneş sisteminin (kâinâtın büyüklüğüne nazaran “güneş atomu” da denebilir) bir zerresi hüviyetinde bulunan ve çekirdeği hükmündeki güneş etrafında bir tayyâre gibi baş döndürücü bir sür’atle dönen, 23 dakika 27 derece eğik olan; ayrıca yirmi dört saatte bir kendi etrafında muntazaman ikinci dönüşünü yapan; yine ayrıca güneş sistemi ile birlikte şemsü’ş-şümûs tarafına hızla ilerleyen yer küremizin “altı ve üstü” neresi olabilir ki? Göğe fırlattığımız ve gökte bulunduğu kısa süre içinde hep dönen basit bir plastik topun altı ve üstü söz konusu olabilir mi?
    Kezâ bize göre alt olan cihet, küremizin öbür yüzüne göre üst değil mi? Biz “yukarısı” derken, küremizin arka yüzünde bulunan bir kişinin “yukarı” kabûlüne göre tam tersi istikâmeti göstermiş olmuyor muyuz?

    O halde esas olan ALLAH’ın ulviyetini, yüceliğini, üstünlüğünü, üstün sıfatlarını, kudsiyetini, kâinâtı ihâta ettiğini, bize de uzak olmadığını, bizimle birinci plânda ilgilendiğini ve duâlarımıza cevap verdiğini bilmemiz ve itikat etmemiz; O’nu her türlü noksanlıklardan, eksikliklerden, cihetlerden, yönlerden, mekânlardan ve zamanlardan münezzeh bilmemiz ve îmân etmemizdir.

    Duâda ellerimizi semâya kaldırmamız bu sağlam itikadımızı ve îmânımızı sembolize eder. Duâ etmek, niyazda bulunmak ve O’na iltica etmekle O’nun bize yakın olduğunu; ellerimizi kaldırmak ve açmakla O’nun sonsuz hazinesinden istediğimizi; semâ cihetine yönelmekle de O’nun paklığını, izzetini, celâlini, kudsiyetini, yüceliğini, ulviyetini ve bütün noksanlıklardan münezzeh bulunduğunu ifâde etmiş olmaktayız. Nitekim, duâda elleri semâya doğru kaldırmak ve açmak sünnettir. Duâ âdâbına uygun davranış budur. Zaten günlük tecrübelerimiz de odur ki, isteyen tarafsanız, elinizi açarsınız.

    ALLAH cümle ehl-i îmânın duâlarını kabul buyursun, âmin.

    Dipnot:
    (1) En’am Sûresi, 6/12;
    (2)En’am Sûresi, 6/18;
    (3)Kaf Sûresi, 50/16;
    (4)Bakara Sûresi, 2/255;
    (5)Furkân Sûresi, 25/59;
    (6)Hadîd Sûresi, 57/4;
    (7)Mektûbât, s. 242.
    09
    November 22

    Ağlarım

    kirmizi-gul-01

    fani dünya can yakmis aglarim.
    Yaratilana hor bakmis aglarim.

    Adam olup ocak yakmaz aglarim.
    Bir yere bir civi cakmaz aglarim.

    Gurbetlere giden gence aglarim.
    Gününü gün eden gence aglarim.

    Mabetsiz köye sehire aglarim.
    Akmayan suya cesmeye aglarim.

    Cinayet islenir günlük aglarim.
    Cekilmez pek agir bu yük aglarim.

    Anne kalmaliydi kadin aglarim.
    Rezilligi geldi yadin aglarim.

    Ayaklar altinda iffet aglarim.
    ALLAHim sen bizi affet aglrim.

    eski komsuluklar nerde aglarim.
    Yüzlerde riyadan perde aglarim.

    Kötü tanitildi ecdat aglarim.
    Nedir yasamaktan murad aglarim.

    Nedir insan kanmi su mu aglarim.
    Saadet dedigin bumu aglarim.

    yetim cocuklardan yana aglarim.
    ben bana ey dost ben,bana aglarim.....

    cxza

    seni görmeden sevdim

    Ben seni görmeden sevdim…
    Yorgun gecelerde titreyen,bir yanı yetim bir yanı öksüz yüreğimle sevdim
    seni.
    Ey gönül bahçemde büyüttüğüm nazlı çiçek,ey sevdamın adı aşkın gerçek
    anlamı,Bu hasret bu gurbet söyle ne zaman bitecek?
    Ben seni görmeden sevdim…
    Yolunu gözledim bir Medine sabahı..Ellerimde güller,güller ki kokunu
    aldığım,kokunu alıp yandığım,yanıp yanıp ağladığım…
    Ben seni görmeden sevdim…
    Gözlerini gözlerime değdir Efendim,ellerini ellerime.Sevmeyi senden
    öğrendim ilkin,sevilmesi gereken her şeyi senden.Şefkat seninle mana
    buldu,buz çöllerini seninle aştım.Ab-ı hayat sundun sıcak
    ikliminle.Gözlerini gözlerime değdir,ellerini ellerime Efendim.
    Ben seni görmeden sevdim…
    Bahar yüzlü insanlar bildim etrafında pervane,onlardan biri olmak istedim
    hep her emrine amade.Seninle yaşamak,seninle ölmek,seninle ağlamak ve
    seninle tebessüm etmek,aynı sofrayı seninle paylaşmak istedim ama en çok
    seni ,seni görmek istedim.Göremesem de…..
    Ben seni görmeden sevdim…
    Veysel karani sabrıyla büyüttüm sevgimi,hüznü yoldaş ettim.Kah yeller gibi
    estim Yemen'de,kah Mecnun gibi düştüm dillere.Bilki ölüm kapımı çalıp
    geldiğinde,ne zaman,nasıl kim bilir nerede?ben seni görmeden sevdim.
    Ben seni görmeden sevdim…
    Rüyalarım var sana dair,özlemlerim var sana.Al yüreğim senin olsun
    sultanım,uyandır beni aşka.Ey gül-ü Vefa,Ey Rahmet
    sağanağı.Yağmuryağmur,tane tane düştünde gönlüme kurak topraklarım
    hayat buldu
    gelişinle.Ben Leyla çölünde seraplar gördüm çoğu zaman,boş hülyalara daldım,
    kayboldum.Su içtiğim pınarlara ateşler dokundu,ben aşkımın hicranını
    sırtımda taşıdım.
    Ben seni görmeden sevdim…
    Seni görmeden seven milyonlarca sevdalı gibi..En berrak duyguları besledim
    sana,en nadide hisleri.Gel Efendim al götür beni uzaklara,düşmeden gülüm
    tuzaklara.Gözlerimde yaş akar durur,bu ayrılık beni yakar
    vurur.Gözlerinigözlerime değdir,ellerini ellerime Efendim…

     
    November 16

    KUR'AN'DAKİ MUCİZELER

    RETİNA ; Retina, görmemizi sağlayan hücrelerin bulunduğu göz tabakasıdır. Görme işlevini sağlayan göz bölümünün aslında Retina olduğu Kur'an'ın indirildiği yıllarda bilinmiyordu hatta kimse retina kelimesinden haberdar bile değildi. Buna rağmen Kuran'da "Retina" kelimesinin geçtiğine dair açık kanıtlara rastlıyoruz.



