More servicesWindows Live
HomeHotmailSpacesOneCare
 
MSN
Sign in
 
 
Spaces home  إلفرقآن.PhotosProfileFriendsBlog Tools Explore the Spaces community

Blog

August 09

ALLAH korkusu

Allah Korkusu İle Gözünden Yaş Akana





(Allah’ı anarken, Allah korkusu ile gözünden yaş akana, kıyamette azap olmaz.) [Hakim]

(Allah korkusu ile ağlayan göze, Cehennem ateşinin dokunması haramdır.) [Nesai]

(Kıyamette herkes ağlayıp gözyaşı dökecektir. Ancak dünyada Allah korkusu ile, bir damlacık gözyaşı dökenler ağlamayacaktır.) [İsfehani]

(Allah korkusu ile, gözünden yaş akan mümini, Hak teali ateşten koruduğu gibi, ateşi de onun nurundan korur.) [İbni Mace]

(Allah için gözlerinden yaş akan müminin vücudunun, Cehennem ateşinde yanması haramdır. Bir damla gözyaşı ile yanağı ıslanan kimsenin yüzü, hiçbir zaman darlığa düşmez. Kıyamette her şey ölçülür, tartılır. Bunlardan Allah korkusu ile akan gözyaşı, ateş deryasını söndürecek güçtedir.) [Beyheki]

(Vücudu Allah korkusu ile ürperen kimsenin günahları, ağaçtan yaprakların dökülmesi gibi dökülür.) [Beyheki]

(Allahü Teâlâ, Hazret-i Musa’ya buyurdu ki: "Benden korkup ağlayarak yapılan ibadet, diğer ibadetlerden üstündür.") [Taberani]

(Cenab-ı Hak, yemin ile buyuruyor ki: "Dünyada benden korkarak ağlayanı, Cennette ebedi güldürürüm.") [Beyheki]

(Sağılan süt, tekrar memeye girmediği gibi, Allah korkusundan ağlayan da ateşe girmez.) [Tirmizi]

(Allah’u Teâlâ’nın, himayesinden başka hiçbir himayenin bulunmadığı kıyamette, himayesine aldığı yedi kimseden biri de, yalnız iken Allah’ı anıp gözünden yaş akan kimsedir.) [Buhari]

(Allah korkusu ile gözden akan bir damla gözyaşından veya Allah yolunda akıtılan bir damla kan damlasından daha kıymetli, Allah indinde bir damla yoktur.) [Tirmizi]

(Ağlayın, ağlayamazsanız, kendinizi zorlayın, hüzünlenin! Kıyametteki azabın dehşetini bilseniz, ayakta duramayacak hâle gelinceye kadar namaz kılar, sesiniz kısılıncaya kadar ağlarsınız.) [Buhari]

(Her mümin dağlar kadar günah ile mescidimizde bulunsa, ağlayan şu kişinin hürmetine oradakilerin hepsinin günahları affolur. Çünkü melekler "Ya Rabbi, ağlayanları, ağlamayanlara şefaatçi kıl!" derler.) [Beyheki]

İbni Ömer hazretleri buyurdu ki:
(Allah korkusu ile bir damla gözyaşı akıtmak, binlerce altın sadaka vermekten daha kıymetlidir.) [İhya]



Dünya zalim elinde tam ağlanacak andır.
Müminlere şimdi mevsim-i hazandır.
Bir an evvel derlenip de kendimiz olmazsak.
Hak bilir-yok olup gideceğimiz ayandır.
y1px9625i1kvam8lklcdgdumj8
July 27

KISIR DOMATES TOHUMU

Blog / KISIR DOMATES TOHUMU

 
 
Aylardır boşuna söylemiyorum yediğiniz henüz yerlisi bulunan meyve, salatalık, domates vb çekirdeğini (tohumunu) saklayın diye... Siz bu tür bilgilerin gelmesini beklemeyin posta güvercinlerinizi de yetiştirmeye başlayın şimdiden (haberleşmenin telleri yabancıda).... Hatta evlerimize rüzgarla elektrik üreten mekanizmalar için de şimdiden yer hazırlasak fena olmaz (elektriği de sattık) ))))) Tarım alanlarını yabancıya satıp kendi vatandaşımızı ırgat olarak çalıştıracak düzenler kuruluyor. Niye sizce???
Çoook uzakta bir bilimkurgu filmi kabusu gibi gelen olasılıklar ne yazık ki o kadar uzak değil artık. Görmezden gelmek, yok saymak çaresizlik göstergesidir aklın değil. Umudu ve gücü yaratan; olumsuz gerçekleri görerek ne yapılabileceğini düşünüp, bulup, eyleme geçmektir.

Peri57



LÜTFEN ÇEVREMİZDE Kİ , DAĞDA Kİ KÖYLÜYÜ UYARALIM , ELLERİNDE KALMIŞ KISIR OLMAYAN "TÜRK DOMATES TOHUMLARINI
SAKLASINLAR KORUSUNLAR" YARIN, O TOHUMLARLA AYAKTA KALABİLECEĞİZ. .. KISIR DOMATESLERLE DEĞİL....
ADANA (İHA) - İthal domates tohumunun fiyatının, altından pahalı olduğu bildirildi.

Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi Toprak Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. İbrahim Ortaş, 2000 yılında 1 dekara kullanılan ithal domates tohumu fiyatının 128 YTL olduğunu, 2006 yılında ise bu fiyatın 298 YTL'ye çıktığını ifade ederek, 5 yılda ithal domates tohumu fiyatının yüzde 233 oranında arttığını belirtti. İthal domates tohumunun altından daha pahalı olduğuna dikkat çeken Ortaş, "Altının gramı yaklaşık 29 YTL iken ithal domates tohumunun gramı yaklaşık 30 YTL. Yani domates tohumunun fiyatı altından daha pahalı. Üstelik ABD, İsrail ve Hollanda'dan ithal edilen domates tohumu kısırlaştırılarak gönderildiği için bir kez ekiliyor. Sürekli bu ülkelerden ithal etmek zorunda kalıyoruz" dedi. Türkiye'nin binlerce ziraat mühendisine sahip olmasına rağmen altından pahalı olan domates tohumunu ithal etmesinin Türk tarımına darbe vurduğunu kaydeden Ortaş, "Bu tip tohumlar İsrail, Hollanda, Fransa ve ABD'den geliyor. Türkiye domates üretiminde dünyada Çin, ABD ve İtalya ile birlikte ilk 4'te yer almaktadır. Ancak Türkiye bu işin tohum teknolojisinde geri kalarak İsrail, Hollanda, ABD'ye müşteri olmuştur ve onların pazarı olarak kalacağa benziyor. 72 milyon nüfusuyla Türkiye, dünyada ne kadar tohum şirketi varsa hepsinin cazibe merkezi olmuş. Ülkemizin domates tohumuna ödediği döviz takriben 40 milyon dolar" diye konuştu. Türkiye ve dünyada, karpuz ve domates gibi bitkilerin tohumlarının son derece yüksek fiyata satıldığını, bu tür tohumların genellikle genetiği değiştirilmiş tohumlar olduğunu ifade eden Ortaş, şunları söyledi: "Bunlar 1 yıllığına ekilmektedir. Yüksek teknoloji kullanıldığından ABD, İsrail, Hollanda gibi ülkelerde yetişmektedir. Bu sektörde olmamızın nedeni, 2. Dünya Savaşı'ndan sonra Türkiye'nin kaderi tarım toplumu olarak tutuldu ve normal tarım yapmamız öngörüldü. Tarım teknolojisinin, bilim teknolojisinin ışığında atılım yapmamız sağlanamadı. Tarım teknolojisinin geliştirilmesi, dönüştürülmesi konusunda İsrail, ABD ve Hollanda'nın çok gerisinde kaldık. Çok farklı şekilde dünyanın önüne geçtiler. 40-50 yıl önce tarımda atılım yapmamız gerekirdi. Geçmişten günümüze hayatın her alanında olduğu gibi bilim ve teknolojiye destek verilmedi." Türkiye'de tarım girdilerinin çok yüksek olduğunun altını çizen Ortaş, "Mazot çok yüksek, enerji çok yüksek, girdiler çok fazla. Türkiye'de mazot 125 cent iken, AB'de 55 cent. Avrupa ve ABD büyük rekabet içinde, bütün az gelişmiş ülkelerin tarımını çökertmek istiyor. 'Gümrük Birliği'ne bağlanın, gümrük duvarlarınızı kaldırın, ben size ürün satacağım, siz de benden alacaksınız' diyor. Öbür taraftan da 'Seninki düşük kalitede' diyor. Bizim üreticimiz yüksek maliyete mal ediyor. Kendisi yüksek maliyetle ürün elde etse bile yüzde 30-40 sübvansiyon uyguluyor. Böyle olunca, adam benim ürettiğimden daha ucuza benim iç piyasama getiriyor. Onlar sübvansiyon yapıyor. Bu desteklemeler aracılığıyla kendi çiftçisini güçlü tutuyor. Domates tohumu gibi çok pahalı olan ürünleriyse bir kere ekilecek şekilde yetiştirerek, ithal eden ülkelerin elini kolunu bağlıyorlar. Tek çare teknolojiyi geliştirerek kaliteli tohumlar üretmek" diye konuştu. Tohumculuk Yasası'na da değinen Prof. Dr. Ortaş, "Tohumculuk Yasası'nın temel felsefesi, tohum üretimi devlet tekelindeydi. Vatandaşımız, kendi tohumunu kendisi üretebiliyordu. Yasal düzenlemeyle tohumculuk devlet tekelinden çıkarıldı ve tohum üreticileri birliği adı altında özel sektöre bırakıldı. Bu çok uluslu şirketlerin tekeline bırakılacağı anlamına geliyor. Genetik kaynağınızı geliştirmeden, çok uluslu şirketlerin eline düştüğünüz zaman bir daha kendimizi toparlamanız mümkün değil. Bu bölgeye has bitkiler vardır. Türkiye'nin genetik bankasını kurup, tüm genetik kaynakları kayıt altına alıp, belli bölgelerde tutup çoğaltarak, zenginleştirmesi gerekir. Hayvancılıkta da bu böyledir" şeklinde konuştu.






