|
|
March 11
BİR DOSYA
Misyonerlik Bir Din Tebliği mi Yoksa Din Pazarlamacılığı mıdır?
Hıristiyan misyonerler emperyalizmin öncü kuvvetleridirler. Batı ülkeleri dini, yönetimin tamamen dışında bıraktıkları halde İslam dünyasındaki misyonerlik çalışmalarına büyük maddi katkıda bulunmaktadırlar. Misyonerliğin öncelikli amacı insanlara hıristiyanlık dinini tebliğ etmek değil gelişmemiş üçüncü dünya ülkelerinin halklarının Batı ülkelerinin dünya üzerinde kurmuş oldukları sömürgeci yapıya tamamen teslim olmalarını ve başkaldırmamalarını sağlamaktır. Bu arada misyonerler, söz konusu sömürgeci yapıyı tehdit eden tehlikeleri de ortadan kaldırmayı amaçlamaktadırlar. İslam dünyasındaki hıristiyan misyonerlerin sadece din propagandası yapmakla kalmayarak bozgunculuk yapmaları da bu yüzdendir. (1)
Günümüzde Müslümanların karşı karşıya olduğu meselelerin pek çoğuna onlar sebep oldular ve halen de sebep olmaya devam ediyorlar. Misyonerler geçmişte, Müslümanları hıristiyan yapmakta başarılı olamayacaklarını anlayınca "İslam Birliği"ni ve Müslümanların İslamca yaşantılarını bozmak için değişik bir yol tuttular. Dolayısıyla Müslümanlar arasında kavmiyetçilik, liberalizm vs. gibi fikirleri yaymaya başladılar. Bugün Müslümanlar arasında yaygın olan gayrı İslâmi düşüncelerin çoğu onların ürünüdür.
Bugünkü hıristiyanlığın asıl vatanı durumunda olan Avrupa ve Amerika'da din büyük oranda arka plana atıldığı, hıristiyanlığın kuralları tümüyle unutulduğu halde, misyonerler çalışmalarını İslam ülkelerinde ve geri kalmış durumdaki Afrika ve Asya ülkeleri üzerinde yoğunlaştırmaktadırlar. Böyle yapmaları emperyalizmin çıkarlarına hizmeti amaç edindikleri yolundaki iddiamızı doğruluyor. Emperyalizmin desteği ile çok büyük bir maddi güce sahip olan kilisenin sömürge durumundaki ülkelerde yürüttüğü çalışmaları aksatmamak için kendi vatanını ihmal etmesi boşuna değildir.
Sahip oldukları dokunulmaz ve özerk statüyü çok iyi değerlendiren kilise otoriteleri kendi vatandaşlarına "din" konusunda pek söz geçirememekle beraber, üçüncü dünyada faaliyet göstermek üzere büyük bir sermaye desteğine sahiptirler. Özellikle Afrika ve Uzakdoğu gibi istismar edilmeye çok uygun yerlerde misyonerler, sınırsız ekonomik imkânların yanında batı ülkelerinin ve mevcut kukla rejimlerin askeri ve siyasi desteğiyle çalışmaktadırlar. Bugün dünyada hıristiyan bir azınlık tarafından yönetilen Müslüman ülkelerin sayısı az değildir. (2)
Misyonerliğin Geçmişi
İslam âleminde hıristiyanlaştırma faaliyetlerinin kökleri haçlı savaşlarına kadar uzanır. Hıristiyan Avrupa'nın İslam âleminde teşkilatlı bir şekilde misyonerlik çalışmalarını başlatması ise 13. asrın başlarında olmuştur. Hıristiyan misyonerler İslam âlemindeki hıristiyanlaştırma faaliyetlerini organize etmek amacıyla tarih boyunca çeşitli dernekler ve teşkilatlar kurmuşlardır. On dokuzuncu asrın girmesiyle misyonerlik faaliyetleri daha da gelişmeye ve güçlenmeye başladı. Özellikle Batı'nın gerçekleştirdiği teknolojik gelişmeleri çeşitli İslam topraklarına sokmak suretiyle nüfuzunu genişletmesi İslam âlemine misyonerlik faaliyetlerinin sızmasını da kolaylaştırdı. Misyonerlerin Müslümanlar arasında yayılmasını Avrupa ülkelerinin İslam topraklarına askerler göndermesi takip etti. Bu noktada sömürgeci güçlerle misyonerlerin gayeleri birleşiyordu. (3)
Afrika'da Sömürgecilik ve Misyonerlik El Ele
Emperyalizmin Afrika senaryosu ve bunda misyonerlerin rolü, emperyalizm-misyonerlik ilişkisini ortaya koyma bakımından üzerinde durulmaya değer.