    "R-E-T-İ-N-A harfleri sadece 35:8 numaralı ayette geçmektedir. Üstelik bu ayette "görmekten" ve "göstermekten" bahsedilmektedir dolayısıyla retinaya işaret güçlenmektedir. Görmeyi sağlayan retina kelimesinin geçtiği bu ayette "...güzel gösterilip de güzel gören kimse..." cümlesi yer almaktadır. Sonraki ayetlerde aynı surenin 19.ayetinde "Kör ve gören aynı olmaz" cümlesi geçiyor. Bilindiği gibi retina hasarları kalıcı körlüğe neden olur. Sonraki 20.ayette ise "Karanlık ve aydınlık da aynı olmaz" ifadesi geçmektedir ki zaten retinada ışığa duyarlı hücreler bulunur. Bu saydığımız ayetlerdeki görmeyle ilgili cümleler tüm Kuran'da çok nadir geçmektedir o nedenle retina kelimesinin binlerce ayetin arasında sadece bu ayetlere denk gelmesi matematiksel açıdan tesadüfi değildir.
    12

     TELEVİZYON ; Televizyon yayınları ışık hızındaki elektromanyetik dalgaların evlerimize kadar ulaşmasıyla gerçekleştirilmektedir. Televizyon dalgaları öylesine hızlıdır ki kilometrelerce uzaklıktan aynı saniye içerisinde görüntü nakli yapılabilmektedir. Kuran'daki Neml suresinde Süleyman Peygamber'in farklı bir ülkede bulunan kraliçenin tahtını aynı saniye içerisinde mucizevi bir biçimde getirttiği anlatılır. Bu ayet ilk bakışta bize teleportasyon (ışınlama) veya görüntü naklini (televizyonu) anımsatmaktadır.

    Bu olayın anlatıldığı Neml suresinde bazı harflerin gizli bir biçimde yan yana gelip TELEVİZYON kelimesini oluşturduğunu görüyoruz. Televizyon kelimesini oluşturan harfler tamda Hz.Süleyman'ın bu surede isminin geçmeye başladığı ayetlerde yan yana dizilmiş durumdadır. (17.ayet)



    "Yanında kitaptan bir ilim olan kimse ise: "Gözünü açıp kapamadan ben onu (tahtı) sana getiririm" dedi. (O anda Süleyman) onu (tahtı) yanıbaşına yerleşmiş olarak görünce..." (Neml 40)

    Televizyon kelimesi Türkçe, İngilizce, Arapça ve farklı dillerde hemen hemen aynı şekilde yazılıp okunmaktadır.(Fransızca ve İngilizce'de Television) Televizyon kelimesini oluşturan bu harfler normalden farklı olarak ayette soldan sağa yanyana geliyor.(Diğer şekilde bu harfler tüm Kuran'da sağdan sola hiç yan yana gelmiyor)
    Kaynak: www.celakil.com

    12

     

    ÜÇ KARANLIK EVRE ; Kuran'da insanın anne karnında üç aşamalı bir yaratılışla yaratıldığı bildirilmektedir: ...
    "Sizi annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde , bir yaratılıştan sonra (bir başka) yaratılışa (dönüştürüp) yaratmaktadır" (Zümer Suresi, 6)
    Yukarıdaki ayette Türkçeye "üç karanlık içinde", "üç katlı karanlık içinde" olarak çevrilen Arapça "fi zulumatin selasin" ifadesi embriyonun gelişimi sırasında bulunduğu üç karanlık bölgeye işaret etmektedir.
    Bu bölgeler sırasıyla:

    a) Batın duvarı karanlığı
    b) Rahim duvarı karanlığı
    c) Amniyon zarı karanlığıdır.

    Görüldüğü gibi bugün modern biyoloji, bebeğin embriyolojik gelişiminin yukarıdaki ayette bildirildiği şekilde, üç farklı karanlık bölgede gerçekleştiğini ortaya koymuştur.
    12
     

    SİRİUS YILDIZI VE 49 SAYISI ; "Doğrusu Şi'ra (Sirius) yıldızının Rabbi O'dur." (Necm suresi, 49) Arapça karşılığı Şi'ra olan Sirius yıldızının Kuran'da sadece 49. ayette geçmesi, gerçekten ilgi çekici bir durumdur. Çünkü bilimadamları Sirius yıldızının hareketlerindeki düzensizliklerden yola çıkarak onun bir çift yıldız olduğunu keşfetti ve gözle görülemeyen diğer yıldıza Sirius B ismini verdi.Teleskopsuz görülemeyen Sirius B yıldızının, Sirius A etrafındaki dolanım süresinin de 49 yıl olduğunu tespit etti.

    12

    DENİZLERİN BİRBİRİNE KARIŞMAMASI ; Denizlerin, araştırmacılar tarafından çok yakın bir geçmişte tespit edilen bir özelliği, Kuran'ın Rahman Suresi'nde şöyle bildirilir:

    Birbirleriyle kavuşmak üzere iki denizi salıverdi. İkisi arasında bir engel vardır; birbirlerinin sınırını geçmezler. (Rahman Suresi, 19-20)

    Birbirine açılan fakat suları kesinlikle birbiriyle karışmayan denizlerin ayette bildirilen bu özelliği, okyanus bilimciler tarafından çok yakın bir zaman önce keşfedilmiştir. "Yüzey gerilimi" adı verilen fiziksel bir kuvvet nedeniyle, komşu denizlerin sularının karışmadığı ortaya çıkmıştır. Denizlerin farklı yoğunluklarından kaynaklanan yüzey gerilimi, adeta bir duvar gibi sularının birbirine karışmasını engeller.
    Elbette ki insanların, fizikten, yüzey geriliminden, okyanus biliminden haberdar olmadıkları bir devirde bu gerçeğin Kuran'da bildirilmiş olması son derece dikkat çekici bir durumdur.

    09

     

    bir genç kızın son anı

    bir genç kızın son anı
     
    Şehir içi dolmuşların birinde 20 yaşlarında ince elbiseler giyinmiş genç bir kız utanma duygusunu parçalar bir şekilde açılıp saçılmış fitne sergiliyordu. Arkasında saçı sakalı ağarmış ihtiyar genç kızın halinden dolayı arkasında utançla oturuyordu. Kızın kulağına eğilerek edeple şöyle fısıldadı: Ey kızım sana yakışan örtünmektir. Tesettür, insan kurtlarının iştahını kabartan bu şeffaf elbiseden daha faziletlidir. Hem bu hayâyı parçalar fitneye sürükler.
    Genç kız şöyle dedi: sana ne kabrime benimle beraber mi gireceksin, cennete ve cehenneme koymak senin elinde mi? Kız ahmaklaşmış adamın üzerine gitmeye başlamıştı. Sonra cüreti ve utanmaz tavırlarını artırdı adamla alay ediyor şöyle diyordu: Al işte cep telefonum ALLAHı arada bana cehennemde hangi odayı ayıracağını söyle. Kız çirkin bir kahkaha attı. Adam çekindi ALLAHa sığındı ALLAH bana yeter o ne güzel vekildir dedi ve sustu.
    Bu cahil kıza nasihat edeceğine pişman oldu. Sessiz geçen 10 dakikadan sonra şoför durağa gelmiş herkes inmeye başlamıştı herkes genç kızında inmesini bekledi. O arabanın kapısının yakınında oturuyordu ve uyuyup kalmıştı. Adama onu uyandırmasını söylediler. Adam çekinerek onu hafifçe sarstı ve oda yere seriliverdi. Ruhunu yaradanına teslim etmişti. Yolcular gördükleri duruma hayret ederek titrediler ve biz ALLAHtan geldik ona dönücüleriz diyerek istirca ettiler.
    Genç kız yaratıcısıyla alay etmişti. İşte cep telefonum demişti, ALLAHı ara bana cehennemde hangi odayı ayırıcağını söyle diyordu. Rabbine doğru yola çıkmıytı. İşte hayatı rabbiyle dalga geçtiği sırada sonlanmıştı. Bu ibret tablosu şu hadisi hatırlatıyor.
    "Şüphesiz kul ucunun nereye nereye varacağını düşünmeden ALLAH 'ı gazaplandıracak bir söz söyler bu sayede cehennemi boylar."
    Konuşmadan önce ne söyliceğimizi iyi düşünmek gerekir.