1 Kilo Domates Tohumuna 1,2 kilo Altın Ödüyoruz


Gen teknolojisine yatırım yapmakta geciken Türkiye, kilosuna 22 milyar lira gibi astronomik bir fiyat ödeyerek İsrail, Hollanda ve Japonya'dan domates tohumu ithal ediyor. Elde edilen ürün tohum vermediği için tarım tamamen dışa bağımlı hale geliyor.
Türkiye, Tarım Bakanlığı bünyesinde 50'den fazla araştırma enstitüsü ve binden fazla araştırma uzmanı bulunmasına rağmen sebze bitkileri tohumunu dışarıdan ithal ediyor. Yurtdışından gelen tohuma ise milyonlarca dolar ödeniyor. Yerli ve yabancı 110 firma bu alanda üretim yapmak istiyor. Ancak mevzuattaki eksiklik giderilemediği için Türk tarımı, tohum üretiminde mesafe kat edemiyor. Ayber Tohumculuk Genel Müdürü Kamil Atıcı, hibrit tohum kullanımıyla ülkemizde tarım üretiminde patlama yaşanacağını ifade etti.
Hibrit tohum üreten ülkeler ise emeklerinin karşılığını kat kat fazlasıyla alıyor. Örneğin 1 kilogram domates tohumu 15 bin dolardan (22 milyar lira) satılıyor. Yani Türkiye, 1 kg domates tohumuna 1 kilo 250 gram altına denk bir ücret ödemek zorunda kalıyor. Salatalık gibi bazı sebzelerin tohumu tane ile satılıyor.
Özel sektörün sınırlı yatırımlarından öteye geçemeyen Türkiye, hibrit tohum ihtiyacının büyük bölümünü İsrail, Hollanda ve Japonya'dan karşılıyor. Bu durumu değerlendiren Tohum Endüstrisi Derneği Genel Sekreteri Ayhan Elçi, gen teknolojisinin uzay araştırmalarıyla eş tutulduğunu söyledi. Elçi, "Gen teknolojisi bugün dünyada en önemli teknolojilerden biri haline geldi. Bitkinin DNA'sı ile oynamak uzay teknolojisi kadar önemlidir. Bu alanda gelişmiş ülkeler, tohum üretimini geçip bitkiler arasında gen aktarımı yapmaya başladılar." dedi. Altyapısı hazır olmamasına rağmen Türkiye'de özel sektörün son yıllarda gen teknolojisine yatırım yapmaya başladığını anlatan Elçi, bu alanda dünyanın en büyük 10 şirketinden 6'sının Türkiye'de üretim yaptığını kaydetti.
Sabancı, Koç, Ülker ve Doğuş gibi Türkiye'nin önde gelen büyük kuruluşlarının da gen teknolojisine yatırım yapmaya başladığını kaydeden Elçi, "Ancak bu yeterli değil. Gelişmiş ülkeler buldukları bir tohumu en fazla iki üç yıl üretip başka çeşidine geçiyor. Bizde ise aynı ürün yıllarca üretiliyor. Bu alanda ciddi yatırımların yapılması için öncelikle yasanın çıkması gerekiyor. 'Islahçı Hakları Yasası'nın çıkmasını yıllardır bekliyoruz. En son yasanın Meclis'e gönderildiğini biliyoruz." diye konuştu.
Gen teknolojisini elinde tutan ülke ve şirketlerin önemli katma değerler elde ettiğine dikkat çeken Elçi, Türkiye'nin 2001 yılında 16 milyon dolarlık hibrit tohumu ihracatına karşılık, 53 milyon dolarlık ithalat yaptığını dile getirdi. Elçi, şunları söyledi: "Türkiye'deki hibrit tohum üretimi daha çok ana ve babası ithal edilerek burada döllenerek yapılıyor. Bu yolla domates ve salatalık tohumu ihtiyacının yüzde 10'u üretiliyor. İhtiyacın geri kalanı ithal ediliyor."
Ayber Tohumculuk Genel Müdürü Kamil Atıcı, Türkiye'nin hibrit tohum kullanımı ile üretim patlaması yaşayabileceğini söyledi. Türkiye'nin ekilebilir tarım alanlarının Fransa'dan yüzde 50 daha fazla olmasına rağmen, Fransa'nın yıllık tohum cirosunun 1,5 milyar dolar, Türkiye'nin ise 70 milyon dolar olduğunu anlatan Atıcı, "Yıllık 70 milyon dolarlık tohumla üretim patlaması yaşayamayız. 70 milyon dolarlık tohum içinde domates, biber, salatalık gibi sebze bitkilerinin payı 30 milyon dolar. 30 milyon dolarlık tohumdan 140 milyon dolarlık ürün elde ediliyor. Fransa tohum ıslahıyla dekardan 535 kilogram buğday alırken, biz 251 kilogram alabiliyoruz." dedi.
Turgutlu Ziraat Odası Başkanı Kenan Gürsabancı da, alınan tohumdan elde edilen ürün tohum vermediği için Türk üreticisinin her yıl aynı tohumu yeniden satın almak zorunda kaldığını ifade etti. Türk çiftçisinin bu sebeple hem dışa bağımlı kaldığını hem de çok pahalı olan tohum fiyatlarının ekonomiye ve tüketiciye olumsuz yansıdığını belirten Gürsabancı, "1 kilogram hibrit domates tohumunun fiyatı 20 milyar liradır; neredeyse 1 kilogram altın fiyatına eşdeğer. Bir tarım ülkesi olarak tonlarca tohum ithal ettiğimizdüşünülürse olayın vahameti daha iyi anlaşılacaktır. Bugün 1 gram hibrit domates tohumu üreten bir ülke, topraktan 1 gram altın çıkarmış demektir." şeklinde konuştu. Gürbasancı, Türkiye'de bu alanda birikimin olduğunu; ancak işin kolayına kaçılarak ithalatın tercih edildiğini de ifade etti.
Turgutlu Tarım İlçe Müdürü Yılmaz Dinçer ise, Japonya tarafından gen yapısı bozulmuş domates tohumlarının Türkiye'ye pazarlandığını kaydetti. Japonya'nın bu sebeple Türkiye'den, pazarladığı tohumdan üretilen domatesi ve salçayı satın almadığını ifade eden Dinçer, Türkiye'de araştırma geliştirme kurumu olmadığı için bu alanda birtakım sıkıntıların yaşandığını dile getirdi.
y1pya6uJwxg2n4FaPhwwOM33stUzt426aFGklvrrDjvs4HwefCx2AMjvKcPo1hLgtiM