Afrika'nın keşfinden sonra bu kıtaya ilk yayılanlar misyonerler oldu. Misyonerlerin amacı sadece insanları hıristiyanlaştırmak değil aynı zamanda onları sömürge hâkimiyetine hazır hale getirmekti. Böylece Avrupa'nın Afrika üzerindeki hâkimiyeti daha da kuvvet kazanacaktı.
Nitekim misyonerler bütün güç ve imkânlarıyla çalıştılar. Avrupalılar da hâkimiyetlerini kurdular ve bunun sonucunda bir yandan Afrika'nın tabii zenginlikleri Avrupa'ya aktarılırken, diğer yandan ekonomik gelişmeler dolayısıyla işçi talebinin karşılanması için insanlar köleleştirildiler. Avrupalının yüzyıllar süren sömürge düzeninin neticesi, bu kıtanın verimsiz, kurak ve çöl haline getirilmesi dolayısıyla insanlarının fakirleşmesi oldu.
Afrika kıtasının tabii zenginliklerinin Avrupa'ya taşınması sonucunda bu kıtanın çölleşmesini de Avrupalılar kendi çıkarları açısından kullanmayı bildiler. Batılılar, hıristiyanlaştırma faaliyetleri çerçevesinde geçmişte gerçekleştiremediklerini bugün yoksulluğu fırsat bilerek gerçekleştirmek istiyorlar. Bugün Batı'nın göndermiş olduğu hıristiyan misyonerler Afrika insanının yoksulluğunu ve açlığını onu hıristiyanlaştırmak için değerlendirmektedirler.
World Christian Encyclopaedia (Hıristiyan Dünyası Ansiklopedisi)'nın yayın müdürü istatistikçi Dawid Warren'e göre 1970'lerde hıristiyanlaştırma faaliyetlerine 70 milyar dolar ayrılmışken bu miktar gittikçe artırılarak 1980'lerde 100.3 milyar dolara çıkarıldı. Dawid Warren, tüm dünyada yapılacak hıristiyanlaştırma faaliyetleri için 1985 yılında da 127 milyar dolar ayrıldığını bildirdi. (Buna misyonerlik faaliyetleriyle bağlantılı gıda, sağlık ve diğer zorunlu ihtiyaç yardımlarının da dahil olduğunu sanıyoruz.) Yukarıda da işaret ettiğimiz üzere misyonerler, faaliyetlerini kuraklık ve açlık musibetine uğrayan ve kendi hallerine terk edilen Afrikalıların yaşadıkları bölgelerde yoğunlaştırmaktadırlar. Yardımseverler kisvesi altında faaliyet yürüten misyonerler her gün yüzlerce Etyopyalı, Sudanlı, Çadlı, Malili ve Mozambikli insanın inancını çalmaktadırlar. Anne ve babalarını kaybeden Müslüman çocuklar, papazlar tarafından idare edilen hıristiyan yetimhanelerine götürülmekte ve içlerinden zeki olanlara kilise bursları temin edilerek Batı ülkelerine tahsil yapmaya gönderilmektedirler. Bunlar Batı ülkelerinin Afrika ülkelerindeki çıkarlarını korumaya elverişli hale getirilmek üzere özel bir eğitime tabi tutulmaktadırlar. Söz sırası gelmişken bugün İslam ülkelerindeki yönetim meselesinin ve bu ülkelerde yönetim ile halk arasındaki kopukluğunun da geçmişte uygulanan benzer politikadan kaynaklandığına dikkat çekmemiz uygun olur.