    Hür ve müslüman kadın kimlerin yanında ve nasıl örtünür ?

     
     
    a) Kocasının yanında:
        Karı-koca birbirinin bedenlerinin her yanına bakabilirler. Eşler arasında örtünme zorunluluğu söz konusu olmaz. Çünkü İslamî nikahla cinsel ilişki bile meşru olunca, bundan daha hafif olan bakma ve dokunmanın meşru oluşunda şüphe yoktur. Bununla birlikte "galiz avret" sayılan haya yerlerine bakılmaması edebe daha uygundur. Nitekim Hz. Aişe'den; "Ben Nebî (s.a.s)'in cinsel uzvuna (ferc) hiç bakmadım", başka bir rivayette "Onun fercini hiç görmedim, o da benden bir şey görmedi" dediği nakledilmiştir. (bk. Ahmed b. Hanbel, VI, 63, 190; el-Kurtubî, a.g.e., XII, 154.)
        b) Mahrem hısımlarının yanında:
        Kadın; baba, oğul, erkek kardeş ve üvey oğul gibi, aralarında ebedî olarak evlenme engeli bulunan hısımlarının yanında el, ayak, kol, saç, kulak, boyun ve dizden aşağı inciklerini açabilir. Onların da bunlara bakmaları helaldir. Çünkü yakınlıkları yüzünden bir takım iş ve hizmetlerin görülmesi, bu nedenle de bir arada bulunmaları gerekir ve bir fitne düşünülemez. Ancak karın ve sırt kısmını açamaz, bu arsızlık olur. Nitekim zıhar yolu ile boşamada koca, karısına "Sen bana anamın sırtı gibisin" diyerek boşama prosedürünü başlatır. Zıharı ve pişmanlık durumunda dönüş yöntemini belirleyen ayette (el-Mücadele, 58/1; bk. Elmalılı, a.g.e., VII, 450 vd.) annenin sırtına dikkat çekilmiştir. Bu yüzden annenin sırt ve bunun benzeri olan karın kısmının da yakın hısımlara karşı avret sayılması gerekir. Aşağıda, kadının yanlarına örtüsüz çıkabileceği hısımları ayrıca inceleyeceğimiz için kısa geçiyoruz.
        c) Başka kadınların yanında:
        Kadınların kadınlara karşı avret yeri, göbekle diz kapakları arasında kalan kısımdır. Bunun dışındaki yerleri kadınların yanında açabilirler. (el-Mevsılî, el-ihtiyar, l, 45.) Ancak müşrik kadınlar kapsam dışında tutulmuştur. Bu yüzden müslüman bir kadının müşrik ya da inkarcı kadınların yanında mahrem bir yerini açması caiz değildir. Hatta İbn Cüreyc, Ubade b. Nüsey ve Hışam el-Kari' gibi bilginler hıristiyan bir kadının müslüman bir kadını öpmesini veya onun avret yerlerine bakmasını mekruh saymışlardır. Ubade b. Nüsey, Hz. Ömer'in, komutan Ebu Ubeyde b. el-Cerrah'a (ö. 18/639) yazdığı şu mektubu zikreder: "Zimmet ehli (hıristiyan veya Yahudi kadın tabea)nin müslüman kadınlarla birlikte hamamlara girdikleri haberi bana ulaştı. Onları bundan menet. Çünkü zimmiye bir kadının müslüman kadını çıplak olarak görmesi caiz değildir". Ebu Ubeyde mektubu alınca şöyle ilan etmiştir: Herhangi bir kadın özürsüz olarak hamama giderse, bununla yüzünü beyazlaştırmayı kastetmiş olur. ALLAH kıyamet gününde yüzlerin beyazlaştığı (bk.Al-i İmran, 3/106,107.) günde onun yüzünü karartsın" (el-Kurtubî, a.g.e., XII, 155.) Abdullah b. Abbas (ö. 68/687) bu konuda gayri müslim kadınların istisna edilmesinin nedenini şöyle açıklar: "Müslüman kadını tesettürsüz olarak hıristiyan veya yahudi bir kadının görmesi helal olmaz. Çünkü bunlar müslüman kadının örtüsüz halini kocalarına anlatabilirler" (el-Kurtubî, a.g.e., XII, 155.) Yine de konu İslam fakihleri arasında görüş ayrılığına neden olmuştur. Nitekim müslüman bir hanımın, gayri müslim cariyesinin yanında örtünmesine gerek olmadığına fetva verilmiştir.
        d) Yabancı erkeklerin yanında:
        Müslüman bir kadının yabancı erkeklere karşı yüzü, bileklere kadar elleri ve ayakları dışında bedeninin tamamı avrettir. Ayaklarda görüş ayrılığı olmakla birlikte sağlam görüşe göre ayaklar açık kalabilir. Bu yerlerin gerek namaz içinde ve gerekse namaz dışında örtülmesi farzdır. Yukarıda başın ve bedenin örtünme şeklini ve örtüde aranan nitelikleri açıklamıştık. Bu yüzden kısa geçiyoruz.
        e) Zaruret veya tedavi halinde örtünme:
        Tedavi gibi bir zaruret halinde erkek veya kadının bedenine doktor, ebe, iğneci ve pansumancı gibi kimselerin bakması ve dokunması caizdir. Ancak kadınların sağlık problemlerinde kendi cinslerinden olan doktor, ebe ve sağlık personelini tercih etmeleri gerekir. Bunlar bulunmayınca veya bulunup da uzmanlık ve beceride geri olması durumunda "Zaruretler sakıncalı olan şeyleri mubah kılar" kuralı işletilir. Ancak zaruretler de miktarlarınca takdir olunur. (Mecelle, mad. 21, 22)
    November 15

    Lolipoplar, bonbonlar, fondanlar, rengarenk şekerlemeler

    (Nükteli bu makaleyi İslami Dergi köşe yazarlarından birine okuru göndermiş, yazarda bunu kendi
    köşesinde yayınlamış.)

    Sokaktaki bu şeker kağıtları da kim?

    Lolipoplar, bonbonlar, fondanlar, rengarenk şekerlemeler…

    MaşALLAH maşALLAH deyip, insan nazar etmekten korkuyor. Hele şu şekerlerin güzelliğine bakın hele… Yeni çıkmış galiba bu başörtülü şekerler! Ay ALLAH (c.c.)’ım renklerin caf cafına bakın; çingene pembesi, fıstık yeşili, portakal turuncusu, pastel mavisi, kızıllar, vişne çürükleri, firfiriler… 

    İnsanın bu şekerlere baktıkça bakası geliyor. Gözümüz gönlümüz açılsın bee! Çağdaşların hala göz zevklerini bozuyor mu acaba bu şekerler?  ???  Yok daha neler, hiç olur mu, bu başörtülü şekerler yıllarca az çekmemişti, neydi o; öcü, örümcek kafalı, eski kafalı, geri kafalı,kara sofu, takunyalı, tutucu, mürteci sözleriyle az rencide edilmemişti bunlar. Şimdi geçmişin acısını çıkarıyorlardır. Oh olsun işte, azıcık düşman çatlatsınlar.