evlilik ağaçı

y1pR1nrkeZhkHbUzY2yiEfFeQlM1Id92BthB1XfeVAi695s2T85sgGkz0p70m-4pJXlEVLİLİK AĞACI
Yeni evli bir çift vardı. Evliliklerinin daha ilk aylarında, bu işin hiç de hayal ettikleri gibi olmadığını anlayıvermişlerdi. Aslında birbirlerini sevmiyor değillerdi. Son zamanlarda o kadar sık olmasa da, evlenmeden önce sık sık birbirlerini çok sevdiklerine dair ne kadar da dil dökmüşlerdi. Ama şimdilerde, küçük bir söz, ufak bir hadise aralarında orta çaplı bir kavganın çıkasına yetiyordu. Bir akşam oturup ilişkilerini gözden geçirmeye karar verdiler. Her ikisi de, boşanmayı istememekle beraber, işlerin böyle gitmeyeceğinin farkındaydılar. Erkek, "Aklıma bir fikir geldi" dedi. "Bahçeye bir ağaç dikelim ve eğer bu ağaç üç ay içinde kurursa boşanalım. Kurumaz da büyürse bunu bir daha aklımızdan geçirmeyelim. Bu süre içinde de ayrı ayrı odalarda kalalım." Bu ilginç fikir hanımının da hoşuna gitti. Ertesi gün gidip bir meyve fidanı aldılar ve birlikte bahçeye diktiler. Aradan bir ay geçti. Bir gece bahçede karşılatılar. Her ikisinin de elinde içi su dolu birer bidon vardı

kavgayı bitirme usulü

 
esma[72]Rahmet Peygamberimiz (s.a.v.) bir gün ashabına,
 
         "Size cennetlik kadınların kimler olduğunu haber vereyimmi?"buyurdu.Ashap,
     
         "buyrun, haber verin ya Rasulallah" dediler.Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu saadeti hak eden kadınları şöyle tanıttı:

         "Onlar kocalarını çok severler.Onlara çocuk verirler. Bir kızgınlık anında veya kendisine kötü davranıldığında ya da kocası ona kızdığında elini kocasının elinin üzerine koyar ve ona,
         
            'İşte elim elinde; sen benden razı olmadıkça uyku uyuyamıyacagım' der.


          Böyle bir kadın karşısında eriyip yumuşamayacak ve kusurun birazda kendisinde olduğunu söylemeyecek erkek çok azdır.Kocasına karşı tevazu gösterip sabırla bu formülü uygulayan kadının dünyası da ahireti de cennet olur.Böyle özür dileyen bir kadının özrünü kabul etmeyen ve ona hala sert davranan erkeğin de hesabını Allah görür.

kadının adı

kadının adı ve değeri rosa154 <bir güldür onlar koklamasını bilene !

"Kadının Adı Yok" diyerek, kadının değerini yok eden malum zihniyete bir nazire olsun diye koydum bu başlığı.

Modernler kadını evden çıkartıp, evini yıktılar. Kadını ikna etmek için, evini ona "Bu senin zindanın" diye tanıttılar. Bu şeytani telkine aldanan modern kadın evi terk etti.

Modern kadına ev yerine önerdikleri şey ne? Sokak, cadde, süpermarket, kulüp, dernek, fabrika, daire, dükkân, ofis vesaire vesaire... Ama bunların hiç biri evin yerine geçmedi. Kadın eve düşman dışarıya hayran edildi. Fakat dışarı onu korumadı. Koruyamazdı da. Onu dışarı çağıranlar zaten korumasız kalsın, savunmasız kalsın diye çağırmıştı. Onu dışarı çağıranlar, onu metalaştırmaya can atanlardı.

Kadın onlar için süslendi, boyandı, pudralandı. Onlar için harcadı parasını, zamanını, hayatını. Onlar, içerden çıkarıp dışarının malı ettikleri her kadını yağlı ve bağımlı bir müşteri olarak alkışladılar. Nitekim öyleydi de. Kadın artık kazanmak için harcıyor, harcamak için kazanıyordu.

Önce anneliğini unuttu. Zira kendine yabancılaştı. Zaten dışarlıklı bir hayatın yoğunluğunu hiçbir kadın annelikle birlikte kaldıramazdı. O nazenin omuzlara bu ağır gelirdi. Öyle de oldu. Yıktıkları evin yerine pansiyonu koydular. Yıktılar dedimse, damını duvarını yıktıklarını kastetmedim elbet. Bu mecazen bir yıkımdı. Evin misyonunu yıktılar, tıpkı kadının kadınlık misyonunu yıktıkları gibi.

Artık evler iki kişilik pansiyondu. Baba işe anne işe çocuk kreşe; oh ne ala memleket! Siz buna ev diyebilecek misiniz? Zaten olmadı da. Önce çocuk sayısını azaltmaya ikna ettiler. Zaten evinden çıkardıkları kadın, buna mecburen ikna olmak zorundaydı. Başka türlü yapamazdı. Kendisini dışarıdan koparak her şey ayak bağıydı. Bu çocuk için de, hatta eşinden "hanımlık" bekleyen koca için de geçerliydi.

Evsizliğin merkezi olan Batılı toplumlarda kadın doğurmuyor. Geçenlerde Kıbrıs Rum yönetimi her doğum için 60 bin dolar vereceğini açıkladı. Biliyorum yine ikna edemeyecekler. Çocuğu angarya gören bir kadını doğurmaya nasıl ikna edebilirsiniz. Dahası, "kamu malı" haline getirilmek için içindeki anne öldürülmüş olan modern kadın, fıtratın haykıran sesini, taş kesilmiş kalple nasıl duysun?

Eline köpeğin zincirini tutuşturdular ve " çocuk yok, köpek olsun " dediler. Modern kadın farkına varmadan köpeği çocuğun yerine koyuverdi. Çocuğun kahrına katlanmamak için evden kaçan modern kadın köpeğin kahrına katlandı. Tıpkı bir kocanın kahrına katlanmamak için evi gözden çıkaran modern kadının, kocalık sorumluluğunun hiç birini taşımayan bir sürü sorumsuz ve iffetsiz erkeğin kahrına katlandığı gibi.

Müslüman kadını önce birinci evi olan tesettürü, sonra ikinci tesettürü olan evi koruyor. Bu ALLAH'ın kendi talimatına uyan kadına bahşettiği bir lütuftur.

Evet, İslami tesettür birinci evdir. Bazıları İslami tesettüre "ikinci deri" gibi bakarlar. Bu ifrattır, aşırılıktır ve fıtrata aykırıdır. Tesettür mümin kadının sosyal ilişkilerini düzenleyen bir talimattır. Karşıt cinsle ilişki kurarken dişiliğini arka plana atar ve kişiliğini ön plana çıkarır. Bunu tesettür sayesinde yapar. Muhatabına " Benimle kişiliğim üzerinden ilişki kur" mesajı vermiş olur.

Tesettüre ikinci deri gibi gören ifrat anlayış, onu Müslüman kadının yalnız olsun başkalarıyla olsun deri gibi ondan kopmaz bir parça olarak görür. Bu ilk bakışta "hassasiyet" gibi gözükse de, derinden bakınca fıtrata zıt ve zorlama olduğu anlaşılır. Fıtrata uygun olmayan her dindarlık gösterisi, mutlaka ziyana yol açar. Ya bunu uygulayanın tavır, davranış, ilişki ve anlayışında, ya da muhataplarının üzerinde.

İlk ev olan İslami tesettür, Müslüman kadınla birlikte yürür. Müslüman kadın nereye giderse gitsin, o da oraya gider. İşte bu nedenle o "ev"lidir. Tesettürü alınarak dışarı salınmış bir kadın, bu yüzden evi başına yıkılmış bir kadındır.

" İlk evi" olan tesettürünü koruyamayan, " ikinci tesettürü" olan evini koruyamaz. Başta inşa edemez ki korusun. İşte bu yüzden, hakkı ifa edilen bir tesettür mucizedir.

Dünyanın kadın açısından gittiği yöne dikkatlice bakınız. Muceza derken ne kastettiğimi o zaman anlarsınız. Yine tesettürün hürriyetin sembolü olduğu gerçeği, özgürlük adı altında metalaştırılan modern kadının içinde bulunduğu sıkıntılı duruma bakınca daha iyi anlaşılmaktadır.

Kadın rahatsız olacaksa, değersizleştirme operasyonundan rahatsız olmalıdır. Kadının adı yoksa, ona bir ad konulur. Ama ya değeri yoksa ne yapılır? Değer isim gibi "koydum" demekle konulacak bir şey değil ki.

Kadını değerinden koparanlar, ona "fiyat" biçiyorlar. Zira kendilerinde değer yok, para çok. "Parayı bastırırız, alırız" diye düşünüyor olmalılar.