Misyonerliğin Afrika'ya Getirdikleri: Sömürgeleştirme, Yoksullaştırma, Hıristiyanlaştırma ve Bozgunculuk
Bugün Afrikalı Müslüman, iki büyük tehlike ile karşı karşıyadır. Biri açlık ve sefalet dolayısıyla hayatını kaybetme tehlikesi, diğeri ise fırsatı ganimet bilip insanların içinde bulundukları imkânsızlıkları istismar eden hıristiyan misyonerlerin tuzağına düşerek imanını kaybetme tehlikesi. Bunların ikincisi birinciden çok daha tehlikelidir. Çünkü birincisi geçici hayatı kaybetme tehlikesi, ikincisi ise ebedi hayatı kaybetme tehlikesidir. Ama ikincisi birinciyle irtibatlı. Çünkü Afrikalı Müslüman açlık ve sefalet yüzünden misyonerlerin kucağına itiliyor.
Şimdi size hıristiyan misyonerlerin Afrika'daki çalışmalarından bazı örnekler sunalım:
Afrika'daki Müslüman halklar içerisinde açlık sıkıntısından en çok etkilenen toplumlardan biri Mozambik Müslümanlarıdır. Birleşmiş Milletler'in yayınladığı bir rapora göre Güneydoğu Afrika ülkelerinden Mozambik'te doğan her bin çocuktan 350'si yetersiz beslenme sebebiyle hayatını kaybediyor.
Mozambik Müslümanları 500 yıl Portekiz emperyalizmine karşı savaş verdiler. Portekizliler bu beş asır içinde Müslümanların bütün mal varlıklarını gasp edip onları fakir, çaresiz bıraktılar. Bu beş asır sonunda kazanılan zafer de çeşitli siyasi oyunlarla yine Müslümanların elinden alındı. 1977 yılında bağımsızlığını ilan eden Mozambik'te yönetimi ele geçiren Milli Cephe, sosyalist sistem getirdi. Bu sosyalist rejimin gölgesinde misyonerler gayet rahat bir çalışma ortamı bulabildiler. Geçmişte Müslümanlardan zorla aldıklarının çok az bir kısmını geri veren misyonerler, verdikleriyle beraber batıl inançlarını da kabul ettirmeye çalıştılar.
Hıristiyan kilisesi Mozambik'te yürütülen hıristiyanlaştırma çalışmalarıyla ilgili olarak verdiği raporunda bu ülkede hıristiyanların sayısının hızla arttığını duyurdu. Bu ülkede açlığın hüküm sürdüğü yerlerle kurak bölgelerde gıda maddelerinin dağıtılması hususunda misyoner teşkilatları ile hükümetin sıkı bir işbirliği içinde oldukları bildirildi. Mozambik'teki hıristiyanlaştırma çalışmaları genellikle Müslümanlara yönelik. Yukarıda sözü edilen kilise raporuna göre Mozambik'teki "Yav" kabilelerinin % 80'i, "Makondi" kabilelerinin de % 43'ü Müslüman.