    Gerçi başörtülü hanımlar ne yapsalar bu çağdaşlara yaranamazlar. Başörtü dışında kızlarımızın kıyafetlerine, kendilerine gıpta ediyorlardır hani! Ama ah o başlarına sıkı sıkı bağladıkları başörtüsü. Varsa yoksa saçlarını göstermemekte yatıyor bu gizli sır. Üstlerinde spor kıyafetler, başlarında rengarenk örtüler. Modernliğin, şıklığın ve zarafetin adresi şu markada deyip birbirleriyle güzel olma yarışına giren kızlarda yok değil. Tesettür asıl amacından sapıyor mu ne? Yoksa bana mı öyle geliyor? Bizler demode mi kaldık yoksa?

    ALLAH (c.c.)’ın ayetlerini unuttular mı? “Mü’min kadınlara söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) sakınsınlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. (Örtüyle kendiliğinden) belli olan yerleri müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler…” (Nur,31).

    ALLAH-ü Teala ziynetlerini teşhir etmesinler derken, buradan çıkan anlamı hiç düşündüler mi? O cırtlak renklerle ALLAH (c.c.)’ın rızasını mı, yoksa başkalarının rızasını mı kazanmaya çalışıyorlar?

    Amaçları nedir? Yüzlerini, gözlerini boyayıp, cilalanıp nereye böyle takır tukur… Bizim diğer kadınlardan farkımız olmalıydı. Moda diye de ALLAH (c.c.)’ın ayetlerini göz ardı etmemeliydik. “Evlerinizde vakarınızla oturun. İlk cahiliye (devri kadınları)nın açılıp saçılarak, ziynetlerini göstererek yürüyüşü gibi yürümeyin. Namazı kılın, zekatı verin, ALLAH(c.c.) ve Resulü’ne itâat edin..” (Ahzab, 33).

    “…Gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar” (Nur,31) ayetini okuduğumda her zaman aklıma topuklu ayakkabılar geliyor. Hani şu tak tuk yapan kadınların ayaklarını yerden kesen, yüksek ökçeli ayakkabılar… Kur’an-ı Kerim gerçekten bir hayat kitabı. Onunla hayatımızı şekillendirdiğimiz takdirde ancak o zaman takva ve izzet sahibi olabiliriz.

    ALLAH(c.c.)’ın kadınlara koymuş olduğu ölçü en güzel ölçüdür. Dinimiz toplumda fitne ortamı doğmasın diye kadını her bakımdan korumuştur. Hiçbir zaman kadınlara uyguladığı kurallar yüzünden dinimizi yanlış anlamamak gerekiyor. Bu din ancak okuyarak, araştırarak anlaşılır. Kadın sahabelerin yaşantıları, giyim ve kuşamları bizim için en güzel ölçüdür. Kur’an-ı Kerim kadınları giyimleri konusunda bir renk belirtmese de, ölçü belirtmiştir. “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına, mü’minlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarıya çıktıklarında) örtülerini üstlerine almalarını söyle…” (Ahzab, 59).

    Günümüzde müslüman hanımlar arasında takip edilen bir moda anlayışı var. Stilistler, tasarladıkları giyimlerle mü’min hanımları kabuklarından çıkarmayı başardılar. Birbirlerinden görerek, birbirlerine özenerek, birbirlerinden daha çarpıcı ve güzel olabilmek için tesettür adı altında kuşandıkları giyimlerde bir takva, bir vakar görebiliyor muyuz acaba? Bir bayan olarak benim gözüme çarpan bu renklerin cazibesi beni bile bakmaya iterken, erkeklerin bakışları “Bacıma ne güzel yakışmış” gibisinden mi oluyor? Biliyorum aslında kötü niyetli olan benim değil mi?

    Neden adımızı lekeliyorlar? Ne çıksa başörtülülerden çıkıyor, anlayışıyla bakan insanların ağızlarına dolanan kızlarımızın kıyafetleri bir kıskançlık anlayışı gibi algılansa da, aslında göze batan cinsten olduğu için bir ikaz olarak da anlayabiliriz.

    Toplumda fitne ortamı doğmasına neden olmamalı kadın. Bilakis gerektiğinde kendini, adını ve namusunu koruyabilmeli. Her zaman yanımızda eşimiz, babamız, abimiz olmayabilir. Üstümüzdeki kıyafet öyle bir kıyafet olmalı ki, bizi her tehlikeye karşı bir zırh gibi sarmalı. Üzerimize odaklanan bakışları geri tepebilmeli.

    “Elbise süslü püslü olup da bizzat kendisi ziynet gibi olmayacak. Ayrıca bakışları üzerine toplayabilecek şekilde renkli, desenli, altın ve gümüş işlemelerden de kaçınılmalıdır. (Buhari “edeb’ülmüfred”, Hakim “müstedrek”).

    Amacımız dikkat çekmek, bakışları üstümüze toplamak olmamalıdır. Kıyafetimiz takva, edeb, ahlak numunesi olmalı. “Giysi dar değil, geniş ve bol olmalı, fitneye neden olacak bir yeri belli etmemelidir.” (Ebu Davud, Sünen).

    Bazı kıyafetler vardır ki, tam tedbir tesettüre uygundur. Fakat farklılığından dolayı dikkat çekici de olabilir. Resulullah (SallALLAHu Aleyhi Vesellem) şöyle buyuyor: “Her kim belli eden bir elbise giyerse, ALLAH(c.c.) da ona Kıyâmet gününde zillet elbisesi giydirir. O da ona ateş olur” ( Ebu Davud).

    Bazı hanımlar evlerinde yapmadıkları süsü dışarıya gösteriyorlar. Ter kokusunu, kötü kokuyu bahane edip; parfümler, deodorantlar kullanıyorlar. Tabii bu ağır kokularla toplumun düzenini kaçırdıklarının da farkında değiller. Aslında amaçları düzen kaçırmak, dikkat çekmek, ortalığı altüst etmek değil mi? “Bir kadın koku sürünüp bir kavmin (topluluğun) yanına uğrar da onlar bunu hissederse; zina etmiştir” (İmam-ı Ahmed).
    Bir pantolon modasıdır, aldı başını gidiyor. Hiçbir şeyden geri kalmıyorlar. Sanki dersin açıklarla kıyafet yarışına girmiş bu hanımlar. Bakın, aslında bizler ne kadar, modern ve çağdaşız, der gibi dar pantolonları giyip ortalıkta tesettürlüyüz diye geziniyorlar. ALLAH (c.c.) aşkına bunlar şimdi tesettürlü mü? Tesettür nedir; Örtünme, saklanma değil mi? Ama bunlar bir şeyi saklamaktan çok belli etme telaşındalar. Üstelik pantolon erkeklere benzeme yönünden de kadın için uygun değildir. “Erkeklerden kadınlara, kadınlardan da erkeklere benzeyene Resulullah (SallALLAHu Aleyhi Vesellem) lanet etti.” (Buhari).

    Yabancı erkeklerle konuşurken dikkat etmemiz gerekiyor. Onlarla kıkırdayarak, kırıtarak konuşmamalıyız. Takvamızdan ödün vermeden, kuşkuya yol açmayacak tarzda olmalı sözlerimiz. Hal ve tavırlarımızda önemli tabii. Normal bir şekilde yani bilinen biçimde olmalı davranışlarımız. “Ey peygamberin kadınları, siz kadınlardan herhangi biri (gibi) değilsiniz; eğer sakınıyorsanız, artık sözü çekicilikle söylemeyin ki, sonra kalbinde hastalık bulunan kimse tamah eder. Sözü maruf bir tarzda söyleyin.” (Ahzab,32)

    Bizler sokakta raks eden bon bon kızlar gibi değiliz. Bizler şeker kağıdı gibi de giyinmeyiz.
     Cahiliye kadınları gibi sokakta kırıtarak da yürümeyiz. Sevgili mü’mineler! Unutmayın bizler İslam toplumunun ana çekirdeğini oluşturuyoruz. Hani bir söz vardır, ‘’bir erkek eğitirseniz, bir insan eğitmişsinizdir. Bir kadın eğitirseniz, bir toplumu eğitmişsinizdir.'’