Kadın, değersizleştirme operasyonuna kurban gitmemek istiyorsa, euzü besmele çeksin. Çeksin de şeytanlar ondan elini çeksin.

kalbi ılık mı ? Kılıbık mı ?

7de67rx
İki arkadaş cami avlusunda oturmuş konuşuyorlardı...

Arkadaşlardan birisi ‘Bu akşam arkadaşlarla maç izlemeye gideceğiz, sen de gelir misin?’ diye sordu. Soruyu soranın durumuna bakılırsa arkadaşının sevinç içerisinde ‘evet’ diyerek onaylamasını bekliyordu. Ama beklenen olmadı. Arkadaşının yüzüne ciddi bir yüz ifadesiyle bakan genç, ‘Hayır maça gelemem. Biliyorsun ben evlendim, artık gözü yolda olan ve sürekli evde bekleyen bir eşim var. Bundan böyle hayatıma daha dikkat etmeliyim.’ dedi. Bu ifadeyi duyan arkadaşı önce hayretle baktı arkadaşının yüzüne, ardından alaylı bir tavırla ‘Vay, vay, vay kılıbık kardeşim, yüreği sevgi dolu pek muhterem ev erkeği, bakıyorum da ilk haftada boyunun ölçüsünü almışlar. Nedir bu evdekileri ihmal etmemeliyim, artık maça gelmeyeceğim lafları?’ diyerek yeni evli genç arkadaşını ayıpladı. Yeni evli genç tam ağzını açmış arkadaşına bir cevap verecekti ki yan taraflarında oturan nur yüzlü bir dedenin konuşmasıyla başını o tarafa çevirdi. O zamana kadar olanları göz ucuyla takip eden dede söze karıştı.

‘Gençler kusura bakmayın az önce konuştuklarınıza kulak misafiri oldum. Ve bu misafirlik beni yıllar öncesine götürdü. Şimdi müsaadenizle size o gün başımdan geçen ve bugün sizin sayenizde hatırladığım olayı anlatmak istiyorum.’ diyerek başladı anlatmaya.

‘Yeni evlenmiştim, mahalleden çok sevdiğimiz arkadaşlar bir program yapmış, birlikte eğlenmek istemişlerdi. Tabii beni de çağırmışlardı. Durumu eşime anlatarak gittim; ama akşam olmak üzereyken geri döneceğime dair söz verdim. Kalkmak üzere hareket edince durumu arkadaşlarıma izah etmeye çalıştım ama hepsi birden anlaşmışlar gibi az önce arkadaşının sana ‘maça gelmiyorum’ dediğin için söylediği şeyleri söylediler. Kimisi kılıbık, kimisi korkak kimisi ‘daha önce böyle değildin, evlendin böyle oldun’ tarzında şeyler söylediler. Anlayacağınız zor durumdaydım. Ya eve gidip akşamı eşimle geçirmeyi tercih ederek korkak ve kılıbık olacak, ya da arkadaşlarımla kalarak onların baskısıyla güya kazak erkek olduğumu ispatlayacaktım. Her şeyi göze alarak oradan ayrılmaya karar verdim. Yolda gelirken evimize çok yakın olan caminin hocasıyla karşılaştım. Durumu ona açmaya karar verdim. Söylediği ‘Sen kılıbık değil, kalbi ılıksın.’ ifadesi o kadar hoşuma gitti ki, o günden bugüne ismim hep kalbi ılık olarak kaldı. Bu yüzden ben bunca hayatım boyunca evde asıp kesen, sövüp döven, bağırıp çağıran, kırıp dökenlerle değil, kalbi ılıklarla oturup kalkarım. Öylelerinin aslında erkeklik dedikleri onları pohpohlayan nefislerinden başkası değil.

Hz. Peygamber gerçek pehlivanı bize bakın nasıl anlatıyor: ‘Gerçek pehlivan öfkelendiği zaman nefsine hakim olabilen kimsedir.’ (Müslim, Birr, 106) Sonra beni bir kenara çekerek konu ile ilgili Hz. Peygamber’in söylediği birkaç hadisi de ekleyerek şu kalbi ılığı evde bekleyen eşinin yanına gönderdi. Biz bazen yabancıya bir melek gibi davranır, yüzüne güleriz de eve geldiğimizde bizden sevgi bekleyen ev halkına karşı ifrit kesiliriz. Yabancı insan ne yapsın senin güzel ahlakını. Evet, elbette ki ona da güzel davranılmalı; ama, güzel davranış, yani güzel ahlak ilk başta hayatı birlikte yaşadıklarımıza lazım değil mi? Bir başka yerde de yine en hayırlıdan bahseden ALLAH Resulü “usvetül hasene” olarak kendisini de örnek göstererek bize olmamız gereken hali anlatıyor. Hz. Aişe anlatıyor: “Hz. Peygamber (sas) buyurdular ki: ‘Sizin en hayırlınız, ailesine karşı hayırlı olandır. Ben aileme karşı hepinizden daha hayırlıyım…’

O gün bana korkak diyen ve kılıbık olmakla eleştiren arkadaşlarımın birçoğu ya eşinden ayrıldı ya da zehir zemberek bir aile hayatları oldu. Oysa ALLAH Resulü’nün sözlerini hayatıma düstur edindiğim için evim çoluk çocukların oynaştığı bir cennet köşesine döndü. Varsın bana korkak desinler. Ben Rabbimin ne dediğine kulak verir, her zaman kalbi ılıklardan olmayı tercih ederim.’ Hakkınızı helal edin.

Dedenin bu anlattıklarından sonra kendisini maça davet eden arkadaşının yüzüne anlamlı anlamlı bakan genç ‘Sen istersen bana kılıbık demeye devam et. Ben maça gelmeyerek evde dört gözle beni bekleyen eşimin yanına giderek ‘Kalbi ılık’ lardan olmaya kararlıyım.’ diyerek ayrıldı. Dede, gencin arkasından gülerek bakıyordu.
July 26

melekler,Adem aleyhisselam'a nasıl secde etmişlerdir?

Melekler, Adem Aleyhisselâm'a nasıl secde etmişlerdir. Secde etmeleri ne türden bir secdedir?

Bu secdenin, bizim anladığımız manada, alınlarını yere koyma şeklinde bir secde olmadığı açıktır. Secde, İlâhî emirlere itaat etmenin en ileri seviyede bir göstergesidir; tevazuun da son sınırıdır. Şu koca kâinat şu âciz Âdemoğlunun hizmetine verilmiş ve insan, büyük bir ilâhî ihsan olarak arza halife kılınmıştır. Âdem’e secde hâdisesinin hakikati, bu ilâhî takdirin melekler alemine ilân edilmesidir.

Bu secde bir ilâhî emirdir; Âdemoğlunun melekler ve cinler üzerindeki üstünlüğünün ilânı yanında melekler için de bir ibadet teklifidir. Allah nasıl emretmişse, onlar da o şekilde secde etmekle mükelleftirler.

Hz. Adem’e secde, bir İlâhî emrin yerine getirilmesi cihetiyle, gerçekte, Allah’a c.c yapılmıştır.

Biz de namaz kılarken kıbleye döneriz. Eğer Kâbe’nin yanında isek, yüzümüzü ona çevirerek ibadetimizi öylece yapar, secdeye kapanırız.
Bu secdemiz görünüşte Kâbe’ye, hakikatte ise Allah’adır.

ölümü çocuklara nasıl anlatmalı

Ölüm meselesini

çocuklara en doğru biçimde

anlatmanın yolu

biz büyüklerin onu en doğru biçimde

anlamamızdan geçer.

 

Deprem sonrası, birçok kişi pek çok konuda yığınla şey söyledi. Ama her meselede olduğu gibi bu meselede de, atlanan, gözden kaçan, hiç değinilmeyen mevzular kaldı. Bu kapısı açılmadık konuların içinde en önemlisi de, bütün hayatı koca bir oyun gibi gören çocukların, bir anda gerçek hayatın en gerçek yüzüyle burun buruna gelmeleri oldu. Çocuklar bu büyük depremden sonra, annelerini, babalarını, kardeşlerini, sokakta birlikte oynadıkları arkadaşlarını ölümün alıp götürüşünü gördüler. Enkaz altlarından ölü insanların çıkarılışını izlediler, harabe sokaklarda, eski oyun günlerinin izini ararken daha önce hiç tanışmadıkları ceset kokularını duydular. Ölüm, bütün çıplaklığıyla karşılarına çıktı. Büyükler kendi dertlerine düşmüş olmanın verdiği telâşla, çocukların bu ölümle ilk ve yoğun karşılaşmalarının ardından, onlara ne gibi açıklamalarda bulunulması gerektiğini, teselliye muhtaç küçük kalplerin nasıl teskin edileceğini düşünmeye bu konuda gerçek ve işe yarar açıklamalar yapmaya gerek duymadılar.