Bugün hâlâ açlığın cenderesinden kurtulamamış olan Somali'de misyonerlik çalışmalarının iki asırlık bir geçmişi var. Misyonerler bu ülkede iki asırlık hummalı çalışmaları sonunda tek bir Müslümanı bile hıristiyan yapmayı başaramadılar ama sömürgeci güçlerin bu ülkenin yönetimini kendi çıkarlarına hizmet edecek kişilerin eline teslim etmeleri için şartları hazırlamayı başardılar. Somali'nin 1991 ayaklanmaları ile iktidardan uzaklaştırılan eski diktatörü Siyad Berri, ülkedeki İslâmi uyanışın önüne geçmek amacıyla hıristiyan misyonerlerden yararlanıyordu. İslâmi hareket mensuplarına göz açtırmayan Siyad Berri, misyonerlere Müslüman halk içinde faaliyet yürütmeleri için her türlü imkânı sağlıyordu. Sömürgeci güçlerin çıkarlarını koruması üzere Somali devlet başkanlığına getirilen Siyad Berri misyonerlerin önüne bütün kapıları açmış ve misyoner okulları açmalarına fırsat tanımıştı. Hatta Berri ihtiyaçlı durumdaki Müslüman ailelerin çocuklarının binlercesini hıristiyan misyonerlere satmaya bile kalkıştı. (4) Somali Müslümanlarının 1988 sonlarına doğru Kuveyt İslam Fıkhı Enstitüsü'nün 5. dönem toplantısına gönderdikleri mektupta şöyle deniyordu: "...Yönetim hıristiyanlaştırma çalışmaları için her türlü imkânı hazırladı. Müslümanlar tarafındaki bütün engelleri kaldırdı. Müslümanların İslâmi hislerini öldürdü. İslâmi tebliğ çalışmalarını yasakladı, ağızları kapattırdı ve misyonerlerin seslerinden başka her sesi susturdu. Artık misyonerlerin ülkemizde enine boyuna dolaşmaları ve istediklerini yapmaları için bir engel söz konusu değil. Ağızların kapatılmasından, İslam'ın sesinin kısılmasından, Müslüman davetçilerin kovulmalarından veya hapse atılmalarından sonra meydan onlara kaldığı için misyonerler artık Müslümanların çocuklarını arabalara yükleyerek adeta mal gönderir gibi Avrupa veya Amerika kiliselerine gönderebiliyorlar. Somali tarihinde ilk kez bazı gençlerin boyunlarına haç astırıp sokaklarda dolaştığı görüldü. Kuzey bölgedeki bazı şehirlerin yıkılmasına ve ahalilerinin sürgün edilmesine yol açan son olaylardan sonra bazı aileler çoluklarıyla çocuklarıyla Avrupa'ya veya Amerika'ya göç ettiler. Gittikleri yerlerde onları kilisenin adamları karşılayıp çocuklarını alıyorlar". (5) Somali'de 1991 yılında çıkan ve Siyad Berri diktatörlüğüne son vermeyi amaçlayan iç savaşın, halkı daha çok fakirliğe ve açlığa itmesi de misyonerlerin işine yaradı. Hatta misyoner teşkilatları bu kez Birleşmiş Milletler teşkilatı ile de işbirliği yaparak hıristiyanlaştırma çalışmalarını daha da hızlandırdılar.
Fakir Afrika ülkelerinden Malavi'de elli - altmış yıl öncesine kadar nüfusun % 66'sını Müslümanlar oluştururken bu oran zaman içinde % 17'ye kadar düştü. Bu kadar kısa süre içinde böyle büyük bir düşüş gerçekleşmesinin sebebi eğitimin hıristiyanların denetimi altında olmasıdır. Misyonerler eğitimi denetimlerine almaları sayesinde okuyan kesimi ele geçirdiler. Bunun üzerine İslam okumamış kesimin dini haline geldi. Misyonerler bunu da İslam aleyhine bir propaganda malzemesi olarak kullandılar ve İslam'ın ancak cahil kesim tarafından kabul edilebilecek bir din olduğuna ülke halkının bir bölümünü inandırabildiler. (6) Fakat özellikle 1980'li yıllarda bu ülkede yeniden bir İslâmi uyanış ortaya çıktı. Bu uyanış sayesinde, geçmişte hıristiyan misyonerlerin İslam hakkındaki asılsız iddialarından etkilenen ve özellikle inançları yiyecek maddesi karşılığında çalınmış olan Malavililer yeniden İslam'ı tanımaya ve Müslüman olmaya başladılar. Bu durum karşısında Papa II. Jean Paul'ün emriyle Malavi'de görev yapan misyonerler yeniden bir atağa geçtiler. Ama bu kez misyonerler pek başarı elde edemediler ve Müslümanların çalışmaları daha etkili oldu. Hıristiyan kilisesi Malavi'de yenik düştüğünü ve geçmişte kullandığı hilelerin artık iş görmediğini anlayınca bu ülkede her türlü dini propagandanın yasak edilmesini istedi. Katoliklerin dini lideri II. Jean Paul de 1989 baharında çeşitli Afrika ülkelerini içeren ziyareti esnasında Malavi'ye de uğradı. Ziyaret ettiği diğer Afrika ülkelerindeki misyonerlik çalışmalarına devletin destek vermesini isteyen II. Jean Paul, Malavi'de bütün dini propagandaların yasak edilmesi çağrısını tekrarladı. Bu durum sömürgecilerin çıkarlarını garantiye almak için dini bir altyapı oluşturmak üzere görevlendirilen hıristiyan misyonerlerin eşit şartlarda mücadeleye ve er meydanında güreşe yanaşamadıklarını ortaya koyuyordu.