    ALLAH (c.c.)’ım! Hak yolunda olduğumuzu sanıp da asıl gayeden uzaklaştırma bizi. Cahiliye kadınları gibi amaçsız bir hayatın çirkin araçları yapma bizi. Günaha çağıran vesileler olmaktan, hayatın boş figüranları olmaktan sana sığınıyoruz.
    Dilek bacıma teşekkür ederim bu yazısından dolayı ALLAH (c.c.) razı olsun.

    İslami Dergi

    Selam ve dua ile…


    alıntıdır..

    tesettürü çok güzel açıklayan

    Yirmidördüncü Lem'a

    Tesettür Hakkında



               (Onbeşinci Notanın, ikinci üçüncü mes'eleleri iken,                 

     ehemmiyetine binaen Yirmidördüncü Lem'a olmuştur.)



    بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

    يَآاَيُّهَا النَّبِىُّ  قُلْ لِاَزْوَاجِكَ   وَبَنَاتِكَ  وَنِسَآءِ الْمُؤْمِنِينَ   يُدْنِينَ    عَلَيْهِنَّ  مِنْ جَلاَبِيهِنَّ


    ilâ âhir.. âyeti tesettürü emrediyor. Medeniyet-i sefihe ise, Kur'anın bu hükmüne karşımuhalif gidiyor. Tesettürü fıtrî görmüyor. "Bir esarettir." diyor (*).

    (*) Mahkemeye karşıve mahkemeyi susturan Lâyiha-i Temyizin müdafaatından bir parça:

     

    Sh: (Ha-49)

        Elcevap: Kur'an-ıHakîmin bu hükmü, tam fıtrî olduğuna ve muhalifi, gayr-i fıtrî olduğuna delâlet eden çok hikmetlerinden yalnız "Dört Hikmeti"ini beyan ederiz.

         BİRİNCİ HİKMET: Tesettür, kadınlar için fıtrîdir ve fıtratlarıiktiza ediyor. Çünkü: Kadınlar hilkaten zaife ve nazik olduklarından, kendilerini ve hayatından ziyade sevdiği yavrularınıhimaye edecek bir erkeğin himaye ve yardımına muhtaç bulunduğundan, kendini sevdirme ve nefret ettirmemek ve istiskale mâruz kalmamak için fıtrî bir meyli var. Hem kadınların on adetten altı-yedisi; ya ihtiyardır, ya çirkindir ki, ihtiyarlığınıve çirkinliğini herkese göstermek istemezler. Yakıskançtır; kendinden daha güzellere nisbeten çirkin düşmemek veya tecavüzden ve ittihamdan korkar; taarruza mâruz kalmamak

    _______________

    "Ben de Adliyenin mahkemesine derim ki: Bin üçyüz elli senede ve her asırda üçyüz elli milyon insanların hayat-ıiçtimaiyesinde en kudsî ve hakikatlıbir Düstur-u İlâhiyi, üçyüz elli bin tefsirin tasdiklerine ve ittifaklarına istinaden ve bin üçyüz elli sene zarfında geçmiş ecdadımızın itikadlarına iktidâen tefsir eden bir adamımahkûm eden haksız bir kararı, elbette rûy-i zeminde, âdalet varsa. o kararıred ve bu hükmü nakzedecektir!"

     

    Sh: (Ha-50)

     ve kocasınazarında hıyanetle müttehem olmamak için, fıtraten tesettür isterler.

        Hattâ dikkat edilse, en ziyade kendini saklıyan ihtiyarlardır. Ve on adetten, ancak iki-üç tanesi bulunabilir ki; hem genç olsun hem güzel olsun, hem kendini göstermekten sıkılmasın. Malûmdur ki insan sevmediği ve istiskal ettiği adamların nazarlarından sıkılır, müteessir olur. Elbette açık-saçıklık kıyafetine giren güzel bir kadın, bakmasına hoşlandığınâmahrem erkeklerden onda iki-üçü varsa, yedi-sekizinden istiskal eder. Hem tefahhuş ve tefessüh etmiyen bir güzel kadın, nâzık ve seriütteessür olduğundan maddeten tesiri tecrübe edilen, belki semlendiren pis nazarlardan elbette sıkılır. Hattâ işitiyoruz: Açık-saçıklık yeri olan Avrupa'da çok kadınlar, bu dikkat-i nazardan sıkılarak. "Bu alçaklar bizi göz hapsine alıp sıkıyorlar." diye polislere şekva ediyorlar.

         Demek medeniyetin ref-i tesettürü, hilâf-ıfıtrattır. Kur'anın tesettür emri fıtri olmakla beraber, o mâden-i şefkat ve kıymetdar birer refika-i ebediye olabilen kadınları, tesettür ile sukuttan, zilletten ve mânevî esaretten ve sefâetten kurtarıyor.

    Sh: (Ha-51)

       Hem kadınlarda, ecnebî erkeklere karşıfıtraten korkaklık, tahavvüf var. Tahavvüf ise, fıtraten tesettürü iktiza ediyor. Çünkü, sekiz-dokuz dakika bir zevki cidden acılaştıracak, sekiz-dokuz ay ağır bir veled yükünü zahmet ile çekmekle beraber, hâmîsiz bir veledin terbiyesiyle, sekiz-dokuz sene, o sekiz-dokuz dakika gayr-ımeşru zevkin belâsınıçekmek ihtimali var. Ve kesretle vâki olduğundan, cidden şiddetle nâmahremlerden fıtratıkorkar ve  ve cibilliyeti sakınmak ister. Ve tesettür ile nâmahremin iştihasınıaçmamak ve tecavüzüne meydan vermemek, zaif hilkatıemreder ve kuvvetli ihtar eder. Ve bir siperi ve kal'ası, çarşafıolduğunu gösteriyor
    .

     

          Mesmuatıma göre: Merkez ve payitaht-ıhükûmette, çarşıiçinde, gündüzde, ahalinin gözleri önünde, gayet âdi bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklıkarısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların hayasız yüzlerine bir şamar vuruyor!

        İKİNCİ HİKMET: Kadın ve erkek ortasında gayet esaslıve şiddetli münasebet, muhabbet ve alâka; yalnız dünyevî hayatın ihti

     

    Sh: (Ha-52)

     yacından ileri gelmiyor. Evet bir kadın, kocasına yalnız hayat-ıdünyeviyeye mahsus bir refika-ıhayat değildir. Belki hayat-ıebediyede dahi bir refika-i hayattır. Madem hayat-ıebediyede dahi kocasına refika-i hayattır; elbette ebedî arkadaşıve dostu olan kocasının nazarından gayri, başkasının nazarınıkendi mehâsinine celbetmemek ve onu darıltmamak ve kıskandırmamak lâzım gelir. Madem mümin olan kocası, sırr-ıîmana binaen, onun ile alâka,ıhayat-ıdünyeviyeye münhasır ve yalnız hayvanî ve güzellik vaktine mahsus muvakkat bir muhabbet değil, belki hayat-ıebediyede dahi bir refika-i hayat noktasında esaslıve ciddî bir muhabbetle, bir hürmetle alâkadardır. Hem yalnız gençliğinde ve güzellik zamanında değil, belki ihtiyarlık ve çirkinlik vaktinde dahi o ciddi hürmet ve muhabbeti taşıyor. Elbette ona mukabil, o da kendi mehâsinini onun nazarına tahsis ve muhabbetini ona hasretmesi muktezâ-yıinsaniyettir. Yoksa pek az kazanır. Fakat pek çok kaybeder.