Deprem sonrası ilerleyen günlerle birlikte, bu konuda bazı yazılar yazıldı. Meselâ tanınmış bir yazar ölümü kendi dünyasında çözememiş bir insan çaresizliğiyle meseleyi farkediyor ama; “4 yaşında bir çocuk babası olarak bu türden hassas konularda daha ‘yerel’ ve ‘gerçekci’ çözüm ve önerileri beklediğini” itiraf ediyordu.  Evet bu itiraf ölüm meselesini, bütün gerçekliğiyle birlikte kuşatamamış ve kucaklayamamış birinin çaresizliği idi. İslâmiyetin ahiret inancından uzak kalmışlığın, inanamamışlığın kaydı idi.

•••

Batı dünyasından elimize geçen ve ölümle alâkalı olan çeşitli yazılar, İslâmiyetin her yaş grubu için ne kadar isabetli müjde ve telkinlerde bulunduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Batılı bir çocuk eğitimcisinin başından geçen çok enteresan bir olay, bu hakikate misâl olarak gösterilebilir.

Bu eğitimcinin küçük yaştaki kızı, günün birinde, bir türlü yemek yemez olmuştur. Annesi çocuğa önce yemesi için yalvarmış, sonra zorlamışsa da fayda vermeyince acıkması için beklemiştir. Ancak aradan 2 gün geçtiği halde küçük çocuk, ağzına bir lokma dahi koymamıştır. En nihayet annesi çok ısrar edince, çocukcağız ağlamaya başlar ve dilinden şu sözler dökülür:

—Ne olur anneciğim sen de yeme, çünkü seni çok seviyorum.

Annesi, neden yememesi gerektiğini sorduğunda küçük kız sebebini söyler ve anne hayretler içinde kalır. Meğer küçük kız ile babası arasında birkaç gün evvel şöyle bir konuşma geçmiştir.

—Baba, niçin yemek yiyoruz?

—Büyümek için.

—Büyüyünce ne olacak?

—İhtiyarlıyacağız.

—Peki ihtiyarladıktan sonra ne olacağız?

—Ne olacak, herkes gibi biz de öleceğiz...

O günden sonra çocuk, yemek yememeğe karar vermiştir. Çünkü o, herkesin yemek yediği için öldüğünü zannedip; öyleyse yemek yemem; yemezsem büyümem, büyümeyince de ihtiyarlamam ve dolayısıyla ölmem diye düşünmektedir. Tabii kendisi ölmek istemediği gibi, çok sevdiği annesinin de ölmesini istemiyor. Bu sebeple O'nun da yememesi için, yalvarıp yakarıyor. Ve eğitimci bu hâdiseyi naklederek okuyucularına "Demek ki, çocuklara anlaşılması zor olan ölüm ve âhiret gibi mevzuları anlatmamalıyız" diyor. Bunu burada noktalayıp bir başkasına göz atalım.

Doktor D. Freundin de, Readers Diegest adlı derginin bir sayısında "Çocuklara ölümden bahsetmeli mi?" konulu bir yazı yayınlar ve ölüm konusunda şu tavsiyelerde bulunur: "Çocuğunuzun köpeği ölünce, derin bir uykuya daldığını, kardeşi, arkadaşı veya bir yakını ölünce de onların bir seyahate çıktığını söylersiniz" diyor.

Ancak birkaç gün sonra gelen yüzlerce mektupta; çocuğumuzu yatırıp uyutamıyoruz ve birlikte seyahate çıkamıyoruz. Çünkü köpeğinin ve arkadaşlarının başına gelen âkibetin, kendilerine de geleceğinden korkuyorlar, ne yapacağız, şaşkına döndük şeklinde birçok soru soruluyor. Doktorun cevaben yazdığı yazı ise; "Bu meseleyi fazla kurcalamakla hata ettik" şeklinde oluyor.

İşte bu cevaplar hiç şüphesiz çaresizliğin ve aczin, ilâhî esaslardan habersizliğin ifadesinden başka bir şey olmasa gerek. Demek ki, insan nev'inin yarısını teşkil eden çocuklar ancak ölüm sonrası bir hayat inancıyla insanca yaşayabilirler. Ve yalnız Cennet fikriyle onlara dehşetli ve ağlatıcı görünen ölümlere ve vefâtlara karşı dayanabilirler. Ve her vakit etrafında kendi gibi çocukların ve büyüklerin ölümlerinin onların endişeli nazarlarına çarpmasına, ancak ebedî hayatın müjdesiyle tahammül edebilirler. Hem bunu tahmin etmek zor değildir. Çünkü çocuklar daha küçük yaşlardan başlayarak çeşitli ölüm-kalım tecrübeleriyle belirli bir ölçüde ölümle ilk karşılaşmaya doğru ilâhi bir programlama çerçevesinde hazırlanmaktadır. Aydınlık ve karanlığın birbirini takibi, uyuma ve uyanık kalma dönemleri,  çeşitli çocukluk oyunları, ölüm ve hayat zıtlıkları şuurunu geliştirmekte, çocuk yavaş yavaş bazı şeylerin daimi ve düzenli bir şekilde gelip gittiğini, ister istemez öğrenmektedir.  Bize düşen ise, en iyi ve gerçekçi telkini, ruha uygun olarak enjekte edebilmektir. Yeri gelmişken bu konuda da bazı tecrübe ve tespitlerin ışığında çocuktaki ölüm şuurunun kendini hangi yaşta gösterdiğine göz atalım.

"Henüz 5 yaşına gelmemiş küçüklerin, ölümün varlığından bütünüyle habersiz ve herşeyin canlı olduğu, Macaristan, Çin, İsveç, A.B.D. doğumlu çocuklarda yapılan testlerde hepsinin aynı kavrayış şeklini paylaştığı görülmüştür.”

Çocuklara gerçeklerin bizim inancımız doğrultusunda öğretilmesi, onların yavaş yavaş ölüm fikrini kabul etmelerine ve bu tutumlarının düşünce ve konuşmalarına yansımasına sebep olur.

Pedagog ve psikologlar tarafından yapılan araştırmalar, çocuğun ruhî dünyasının en çok sarsıldığı yaşların 7 ve 9 yaşları olduğunu ortaya koymuştur. Çünkü çocuğun ölümü ihtiva eden, ölü taklidi yapması gerektiren oyunlara merak sarması bu döneme rastlar. Ölü taklidinin yer aldığı oyunların oynanması, çocuğun ölüm düşüncesini hayatın içine yerleştirmesi açısından tesirli bir rol oynar. Bu dönemdeki çocukların çoğu, ölümü bütün hayatî faaliyetlerin süresiz olarak kesilmesi şeklinde benimserler. Ünlü bir pedagog olan Carlos Costanetana'ya göre; çocuk ancak kendini doğrulayacak tasvirlere dayalı his ve müşahede tahlillerini yapabilecek duruma eriştiği bu yaştan itibaren, dünyayı ve hayatı tanımayı öğrenmiş ve dolayısıyla içinde yaşadığı toplumun bir üyesi olmağa hak kazanmış demektir.

Hiç şüphesiz insanlar içinde yapılan bu araştırmalarda, mantık ölçülerine sığmayan tecrübe ve buluşlara da rastlamak mümkündür. Ancak yine de bunların hepsi bir araya geldiğinde, şaşırtıcı bir şekilde birbiriyle uyum gösteren bir tablo oluşmaktadır.

Başta zikrettiğimiz iki örnekte olduğu gibi; susmak veya meseleyi örtbas etmeye çalışmak kime ne kazandırır? Aslında, bizce hiç ehemmiyeti olmayan şeylerin dahi en ince noktalarını soran veya araştıran çocuk, nasıl olur da kendisini ve bütün yakınlarını alâkadar eden ölüm ve âhiret gibi mevzuları sormaz, araştırmaz?

Eğer siz ona "Ölüm yokluk değil!.. Hiçlik değil!... Sönmek değil!... " hakikatını ve kabir kapısının nur âlemine açılan bir kapı olduğunu anlatamazsanız çocuğun, küçücük kalbi paramparça olacaktır. Oynamakta olduğu basit bir oyuncağı dahi elinden almaya çalıştığınızda ağlayan çocuk, eğer âhireti bilmezse, hergün beraber oynadıkları kardeşinin veya sevdiği bir yakınının birdenbire kaybolmasına nasıl tahammül edecektir?