Mali'nin Kav şehrinde misyonerlik faaliyetleri 1927'de başladı. O tarihten 1980'lere kadar hıristiyanlaştırılabilen Müslüman sayısı sadece ikiydi. Ama bu zaman zarfında misyonerlerin "fakirleştirme" ve "cahilleştirme" politikaları başarılı oldu. Dolayısıyla 1980'lerden sonra hıristiyanlaştırılabilen Müslüman sayısı hayli arttı.
Mali'de faaliyet yürüten hıristiyan misyonerlerin genç kızları çeşitli yollarla evlerinden alarak misyoner merkezlerine teslim ettikleri tespit edildi. Konuyla ilgili açıklamalarda hıristiyan misyonerlerin Müslüman kızları kandırabilmek için onlara süs eşyası, güzel ve lezzetli yiyecekler, kıymetli giyecekler temin ettikleri bildirildi. Misyonerler bu yollarla ağlarına düşürebildikleri Müslüman genç kızları ailelerinden habersiz olarak misyoner merkezlerine götürüyor ve orada hıristiyanlık propagandasına tabi tutuyorlardı. Mali'de misyonerlik çalışmalarını yürüten örgütlerin genellikle kadın örgütleri olması da ilgi çekiciydi. Bunun en önemli sebebi orada daha çok genç kızların hedef alınması ve pusuların, ağların onlara göre düzenlenmiş olmasıydı. Dikkat çeken bir başka husus ise Mali'de faaliyet yürüten misyoner kadınların çoğunlukla Fransız asıllı olmalarıdır. Bunda Fransa'nın Mali'deki sömürgeci çıkarlarının korunmasının etkisi vardı. Fransa yönetimi hıristiyanlaştırma yoluyla Mali'deki emperyalist çıkarlarını korumak amacıyla kilise teşkilatlarına ve misyonerlere büyük yardımlar yapıyor. (7)
Afrika'daki hıristiyan misyonerler zaman zaman siyasi karışıklıklara ve fitnelere de sebep olmaktadırlar. Mesela Afrika'nın küçük ülkelerinden olan Liberya'da Ağustos 1990'da çıkarılan ayaklanmanın asıl amacı bu ülkedeki İslâmi ilerleyişin önüne geçmekti. 3 milyon nüfusa sahip Liberya'da halkın yaklaşık % 45'ini oluşturan Müslümanlar, ne devlet başkanı Samuel Doe'nin ne de ayaklananların tarafını tutuyorlardı. Buna rağmen çok sayıda Müslüman atılan mermilere hedef seçildi. Liberya'daki Müslüman davetçilerin ileri gelenlerinden olan Seyko Hüseyin Sako'nun haftalık el-Muslimun gazetesine verdiği demece göre çoğunluğu putperest kavimlere mensup olan isyancılar Liberya'daki hıristiyan misyoner teşkilatlarından ve kilise temsilcilerinden önemli oranda yardım alıyorlardı. Liberya'daki ayaklanmanın başlama hikâyesi de oldukça ilginçti. Önce kilise güdümündeki Observer gazetesinin başkan Samuel Doe'yi Müslümanlara arka çıkmakla, camilerin ve İslâmi okulların yapımına yardımcı olmakla suçlamasıyla işe başlandı. Bunun arkasından karşılıklı suçlamalar ve ithamlar birbirini takip etti. Sonunda yine büyük ölçüde kilise mensuplarının ve misyonerlerin tahrikleri neticesinde ayaklanma başlatıldı. İsyancılar gerçekte Samuel Doe iktidarına son vermeyi amaçladıkları halde birçok yerde silahlarını Müslümanlara çevirdiler. Bazı Müslüman köylerinde toplu katliam gerçekleştirdiler. Liberya olayları ile ilgili olarak özellikle üzerinde düşünülmesi gereken de isyancıların bir Müslüman köyüne girdiklerinde ilk önce köyün imamını sormaları ve ilk iş olarak onu bulup öldürmeleriydi.