           Şer'an koca, karıya küfüv olmalı, Yâni; birbirine münasip olmalı. Bu küfüv ve denk

     

    Sh: (Ha-53)

     olmak, en mühimi diyanet noktasındadır. Ne mutlu o kocaya ki, kadının diyanetine bakıp taklid eder, refikasınıhayat-ıebediyede kaybetmemek için mütedeyyin olur.

     

       Bahtiyardır o kadın ki, kocasının diyanetine bakıp "تbedî arkadaşımıkaybetmiyeceyim" diye takvâya girer.

       Veyl o erkeğe ki, sâliha kadınınıebedî kaybettirecek olan sefahete girer. Ne bedbahttır o kadın ki, müttaki kocasınıtaklid etmez, o mübarek ebedî arkadaşınıkaybeder.

    Binler veyl o iki bedbaht zevc ve zevceye ki, birbirinin fıskınıve sefahetini taklid ediyorlar. Birbirine ateşe atılmasında yardım ediyorlar!..

       ÜÇÜNCÜ HİKMET: Bir ailenin saadet-i hayatiyesi, koca ve karımâbeyninde bir emniyet-i mütekabile ve samimî bir hürmet ve muhabbetle devam eder. Tesettürsüzlük ve açık-saçıklık o emniyeti bozar. O mütekabil hürmet ve muhabbeti de kırar. Çünkü, açıksaçıklık kılığına giren on kadından ancak bir tanesi bulunur ki, kocasından daha güzel görmediğinden kendini ecnebiye sevdirmeye çalışmaz. Dokuzu, kocasından daha iyisini görür. Ve yirmi adamdan ancak bir tanesi, ka

     

    Sh: (Ha-54)

     rısından daha güzelini görmüyor. O vakit o samimi muhabbet ve hürmet-i mütekabile gitmekle beraber, gayet çirkin ve gayet alçakça bir his uyandırmaya sebebiyet verebilir. Şöyle ki:

     

         İnsan, hemşîre misillü mahremlerine karşıfıtraten şehevâni his taşıyamıyor. Çünkü; mahremlerin sîmaları, karabet ve mahremiyet cihetindeki şefkat ve muhabbet-i meşrûayı ihsas ettiği cihetle; nefsî, şehevanî temayülâtıkırar. Fakat bacaklar gibi şer'an mahremlere de göstermesi câiz olmayan yerlerini açık-saçık bırakmak, süflî nefislere göre, gayet çirkin bir hissin uyanmasına sebebiyet verebilir. Çünkü, mahremin sîmasımahremiyetten haber verir ve nâmahreme benzemez. Fakat meselâ açık bacak, mahremin gayriyle müsavidir. Mahremiyeti haber verecek bir alâmet-i fârikasıolmadığından, hayvani bir nazar-ıhevesi, bir kısım süflî mahremlerde uyandırmak mümkündür. Böyle nazar ise, tüyleri ürpertecek bir sukut-u insaniyettir!..

        DÖRDÜNCÜ HİKMET: Malûmdur ki: Kesret-i nesil, herkesce matlûbdur. hiçbir millet ve hükümet yoktur ki, kesret-i tenâ

     

    Sh: (Ha-55)

     süle tarafdar olmasın. Hattâ Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş:


    تَنَاكَحُوا تَكَاثَرُوا فَاِنِّى اُبَاهِى بِكُمْ اْلاُمَمَ

      -Ev kemâ kal- Yâni:  "İzdivac ediniz, çoğalınız. Ben kıyamette, sizin kesretinizle iftihar edeceğim." Halbuki tesettürün ref'i, izdivacıteksîr etmeyip çok azaltıyor. Çünkü, en serserî ve asrî bir genç dahi, refikâ-i hayatınınâmuslu ister. Kendi gibi asrî, yâni açık-saçık olmasınıistemediğinden bekâr kalır. Belki de fuhşa sülûk eder. Kadın öyle değil; o derece kocasınıinhisar altına alamaz. Çünkü kadının- aile hayatında müdîr-i dahilî olmak haysiyetiyle kocasının bütün malına, evlâdına ve herşeyine muhafaza me'muru olduğundan- en esaslıhasleti; sadakattır, emniyettir. Açık-saçıklık ise, bu sadakatıkırar, kocasınazarında emniyeti kaybeder, ona vicdan azabıçektirir. Hattâ erkeklerde iki güzel haslet olan cesaret ve sehâvet, kadınlarda bulunsa; bu emniyete ve sadâkate zarar olduğu için ahlâk-ıseyyiedendir, kötü haslet sayılırlar. Fakat kocasının vazifesi ona hazînedarlık ve sadâkat değil, belki himâyet ve mer

     

    Sh: (Ha-56)

     hamet ve hürmettir. Onun için, o erkek inhisar altına alınmaz. Başka kadınlarıda nikâh edebilir.

     

         Memleketimiz Avrupaya kıyas edilmez. Çünkü orada düello gibi çok şiddetli vasıtalarla açık-saçıklık içinde nâmus bir derece muhafaza edilir. İzzet-i nefis sahibi birisinin kapısına pis nazarla bakan; boynuna kefenini takar, sonra bakar. Hem memâlik-i bâride olan Avrupadaki tabiatlar, o memleket gibi bârid ve câmiddirler. Bu Asya, yâni Âlem-i İslâm kıt'ası, ona nisbeten memâlik-i harredir. Malumdur ki, muhitin insanın ahlâkıüzerinde te'siri vardır. O bârid memlekette soğuk insanlarda hevasat-ıhayvâniyeyi tahrik etmek ve iştihayıaçmak için açık-saçıklık, belki çok sû-i istimalâta ve isrâfâta medar olmaz. Fakat serîütteessür ve hassas olan memalik-i harredeki insanların hevasat-ınefsaniyesini mütemadiyen tehyic edecek açık-saçıklık, elbette çok sû-i istimâlâta ve isrâfâta ve neslin zâ'fiyetine ve sukut-u kuvvete sebeptir. Bir ayda veya yirmi günde ihtiyac-ıfıtrîye mukabil, her birkaç günde kendini bir israfa mecbur zanneder. O vakit, her ayda onbeş gün kadar hayız gibi ârızalar münasebetiyle kadından tecennüb etmeye mecbur ol

     

    Sh: (Ha-57)

     duğundan, nefsine mağlûb ise fuhşiyata da meyleder.