Halbuki ruhu, "Cennet ve ahiret inancının" nuruyla aydınlanan bir çocuğun yüzündeki acı ve keder sisi dağılacak "Gerçi çok sevdiğim oyun arkadaşım veya kardeşim öldü, ama Cennetin bir kuşu oldu; orada bizden daha iyi yaşar. Hem nasıl olsa biz de O'nun yanına gideceğiz. İleride yine onlarla beraber olacağım. Ölüm yok olmak değil ki üzüleyim. Ölüm sadece bir yer, bir oda değişikliğinden ibarettir" düşüncesi şuur ve hislerine yansıyınca, gözyaşları dinecek ve o küçücük kalbi huzur bulacaktır.

Yazımızı Prof. Dr. Atalay Yörükoğlu’nun ölüm ve çocuk konusundaki bir tavsiyesiyle bitirelim: “Çocuklar ölümle, çok erken yaşlarda ilgilenmeye başlarlar. Öldükten sonra iyilerin cennete gideceğini öğrenmek, onlar için çoğu zaman yatıştırıcı olur... Sevdiği dedesi ölen bir küçük çocuk, bu gerçeği çok güzel dile getirmişti: Dedem beni bırakıp cennete gitti, orada başka çocuklarla oynuyor!..”

A. Yörükoğlu’nun, çocuğun bu durumuyla ilgili olarak anne ve babalara son tavsiyesi; “Onların sevdiği kişilerle, bir öte dünyada buluşmak ümidini kırmayın” şeklindedir. (Çocuk ve Ruh Sağlığı, İş Bankası Yay. Shf. 194)

Son olarak şunu da ifade edelim ki; ölüm meselesini çocuklara en doğru biçimde anlatmanın yolu biz büyüklerin onu en doğru biçimde anlamamızdan geçer.

(Zafer Yayınlarından çıkan "Ölüm Son Değildir" kitabından alınmıştır.)

July 20

NAMAZLARA AİT NİYETLER

Namazlarda niyet de şarttır. Şöyle ki: Niyet aslen bir azimden ve kesin bir iradeden ibarettir. Kalbin bir şeye karar vermesi ve bir işin ne için yapıldığını düşünmeksizin bilmesi demektir.

Namazla ilgili niyet, Yüce Allah'ın rızası için ihlâsla namaz kılmayı istemek ve hangi namazın kılınacağını bilmektir. Yapılan işlerin önemleri ve sevabları niyetlere göredir. İnsanın niyeti halis (sırf Allah rızası için) olmalıdır. İnsan yapacağı bir ibadeti şuurlu bir halde yapmalıdır. Yapacağı işle, Allah rızası gibi, yüksek bir gaye gözetmeli ve gaflet içinde bulunmamalıdır.

Niyet kalbe aittir. Bununla beraber kalb ile niyet yapıldıktan sonra dil ile de söylenmesi daha iyidir. Bir insan başlayacağı bir namaza, kalb ile niyet edip de dili ile bir şey söylemese, o namazı caiz olur. Fakat kalb ile niyet etmekle beraber "şu vaktin farzını veya sünnetini kılmaya niyet ettim" demesi, daha iyidir. Bu şekilde, hem kalb, hem de dil ile niyet edilmesi, sahih olan görüşe göre müstahabdır. Kalbden niyet olmaksızın dil ile yapılan niyet sahih değildir.

Farz namazlarla bayram ve vitir namazlarında bunları yerine getirirken hangi vakitler olduğunu belirlemek gerekir: "Bugünkü sabah namazına" veya "Bugünkü cuma namazına, bugünkü vitir namazına, bugünkü bayram namazına" diye niyet edilir. Yalnız farz namaza niyet etmek yeterli değildir. Böyle bir niyetle farz namazları tayin edilmiş olmaz. Fakat hangi namaz olduğu belirlenmeksizin vakit içinde: "Bu vaktin farzını kılmaya" diye niyet edilmesi kâfi gelir. Rekatların sayısını anmaya gerek yoktur. Yalnız cuma namazı böyle değildir; onu vaktin farzı niyeti ile kılmak olmaz; çünkü asıl vakit öğlenindir, cumanın değildir.

Nafile namazlara gelince: Bunlarda sadece namaza niyet etmek kâfidir. Fakat şu vaktin ilk sünnetine veya son sünnetine niyet ettim, diye de kılınırlar. Bu namazların müekked veya gayr-i müekked olduklarını belirlemeye de gerek yoktur. Ancak teravih namazı için: "Teravih namazını veya vaktin sünnetini kılmaya niyet ettim," demelidir. İhtiyat olan budur.

Cemaata yetişip de, imamın farzı mı, yoksa teravihi mi kıldığını bilmeyen kimse, farza niyet ederek imama uyar. Eğer imam farzı kılıyordu ise, uyanın da farzı sahih olur. Eğer imam teravih namazını kılıyordu ise, ona uyan o kimsenin namazı nafile yerine geçer. Yatsı namazından önce teravih kılınamayacağı için, teravih yerine geçmez.

Niyetin Tekbir alma zamanına yakın olması daha faziletlidir. Daha önce de niyet edilebilir; yeter ki, niyet ile tekbir arasında namaza aykırı bir hal bulunmuş olmasın.

Örnek: Bir kimse abdest alırken herhangi bir namazı kılmaya niyet etse, sonra namaza aykırı düşen yiyip içmek ve konuşmak gibi bir işte bulunmadan namaz yerine varıp namaza başlasa sahih olur. Bu arada hatırına o niyet gelmese dahi yine namazı sahih olur. Fakat tekbirden sonra yapılacak bir niyet ile namaz sahih olmaz. Tercih edilen görüş budur. Diğer bir görüşe göre, tekbir aldıktan sonra, Sübhaneke ve Eûzü'den önce yapılacak niyetle de namaz caiz olur.

(İmam Şafiî'ye göre, niyetin tekbire yakın yapılması şarttır.)

Farz namaz yerine getirilirken kazayı niyet etmek, kaza namazı kılınırken farza niyet etmek suretiyle namaz caiz olur. Örnek: Bir kimse öğle namazının vakti çıkmamıştır inancı ile öğlenin farzını yerine getirmeye niyet etse ve namazı tamamladıktan sonra öğle vaktinin çıkmış bulunduğunu anlasa, farza niyet ederek kılmış olduğu namaz kaza yerine geçer.

Bir kimse öğle gibi vakit içinde hem öğle, hem de ikindi namazına niyet etse, bu niyet vakti girmiş olan namaz için geçerli olur. Vakti girmemiş olan namaz buna engel olmaz.

Bir kimse, bir vaktin farzına niyet ederek namaza başlayıp da sonra nafile kılıyormuş gibi bir zanla namazı tamamlasa, bu namazı o farzdan sayılır. Çünkü namazın sonuna kadar niyetin hatırlanması şart değildir.

Bir kimse farza niyet ederek tekbir aldıktan sonra farza niyet ederek tekrar tekbir alsa, farz namaza başlamış olur. Aksi de böyledir.

Yine bir kimse öğle namazının farzına niyet ederek bir rekat kıldıktan sonra, ikindi namazının farzına veya bir nafile namaza niyet ederek tekrar tekbir alsa, öğle namazını bozmuş olur ve ikinci niyete göre namaza başlamış sayılır.

Cemaat halinde imama uyulduğu zaman da niyet edilmesi lâzımdır: "Bugünkü öğle namazının farzını kılmaya niyet ettim; uydum bu imama," denir. Bu şekilde bir niyet yapılmazsa, imama uymak sahih olmaz.

Bir kimse namaza tek başına başlamışken imama uymaya niyet ederek diliyle tekrar tekbir alsa önceki namazını bozmuş ve imama uymuş olur.

İmama uyan kimsenin kılacağı namazı belirtmeksizin yalnız: "İmama uydum," veya "iktida ettim" diye niyet etmesi, üstün tutulan görüşe göre yeterli değildir. "İmamla beraber namaz kılmaya niyet ettim" denilmesi de böyledir.

Bir kimse imama uymaya niyet edip namaza başladigi halde imam henüz namaza başlamamış bulunsa bu uyuş, sahih olmamış olur. Hatta "Allah" veya "Ekber" kelimesini imam daha bitirmeden kendisi bitirse yine imama uymuş olmaz. Fakat ikinci kere olarak tekbir alsa bununla imama uymuş olur.