1989 Mayıs'ının ortalarında Batı Afrika ülkelerinden Senegal'in başkenti Dakar'da Senegallilerin Moritanyalılara saldırmaları üzerine başlayan çatışmalarda birçok insan öldürüldü. Bu olaylarda özellikle Fransa hesabına çalışan misyonerlerin parmağı olduğu sonradan ortaya çıkarıldı. Moritanya kültür bakanı Ahmed el-Emin Veled bu konu ile ilgili olarak yaptığı açıklamada misyonerlerin Afrika'da güven ve istikrarı bozmak, çeşitli sürtüşmelere sebep olabilmek için bilhassa hıristiyan yaptıkları kimseleri kullandıklarını ve bu arada ayrılıkçı gruplar ile de işbirliği içine girdiklerini söyledi. Ahmed el-Emin Veled, Senegal ile Moritanya arasında ortaya çıkan sürtüşmede katolik kilisesi hesabına çalışan misyonerlerin büyük rollerinin olduğuna işaret etti. Bakan Veled, katolik kilisesi hesabına çalışan misyonerlerin Senegallilerin kavmiyetçi düşüncelerini harekete geçirmek suretiyle, kendilerini bu ülkede yaşayan Moritanyalı azınlığa karşı kışkırttıklarını ve Senegal yönetimini de Moritanya ile savaşa girmek üzere teşvik ettiklerini ifade etti. Senegal olaylarının başlamasında Fransa hesabına çalışan ajanların ve yayın organlarının da etkinliği olmuştu. Senegal olaylarını kışkırtanların ve tertipleyenlerin başında Senegal'in eski başkanı Sengur zamanında İçişleri bakanlığı yapmış olan Jean Goulan bulunuyordu. Fransa finansmanlı basın organları da Moritanyalılarla Lübnanlıların geçmişte köle ticareti yaparak zengin olduklarını ileri sürüyor ve bundan dolayı Senegallileri Moritanyalılara karşı kışkırtıyorlardı. İşin gerçeğinde ise Senegal'deki köle ticaretini Fransızlar ellerinde tutmuşlar ve bu ülkeden zorla topladıkları binlerce Müslümanı Avrupa ülkelerinde köle olarak satmışlardı. Fransa güdümlü Demokratik Parti gazetesi de Senegalli siyahları Moritanyalı beyazlara karşı toplu kıyama davet etti. Bütün bu olaylar Fransız emperyalizmi ile misyoner teşkilatlarının işbirliğine delil teşkil ediyordu.
Uganda'da 19. yüzyılın sonlarına doğru başlayan Müslüman katliamının arkasında hıristiyan misyonerler vardı. Hıristiyan misyonerler bu ülkedeki Müslüman hâkimiyetine son verebilmek için adam satın alma yoluyla bazı yerli Ugandalıları kendi taraflarına çekebildiler. Ardından kendi adamlarına modern silahlar temin ederek Müslümanlara karşı dini savaşlar başlattılar. Bu savaşlarda on binlerce Müslüman topluca öldürüldü.