     

         Şehirliler; köylülere, bedevîlere bakıp tesettürü kaldıramaz. Çünkü; köylerde, bedevîlerde derd-i maişet megalesiyle ve bedenen çalışmak ve yorulmak münasebetiyle, hem şehirlilere nisbeten nazar-ıdikkati azc celbeden mâsûme işçi ve bir derece kaba kadınların kısmen açık olmalarıhevesât-ınefsaniyeyi tehyice medar olamadığıgibi, serseri ve işsiz adamlar az bulunduğundan, şehirdeki mefâsindin onda biri onlarda bulunmaz. Öyle ise onlara kıyas edilmez.

    cehennemi tadacak başörtülü kadınlar

    Cehennemi Tadacak Başörtülü Kadınlar

    --------------------------------------------------------------------------------

    Cehennemi tadacak başörtülü kadınlar

    Saçlarını deve hörgücü gibi yapan kadınlar hadîsi konusunda size bir kaynak gösteriyorum;
    Sahih-i Buharî’den sonra en muteber ikinci hadîs külliyatı olan Sahih-i Müslim’in Cennet 53
    bölümünde şöyle bir hadîs rivayet edilmektedir:

    “Ateş (cehennem) ehlinden iki sınıf vardır, henüz onları görmedim. (Birinci sınıf) Yanlarında sığır
    kuyruğu gibi bir şeyler taşıyıp onlarla insanlara vuran kimseler… (İkincisi) Giyinmiş çıplak kadınlar ki,
    bunlar ALLAH’a taatten (itaatten) dışarı çıkmışlardır. Bunlar (hem kendileri baştan çıkmıştır), hem de
    başkalarını baştan çıkartırlar. Başları deve hörgücü gibidir. Bu gibi kadınlar, Cennet’e girmek şöyle
    dursun, onun kokusunu bile alamazlar. Halbuki Cennet’in kokusu şu şu kadar uzak mesafeden
    hissedilir.” (Hadîsin ravisi Ebu Hureyre hazretleridir.)

    Gelelim saçları deve hörgücü gibi olan sözde tesettürlü kadın ve kızlara. Onları çok yumuşak, çok
    saygılı bir şekilde uyarmak istiyorum.

    Önce geçen gün İstanbul’un tarihî bir semtinde gördüğüm genç bir tesettürlü hanımdan bahs edeyim.
    Başında çok cırtlak ve parlak renkli yemyeşil bir eşarp vardı. Ayaklarında dizlerine kadar uzanan
    püsküllü siyah rugan bir çizme… Dar bir pantolon… Omuzlarında atkı gibi siyah küçük bir örtü…

    Başını örttü diye bu hanım kıza tesettürlü mü diyeceğiz?

    Yukarıda mealini verdiğim hadîs-i şerifte “Giyinmiş çıplak kadınlar…” ibaresi yer alıyor. Evet, böyleleri
    tesettürlü çıplaklardır. Böyle çarpıcı, göze batıcı, tahrik edici kıyafet, çıplak kadınlarınkinden daha
    fazla dikkat çeker.

    06
     

    BEDELSİZ CENNET OLMAZ !

    Nimetiyle salih amelleri tamamlayan ALLAH'a hamd olsun. ALLAH'ın alemlere bir rehber olarak gönderdiği Hazreti Peygamber'e, O'nun Ehli Beyti'ne, ALLAH'ın dinine sahip çıkan ve ALLAH yolunda hakkıyla cihad eden sahabe ve tabiine hayır hususunda kıyamete kadar onlara ve getirdiklerine teslim ve tabi olanlara salat ve selam olsun. ALLAH'ın yardımı ve nusreti en kısa zamanda bizlerle olsun inşALLAH. Konumuza Cennetin tarifini yaparak girmek istiyorum.

    Cennet; halen var olan ve ebediyen de kalacak olan; akla hayale gelmeyen ve dünya nimetleriyle kıyaslanması dahi mümkün olmayan maddi ve manevi zevkleri ihtiva eden bir sevap ve mükafat yeridir. İmanlı kullar, ebedi saadeti burada bulacaklardır.

    Kuran’ı Kerim’de Cennetteki hayatın güzelliğinden, verdiği saadetten, bu mutluluğun sonsuzluğundan, Cennetin nimetlerinden bahseden pek çok ayetler vardır; Örneğin;

    “İman edip de iyi işler yapanlar, Rablerinin izniyle içinde ebedi kalacakları ve zemininden ırmaklar akan Cennetlere sokulacaklardır. Orada (birbirleriyle) karşılaştıkça söyledikleri "selam" dır.”(İbrahim: 23)

    “Takvâ sahiplerine vaad olunan Cennetin özelliği (şudur): Onun zemininden ırmaklar akar. Yemişleri ve gölgesi süreklidir. İşte bu, (kötülüklerden) sakınanların (mutlu) sonudur. Kafirlerin sonu ise ateştir.”(Rad: 35)


    Ebu Hureyre radıyALLAHu anh anlatıyor: "Resûlullah (sav) buyurdular ki; "ALLAH Teâla hazretleri ferman etti ki: "Ben Azimu'ş-Şân, salih kullarım için gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insanın hayal ve hatırından hiç geçmeyen nimetler hazırladım.” Buhari, Bed'ü'l-Halk Müslim, Tirmizi,

    “Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilemez.”(Secde: 17)

    ALLAH-u Teala iman edip salih amelde bulunanları ebedi kalacakları Cennetle müjdelemektedir.

    Bütün kainatın yaratıcısı, sahibi ve hakimi olan ALLAH-u Teala, insanı yarattı. Yaratmış olduğu insana düşünme, bilme, anlama gücü ve iyi-kötüyü ayırma ile birlikte iradesini kullanma yeteneği verdi. Tasarruf yetkileri bağışladı. Yani insana doğruyu ve yanlışı gösterdi. Tercih noktasında insanı kendi iradesinde serbest bıraktı. ALLAH (cc) ayeti kerimelerinde şöyle buyurmaktadır.

    “Kim hidayet yolunu seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur; kim de doğruluktan saparsa, kendi zararına sapmış olur…”(İsra: 15)

    “Eğer ben dalalete gitmiş isem, bu kendi nefsimi dalalete götürmemdir."(Sebe: 50)

    "Kim hidayeti bulmuş ise, kendi nefsi için hidayeti bulmuştur."(Neml: 92)


    Yani ALLAH, önce eşyayı tanıtıyor, hayatın başlangıcı, sonu ve yaşam hakkında bilgilendiriyor ve kendi emirlerine uymamızı istiyor. Uyduğumuz takdirde dünya ve ahirette saadete kavuşacağımızı müjdeliyor:

    "Ey iman edenler; ALLAH'tan korkun, hükümlerine bağlanın ve dosdoğru söz söyleyin. Böylece ALLAH işlerinizi, amellerinizi düzeltir ve günahlarınızı bağışlar. Kim ALLAH ve Resulüne itaat ederse, büyük kurtuluşa ermiş olur."(Ahzab: 70-71)

    Ayette belirtilen kurtuluştan kastedilen, ALLAH'ın emrine uyup, mükafatını kazanmaktır. Yani dünya ve ahiret hayatında saadete erişmektir. Kurtuluş, ALLAH'ın emirlerine uymanın bir mükafatı ise, bir Müslüman’ın yaratıcının emirlerini, ve nasıl uyulacağını bilmesi gerekir. Bu cümleden anlaşılıyor ki Müslüman’ın bu mükafatı haketmesi için bir bedel ödemesi gerekmektedir. Yine ALLAH-u Teala başka ayeti kerimelerinde, şöyle buyurmaktadır:

    “ALLAH müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) Cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar ALLAH yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da ALLAH üzerine hak bir vaattir. ALLAH'tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O'nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.”(Tevbe: 111)

    “(Ey müminler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler size de gelmeden Cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihayet peygamber ve beraberindeki müminler: ALLAH'ın yardımı ne zaman! dediler. Bilesiniz ki ALLAH'ın yardımı yakındır.”(Bakara: 214)


    Günümüzde Müslümanlar olarak bizden öncekilerin katlanmak zorunda kaldıkları bedele katlanmak istemediğimiz içindir ki tüm Müslümanlar, ALLAH'ın emirlerinden yoksun bir hayat içerisinde yaşamlarını sürdürmektedirler. Günümüzde çile ve sefillik içinde yaşamak Müslümanlar olarak ortak özelliğimiz haline geldi. Kimimiz Filistin'de, çığlık çığlığa babamı istiyorum diye feryad eder, en değerli varlığı olan babasını bir kerecik öpmeden kaybetmenin acısıyla; kimimiz Afganistan ve Irak'ta oyuncak yerine bombalarla oynamak durumundadır. Evet, ağlamak bize en yakın gelen sözcükler arasında baş sırayı alır.