Cemaatin imama uymaya niyeti, imam "Allahü Ekber" deyip namaza başlamasından sonra olmalıdır ki, bir namaz kılana uyulmuş olsun ve imamdan önce tekbir alınmış olmak ihtimali kalmasın. Bu, İmam Ebû Yusuf ile İmam Muhammed'in görüşüdür. İmam Azam'a göre, cemaatın tekbirleri imamın tekbirine yakın olmalıdır; çünkü bunda ibadete acele etme fazileti vardır. O halde niyetin önce olması gerekir. Bununla beraber imam, daha Fatiha sûresini bitirmeden tekbir alıp imama uyan kimse, iftitah (başlangıç) tekbirinin sevabına kavuşmuş olur.

Kendisine uyulan imamın kim olduğunu bilmek gerekmez. Hasan olduğu sanılan imamın, Bekir olduğu anlaşılsa, yapılan imama uyma niyetine bir engel teşkil etmez. Ancak Hasan'a uydum diye tayinde bulunarak niyet edildiği halde, imamın başkası olduğu anlaşılsa, iktida (imama uyma) sahih olmamış olur; çünkü bu kayda bağlanmış bir niyettir.

İmam olan şahsın, imamete niyet etmesi gerekmez. Ancak kadınların da kendisine uymalarının sahih olabilmesi için imamete niyet etmesi gerekir. Bunun için bir imam: "Ene imamun limen tebianî Ben bana uyanlara imamım" diye niyet etse, kendisine kadınlar da uyabilirler. İmamet bahsine bakılsın.






su altında namaz









İnsan istedikten sonra her yerde namaz kılabiliyormuş ...
Rabbim bizleri sürekli namazlarını eda edenlerden eylesin inşaallah ..
Kılmayanalrada nasip etsin inşaallah ...
July 19

MÜ'MİN ANLAŞAN ANLAŞTIRAN İNSANDIR!

y1pZZwUZYdQ_3Xb_8Jur79SRTfUCJ_mVKPDbhtZ6irA8HPzcebPjJQSsuqChLDcX6Xd
 
MÜ'MİN ANLAŞAN ANLAŞTIRAN İNSANDIR!
 

Kâmil, olgun mü’min, anlaşmazlığa düştüğü yerde, dayatmayla, inatla iş yapmaz. Fanatiklik ve körükörüne inat bir mü’minin vasfı değildir. Mü’min, muhataplarıyla doğru ve helal yoldan anlaşmaya çalışır.

Size bir soru: Evde ve sokakta kendi görüşümüzü kabul ettirmek için olanca ısrarımızla direniyor muyuz? Yoksa, bizim görüşümüzün kabul görmediği yerlerde yine de bir anlaşma yolu arıyor, bir uyumlu insan örneği verme gereğine inanıyor muyuz? Yani eninde sonunda anlaşan-anlaştıran insan olmayı tercih ediyor muyuz? Böyle bir uyum ölçümüz var mı bizim?

- Bence, anlaşmazlıklara maruz kaldığımız yerlerde inanmış insanlara mahsus uyum ölçümüz vardır bizim. Hem de bu uyum ölçüsünü Peygamberimiz vermiştir bizlere. Kitaplık çaptaki tek cümlelik hadisinde şöyle buyurmuştur Efendimiz:

- ‘Mümin, anlaşan, anlaştıran insandır!..’ Evet, kamil ve olgun mümin, anlaşmazlığa düştüğü yerlerde dayatmayı, inadı tercih etmez. Fanatik ve iddiacı biri görüntüsü vermeye yönelmez. Ne pahasına olursa olsun kendi dediğini kabul ettirme inadını sürdürmez..

- Ya ne yapar? Fedakârlıkla da olsa muhataplarla anlaşmayı, anlaştırmayı, işi tatlıya bağlamayı, helalleşerek halletmeyi esas alır. Çünkü kendisi mümindir. Mümin ise Efendimiz’in tarifiyle:

- Kendisi anlaşan, başkalarını da anlaştıran adam, demektir. İnanmış insanın vazgeçilmez uyum özelliği ve güzelliğidir bu anlaşma ve anlaştırma vasfı..

Olgun müminin sevimli yanını böyle tarif eden Efendimiz, sevimsiz yanını da hadisin devamında şöyle ifade buyurmuştur: “Anlaşmayan ve anlaştırmaya gayret etmeyen müminde hayır yoktur!” Evet, anlaşmayan, anlaştırmaya gayret etmeyen müminde hayır yoktur.

Sözü daha fazla uzatmadan Efendimiz’in (sas) iki mümin arasındaki bir anlaşmazlığı nasıl anlaştırarak tatlıya bağladığına bakalım..

Sahabenin ileri gelenlerinden Kab bin Malik ile İbni ebi Hadred, Mescid-i Saadet’e namaza gelmişlerdi. Ancak Kab’ın ötekinde alacağı vardı. Hazır yan yana gelmişken Kaab, alacağı parasını istedi. Borçlu da henüz eksiğini tamamlayamadığından hemen veremeyeceğini ifade etti. Derken gürültü Resulüllah’ın hanesinden duyulacak kadar yükseldi. Evinin mescide bakan penceresinden perdeyi kaldırarak boynunu uzatıp iki tarafa da bakan Resulüllah, iki mümin arasında bir alacak verecek anlaşmazlığı olduğunu anladı. Müminler arasındaki anlaşmazlıklar müminlere mahsus şekilde mutlaka bir anlaşma anlaştırma ile sonuçlanmalıydı. Bu, kamil müminin vasfıydı. Bunun için de gücü yeten tarafın birazcık fedakârlığı gerekirdi. Bu yüzden Efendimiz, alacaklı olan Kab bin Malik’e, sağ elinin şehadet parmağını yukarıya doğru dikerek ortasından bölme işareti yaptıktan sonra, ‘Alacağının yarısını bağışla, sen bunu yapabilirsin, durumun böyle bir fedakârlığa müsaittir.’ tavsiyesinde bulundu. Kab, kamil müminin vasfını bildiğinden anlaşmaz mümin durumuna düşmek istemiyordu. Hemen cevap verdi:

- Başım gözüm üstüne ya Resulallah. Alacağımın yarısını bağışlayarak anlaşan mümin olmayı tercih ediyorum!

Bundan sonra da borçlu İbni ebi Hadred’e işaret eden Efendimiz; “Kalk git, sen de kalan borcunu getirip hemen öde. Senin de buna gücün yeter artık”, buyurdu.

- Hemen ödüyorum ya Resulallah, bu kadarını zaten hazırlamıştım, anlaşmaz mümin durumuna düşmekten Allah’a sığınırım, dedi. Böylece gürültülü bir anlaşmazlık, anında sakin bir anlaşmayla sona erdi.

Efendimiz buyurdu ki: - “Mümin anlaşan, anlaştıran insandır.” Arkasından da ekledi:

- Anlaşmayan, anlaştırmak için gayret göstermeyen mü’minde hayır yoktur! Bunu böyle bilin!

- Ne dersiniz, evde ve sokakta biz ne haldeyiz?. Anlaşan, anlaştıran mümin örneği mi veriyoruz? Yoksa aksiliklerin ve inatçılığın numunesini mi teşkil ediyoruz? Bir düşünsek, nefs muhasebesi yapsak mı?


y1piZGOCsfrv63jKvHlwZdzRsbZP_qOrIj2jKc2D0gxQ7mYrTpJbEfPTriOYqmPZW4_
July 15

EVLİ ERKEĞİN PSİKOLOJİSİ

 

y1pZZwUZYdQ_3Xb_8Jur79SRTfUCJ_mVKPDbhtZ6irA8HPzcebPjJQSsuqChLDcX6Xd      y1pZZwUZYdQ_3Xb_8Jur79SRTfUCJ_mVKPDbhtZ6irA8HPzcebPjJQSsuqChLDcX6Xdy1pZZwUZYdQ_3Xb_8Jur79SRTfUCJ_mVKPDbhtZ6irA8HPzcebPjJQSsuqChLDcX6Xd                                              

EVLİ ERKEĞİN PSİKOLOJİSİ

Mutsuz evliliklerin  çoğu eşlerini gerçek bir psikolog tahlile tabi tutamamalarından kaynaklanır.Bekar erkekle evli erkek veya bayan arasında tahminlerden fazla psikolojik farklar vardır.

Evlilikte tıpkı şairlik,yazarlık,ressamlık gibi sanattır.Bütün mesele bu sanatı hassas dozlarına ve milimetrelik ayarlarına göre icra edip etmemektedir.

Huzur ve mutluluk arayan hanımlara evli erkeğin psikolojisiyle ilgili tespitlerimiz var şimdi…Bunları bilen ve itinayla uygulayan kadın,kocasıyla kolay kolay uzun süre problem yaşamaz.