Sudan'ın güneyindeki ayrılıkçı gruplara hıristiyan misyonerler tarafından tabut içinde silah gönderildiği Sudan polisi tarafından tespit edilmişti. Bu olayın ortaya çıkarıldığı dönemdeki Sudan Kültür bakanı Ali Şumuvv, bir açıklamasında Sudan'ın çeşitli iç problemlerinin arkasında hıristiyan misyonerlerin bulunduğuna işaret etti. Ali Şumuvv, misyonerlerin Sudan'ın güneyini kuzeyinden ayırarak bu bölgede kendi amaçlarına hizmet edecek ufak bir devlet ortaya çıkarmak için bütün imkânlarını seferber ettiklerini belirtti. Ali Şumuvv konuyla ilgili açıklamasında Afrika'daki Müslümanların en büyük baş belalarının hıristiyan misyonerler olduğuna dikkat çekti. (8)
Orta Afrika ülkelerinden olan Kenya'da misyonerlik çalışmaları bugün hâlâ oldukça yoğun durumdadır. 1990 yılında bu ülkede sadece İngiltere'den 320 misyoner görev yapıyordu. Batı ülkeleriyle iyi ilişkiler içinde olan Kenya hükümeti de misyonerlik çalışmalarına her türlü imkânı sağlamaktadır. Bu ülkede misyonerlik çalışmalarının oldukça yoğun olması sebebiyle bazı çevreler Kenya'yı Afrika'nın Vatikan'ı olarak adlandırmaktadırlar. Ne var ki, gittikleri yerlerde merhamet tacirliği yapan misyonerlerin Kenya'da silah ticareti ile de uğraştıkları belirlendi. Ancak misyonerlerin bu işgüzarlığı, hıristiyanlık propagandalarına her türlü imkânı tanıyan Kenya hükümetini kızdırdı. Kenya hükümeti 1989 sonlarına doğru, ülkeye silah soktukları ve iç güvenliği tehdit ettikleri gerekçesiyle Kenya Hıristiyan Kiliseler Birliği (ACCK) üyesi bazı misyonerleri sınır dışı etti. Kenya hükümeti olayla ilgili açıklamasında hıristiyanlık propagandasında kullanılacak malzeme diye göstererek ülkeye silah ve savaşta kullanılacak haritalar soktuklarının tespit edildiğini bildirdi. Konuyla ilgili olarak verilen haberlerde kilise papazlarından Richard Hamilton adında bir kişinin Kenya'dan kovulduktan sonra mühendis kılığına girerek kilisenin mülkünü alıp Hıristiyanlığa hizmet eden başka kurumlara çevirmek amacıyla yeniden bu ülkeye girmeye kalkıştığına işaret edildi. (9)
1977'de siyasi bağımsızlığına kavuşan Cibuti de geniş çaplı bir misyoner saldırısına maruz kaldı. Somali'nin kuzeyinde Aden Körfezi kıyısında bulunan Cibuti'nin bir milyon civarındaki nüfusunun yüzde yüze yakını Müslümandır. Cibuti aynı zamanda Somali zulmünden kaçan Ogadenli Müslümanların da mülteci olarak yaşadıkları bir ülke. Ogadenli mülteciler misyonerlerin iştahlarını kabarttı ve Cibuti'ye yönelik misyoner saldırısı da, Ogadenli Müslümanların yurtlarını terk ederek bu ülkeye iltica etmesiyle birlikte hız kazandı. Cibuti küçük bir ülke olmasına rağmen emperyalizm için özel bir önem arz etmektedir. Çünkü Aden Körfezi'ni Kızıl Deniz'e bağlayan Babu'l-Mendeb boğazı Cibuti'nin kontrolündedir. Güneyden Somali ile kuzeyden ve batıdan da Etyopya ile sınırdır. Bu itibarla önemli bir coğrafi konuma sahiptir. Dolayısıyla emperyalizmin öncüleri durumundaki misyonerler Cibuti'ye özel ihtimam gösteriyorlar. Amaç sadece insanları hıristiyan yapmak değil buradaki emperyalist çıkarları garantiye almak.
Misyonerler Afrikalı Müslümanları dinlerinden uzaklaştırabilmek için onların aralarında kavmiyetçiliği yayma yolunda da büyük gayretler sarf ettiler. Misyonerler uzun yıllar Afrikalıları, İslam'ın bir "Arap dini" olduğuna inandırmaya çalışarak, onların daha çok kavmiyetçi düşünceleri benimsemelerini sağlamak istediler. Onların bu yöndeki çalışmalarının Afrikalılar arasında önemli etkileri olmuştur. Ancak, Afrika kıtasında İslâmi uyanışın yeniden kendini gösterdiği son yıllarda misyonerlerin kavmiyetçi fikirleri yayma çabaları eski etkisini kaybetmeye başladı.