    Ardından şahadet özlemi... Öylesine ki, 15 yaşında hayata yeni başlarken bile üzerinize birkaç bomba sarıp kendinizi öldürmek pahasına, kendi canınızı hiçe sayabilecek kadar canınız yanmıştır. Müslüman iseniz ağlamaya bile hakkınız yoktur. Ağlarsanız irticai gerici olur ve onları destekliyor diye küfrün saldırılarına maruz kalırsınız. Yani dünyada rezillik, ahirette ise ALLAH korusun kaybedenlerden olabilirsiniz. Çünkü biz Müslümanız ama yaşantımızda İslam dışı nizamlar hakim. Nerede olursak olalım, İslamı hayata hakim kılma sorumluluğunu yerine getirmedikçe kurtulmuş olmayacağız. Nitekim, Yüce ALLAH şöyle buyuruyor:

    "Aranızda hayra (İslam'a) davet eden, marufu emreden ve münkerden nehyeden bir ümmet (topluluk) bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”(Ali İmran: 104)

    Ayetin de belirttiği gibi, İslam Ümmetini, düşmüş olduğu şiddetli çöküntüden kurtarmanın yolu, İslami bir kitle ile, ALLAH'ın indirdiği ile yeniden hükmetmek üzere, İslam Hilafet Devleti'ni tekrar vücuda getirmek gerekmektedir. Çünkü İslam'ın hayata bakışının, devlet anayasasının ve diğer yasaların kısaca İslam akidesinden kaynaklanan herşeyin ve bu akide üzerine kurulan islami-fikir, hüküm ve mefhumların yaşanmasının tek yolu İslam Hilafet Devletidir.

    Müslim, Ebu Hazim'den rivayet etmiştir. Ebu Hureyre (ra) ile beş yıl kaldım.

    Nebi (sav) in şöyle buyurduğunu anlatırken işittim: ”İsrailoğullarını Peygamberler yönetmekteydiler. Ne zaman biri ölürse, ardından diğer Peygamber gelirdi. Benden sonra artık Peygamber yoktur. Halifeler olacaktır. Hem de pek çok”. Bu Hadis-i Şerif Resulullah'tan sonra İslam’da hükmetme nizamının Hilafet olduğunun açık bir delilidir. Ayrıca İslam Hilafet'in dışındaki nizamların da İslam dışı olduğunu bize göstermektedir.

    ALLAH'ın dinini yaşayamama en büyük acımızdır. Ahiret ve dünyadaki kazanç ALLAH'ın emrine uygun yaşantıyla gerçekleşir. Oysa günümüz Müslümanları olarak, sanki tersi bize emredilmiş gibi böylesi çarpık bir hayat sürmekteyiz. Bu yaşantı ise bizi bedelsiz kurtuluş ve bedelsiz Cennet anlayışına götürmüştür. Resul (sav) ve Sahabe (ra) hayatına baktığımızda durum tam tersinedir. Orada önce hedef sonra ilgi, ilgiye layık doğru bilgi ve halis niyetle amel vardı. ALLAH-u Teala'nın istemiş olduğu şekilde, mallarını, canlarını, eş ve evlatlarını feda ediyorlar, böylece ALLAH'ın övgüsüne mazhar oluyorlardı. Akıllarda silinmeyen bir örneği tekrar hatırlatmak istiyorum. Mekke Dönemi; muhacirler hicret ediyor. Medine'ye geldiklerinde yanlarında hiçbir şey getirememişlerdi. Ensar, kardeşlerine vermek için evlerini ve tarlalarını ikiye böldüler ve bunu sadece ALLAH rızası için yaptılar, mükafatını da yalnızca O'ndan beklediler. Yaptıkları bu işten dolayı ALLAH-u Teala'nın övgüsüne mazhar oldular. ALLAH (cc) Ayeti kerimesinde söyle buyurmakta;

    Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.”(Haşr: 9)


    Yoksa aynı ALLAH'a ve Peygamber'e inanmıyor muyuz? ALLAH onlardan razı olsun. Bedelsiz Cennet olmayacağını ne de güzel anlamışlardı. Oysa günümüz Müslümanlarına bakıldığında, aynı dine mensup olmalarına rağmen, onlar gibi davranmak bir yana günümüz Müslümanları olarak menfaatçilik, ferdiyetçilik ve bedelsiz Cennet anlayışı içerisinde bir yaşantı sürdürmektedirler. Öyleyse, ALLAH'a itaat etme hususunda gayretlerimizi artıralım. ALLAH'ın bizden razı olması ve bize merhamet etmesi için farzlarına uyup, haramlarından kaçarak, O'nun bizden istediklerini de feda etmeliyiz. Hayatımızı İslam’a göre şekillendirmeliyiz. Yani Kelime-i Tevhidi ile hayata bakmalıyız. ALLAH'ın dışındaki ilahları, onun kanununun dışındaki kanunları reddetmeliyiz. Resulullah (sav), bu şekilde insanları yetiştirip onlarla beraber mücadele etti. Öyleyse La İlahe İllALLAH Muhammeden Resulllah sözü sadece; ALLAH'ın hükmüne teslim olmaktır. Buna inanan kimse, ALLAH'ın otoritesi dışında bir küfür otoritesinin yönetimine razı olmaz. Bu nedenle iman, yalnız ALLAH'a muhakeme olunmayı gerekli görür. Bu ise İslam Devleti'nin var olmasını gerektirir.

    Nitekim şeri kaide şöyle geçer: “Bir farzı yerine getirebilmek için gerekli hususlar da farzdır.”

    Yani İslam’ı uygulayabilmek için devlet kurmak şarttır. Yoksa günümüzde olduğu gibi küfür, tağut ahkâmına veya devletlerine mahkum oluruz. İslam devletinin mevcudiyeti, ölüm kalım meselesi olmaktadır.

    “Aralarında ALLAH'ın indirdikleri ile hükmet”(Maide: 49)

    “Yoksa onlar cahiliyye (İslam dışı) hükmünü mü (yönetimini mi) istiyorlar. İyi anlayan bir topluma göre hükmü ALLAH’tan daha güzel kim vardır”(Maide: 50)

    “ALLAH'ın indirdikleri ile hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir.”(Maide: 44)


    Görüldüğü üzere asılda insan yaşamının tanziminde ALLAH’ın hükümranlığının dışındaki hükümranlıklar, ALLAH tarafından reddedilmektedir. Yani tevhid, ALLAHın tek hoşnut olduğu yoldur. Bunda hiçbir şüphe bulunmamaktadır. ALLAH, bu yolda mükafatını kendisinden bekleyerek halis niyet ile amel eden müminlerden olmamızı bizlerden istemektedir.

    “ALLAH’ım bize hakkı hak olarak göster ve ona uymamızı sağla, bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan uzak kalmamızı sağla, adımlarımızı sağlamlaştır. Bütün Müslümanları, Tevhid sancağı altında birleştir.” Amiin

     

    4ov1ul1