1.Bir kadın her zaman yoğundur.Uzun süre evli Kalamış çiftlerin sıklıkla karşılaştıkları bir problem vardır.Evliliklerin yıl dönümünde kadın tarafından evde güzel bir masa ve hoş bir ortam hazırlar.Hatta özenle seçilen bir hediye bile konur masanın üzerine… Akşam eve gelen eş,gördüğü manzara karşısında donup kalır.Eşinin bu ince düşüncesine mukabil sevinsin mi,kendi unutkanlığına dövünsün mü? Kafası allak bullak olur.Çünkü bu önemli gün tamamen kafasından çıkmış ve eve eli boş gelmiştir.Tabii ardından küçük rahatsızlıklar yaşanır.Peki,böyle bir durumda erkek ne kadar hatalı? Yoğun bir tempoyla geçen günlerimizde hangi birimiz kafamızı toparlayıp hatırlamamız gereken şeyleri beynimizin bir köşesine not edebiliyoruz?Dolayısıyla kocasının psikolojisini tahlil edebilen bir hanım,bu durumda problem çıkarmaz veya en azından hadiseyi büyütmez.

2.Günümüz dünyasında her erkek sinirlidir,birazcık delidir,ruh hastası gibi görünür.Asabiyet sergilemeyen,sinirlerine hakim olan öfkesini engelleyen gerçek kahraman bir koca beklentisindeki kadın boşuna bekler.Yapılması gereken,mümkün mertebe sinirlilik ortamı meydana getirmemeye çalışmaktır.Dışarıya karşı en masum görünen “beyefendilerin” de çoğu maalesef böyledir.Normalde iki yüzlü insanlara kızarız; günümüz dünyası 20 yüzlü, bazen 200 yüzlü insanlardan meydana gelmiştir.

3.Evli erkek haklı çıkmaya çok sever ve arzular.Evli erkeğin belki de ne karakteristik özelliği sayılabilecek  bu durumun farkındaki kadın,evlilik sanatını büyük bir ustalıkla icra ediyor demektir.Ayrıca bütün karı-koca problemleri karı koca arasındaki haklılık yarışından çıkmaktadır,boşanmaların ana sebebi de budur.

4.evli erkek aslında büyük bir ilgiye ,desteğe,yardıma muhtaçtır.Siz bakmayın onun asıp kesen konuşmalarına ,aile reisliği havalarına…Hayatta belki en yardıma ve ilgiye muhtaç kişi evli erkektir.

5.Evli erkek rahatına çok düşkündür ,çünkü bu lüks hakkını sadece  ve ancak evde kullanabilmektedir.Hayat yükünü omzunda hissetmek bakımından erkekler kadınlardan daha endişeli bir yapıya sahiptirler.Erkeğin 10 gr. stresi kadının 1 kg. stresine eşittir.Bu bakımdan evlilik sanatkarı bir kadın,kocasına evdeki “rahata düşkünlük” lüksünü çok görmemelidir.

6.Evli erkeğe en çok bıkkınlık veren şey; eve gelince eşinden dert,sıkıntı,felaket haberleri dinlemektir.İdeal bir kadın,beyi eve geldiğinin ilk  1.5 saati içinde ona dert ve tasa haberleri vermez.

7.Evli erkek karısının kendisiyle söz yarışmasına ve dalaşına girmektense akşam yemeğinde zehir sunmasını tercih eder.Her seferinde nefsini avukat gibi müdafaa eden kadın,aslında baltayı ayağına vurarak eşini kendisinden bir santim daha uzaklaştırmaktadır.

8.Evli erkeğin kalbine giden yol midesinden geçer.2x2=4 kadar net bir gerçektir bu…

9.Evli erkek çok dağınıktır ama asla dağınık bir ev ve dağınık bir eş istemez.Erkeklerin fıtratında dağıtma,kadınlarınkindeyse toplamama özelliği ağır basar. “Yuvayı yapan dişi kuştur” atasözü bundan dolayı söylenmiştir.Evliliğini dağıtmamak isteyen bir kadın ,kocasının dağıttıklarını toplama sabrını ve becerisini memnuniyetle gösterir.

10.Evli erkeğin evdeki durgunluk ve sessizlik  tavrını çok iyi anlamak gerekir. “Hiç konuşmuyor; durgun, sessiz ve dalgın!” değerlendirmesini yaparken kırıcı olmamak gerekir.Evli erkeğin cilveli sevgi sözlerini sıklıkla sarf etmesini ondaki sevgi noksanlığından değil ,çeşitli sorumluluk psikolojisinin verdiği yoğunluğa bağlamak daha doğru olur.

11.Evli erkek aşırı ve hayali kıskançlıktan kaynaklanan bıkkınlık verici strese asla tahammül edemez.Kıskançlık aslında güzel normal ve gereklidir ama dozu ayarlanmamış kıskançlık evli erkeği çileden çıkarıp büyük bir stres altına sokar.Bu durumdaki erkek tahmin edilenden çok olumsuz tepki gösterebilir.Kıskançlığın dozunu iyi ayarlamak,çeşitli ağır ve hayali suçlamalarla kırıcı olmamak en ideal bir davranıştır.Aksi halde hayali endişeler yavaş yavaş gerçeğe bürünebilir.

12.Evli erkek aile meselelerine en yakınlarının dahi yerli yersiz müdahalesinden hoşlanmaz.En beceriksiz kocalar bile böyledir.Akıllı bir kadın bu tür müdahalelere fırsat vermez,iplerin kocasının elinden çıkmasına zemin hazırlamaz.Ana-baba ,amca-dayı,teyze-hala vs.de olsa evli erkek aile nizamatında ortaklığı hiçbir zaman kabullenemez.Bu durumda iyilik yapayım derken iyiden iyiye aileyi baltalamak için iki tarafın yakınları da kendi işlerine bakmalı, “yol gösterme” ve “yardımcı olma” adı altında müdahaleci ve ukalaca karşılanabilecek tutumlardan sakınmalıdır.Tabiri caizse,her horoz kendi çöplüğünde ötmelidir.

13.Evli erkek eşinin kendisine bizzat ve ismen dua ettiğini bilmek ve öğrenmek ister.Duanın gücü dünyaca meşhur dergilere konu olmuş enteresan bir etkileyiciliğe sahiptir.Kocasının başarısı,problemlerinin giderilmesi ve huzuru için sıklıkla ve bizzat dua eden bir kadın esasen son derece önemli bir faaliyet icra etmektedir.Bunu fark eden kocası manevi bir güven ve doyum yaşayacağından inanılmaz derecede rahatlar,gevşer ve istenilen kıvama gelir.Beylerin ve hanımların duadaki bu gücü keşfetmeleri gerekir.

14.Evli erkek bir sanatkar ise veya kendi işinde başarılı olmak için çırpınan biriyse onun olumsuz görünen tavırlarını iki kat anlayışla karşılamak gerekir.Çünkü sanatkarlar ve işkolikler aslında iki evlidirler.Normal evliliklerin dışında adeta işleriyle de evlenmişlerdir.Ne yaparsanız yapın,bir sanatkarı veya iş sahibini kendi faaliyetlerinden uzaklaştıramazsınız.En iyisi onunla mücadele etmek yerine diyalog kurmaya çalışmak,her işine burun sokmadan ona yardım etmek,problemlerinin çözümüne katkıda bulunmaktır.

Bütün hanımların,evli erkeğin psikolojisini doğru anlayıp ona göre davranarak huzur ve mutluluk sanatkarı olmaları temennisiyle…

                                                         Dr. Ahmet Akman
<Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber!...> y1pqXusuVDdxrSjkUDhYU3jpoZgvvr-pk54WtiRg4aYHk1wMFaRUEMusNfy9Jydr0XE
July 12

şeytanın en tatlı 12 sözü ve dostları

 
 
 ....................şeytanin En Tatli 12 Sözü...............

--------------------------------------------------------------------------------

1 - BİR DEFAYLA BİR ŞEY OLMAZ



2 - DAHA GENCİZ.



3 - ALLAH (C.C) KALP TEMİZLİĞİNE BAKAR.



4 - ALLAH (C.C.) İLE KUL ARASINA GİRİLMEZ.



5 - EMEKLİ OLDUKTAN SONRA.



6 - ZAMAN SİZE DEĞİL SİZ ZAMANA UYUN.



7 - BİR ŞEY OLMAZ Allah(C.C) AFFEDER.



8 - BU KADAR