Siyonist - Misyoner İşbirliği
Afrika'daki hıristiyan misyonerler İslam'a ve Müslümanlara karşı çalışmalarında siyonist İsrail rejimi ile de işbirliği yapıyorlar. Özellikle son yıllarda Afrika ülkelerinde de İslâmi uyanışın etkili olması üzerine hıristiyan misyonerler siyonist rejimle daha çok işbirliğine girme ihtiyacı duydular. Liberya'da binlerce Müslümanın öldürülmesine yol açan iç savaşın arkasında hıristiyan misyonerlerle birlikte siyonistler de vardı. Güney Sudan'daki ayrılıkçı gruplara da hıristiyan misyonerlerle birlikte siyonist rejim de destek vermektedir. Misyonerler Güney Sudan'daki ayrılıkçılara tabut içinde silah temin ederlerken siyonist İsrail yönetimi de ayrılıkçı militanları özel askeri eğitime tabi tutmaktadır.
Misyonerlerin Asya'daki Çalışmaları da Afrika'dakinin Benzeri
Hıristiyan misyonerler, Afrika'daki gibi Asya ülkelerinde de insanların fakirliklerini hıristiyanlaştırma faaliyetlerinde değerlendirmektedirler. Halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan ve dünya ülkeleri arasında fakirlik sıralamasında ikinci sırayı alan Bangladeş'te hıristiyan misyonerler gayet yoğun bir faaliyet yürütmektedirler. Fakirlik, bilgisizlik, işsizlik ve sağlık hizmetlerinin yetersizliği hıristiyan misyonerlerin başarılı olmak için aradıkları şartlar. Bu şartların tümü Bangladeş'te mevcut. Dolayısıyla kilise teşkilatları bu ülkeye oldukça fazla önem veriyorlar. Misyonerler fakir ve dinleri hakkında yeterince bilgi sahibi olmayan Müslümanları tuzaklarına düşürmek için sosyal yardım merkezleri, okullar vs. açıyorlar. Kurdukları sosyal yardım merkezlerinden yardım almak isteyen Müslümanlara hıristiyan olmalarını şart koşuyorlar. Okullarına öğrenci alırken ise hıristiyan olma şartı aramıyorlar. Ancak misyoner teşkilatlarına bağlı okullara giren çocuklar sürekli hıristiyanlık propagandasına tabi tutuluyorlar. Aynı şekilde misyonerlerin sağlık hizmetlerinden yararlanmak isteyen Müslümanlar da hıristiyanlık propagandalarına maruz kalıyorlar. Devletin resmi sağlık kuruluşları yetersiz kaldığından ve düzensiz beslenme, sağlık kontrolünün ve koruyucu hekimliğin olmaması gibi sebeplerden dolayı hastalık oranı yüksek olduğu için misyonerlerin sağlık kuruluşlarına ihtiyaç duyanların sayısı çok oluyor. 200 yıldan buyana yoğun misyonerlik faaliyetlerine maruz olan Bangladeş'te son yıllara kadar 1 milyon Müslümanın hıristiyanlaştırıldığı çeşitli kaynaklarda ifade edilmektedir. Bangladeş hıristiyanları kendilerine özel (bağımsız) bir kilise teşkilatı kurdular. (10)
İslam ülkelerinin nüfusça en kalabalık olanı Endonezya'da da yoğun misyonerlik faaliyetleri yürütülmektedir. Batı, Endonezya'yı önce doğrudan işgal etti. Sonra kendi hesabına iş yapacak adamlarını yönetime geçirip işgal kuvvetlerini geri çekti. Daha sonra bu ülkede, İslâmi uyanışın başlaması ve emperyalizmin çıkarlarını tehdit etmesi üzerine öncü kuvvetleri durumundaki misyonerleri gönderdi. Endonezya'daki misyoner teşkilatları Birleşmiş Milletler teşkilatından da yardım almaktadırlar.
Diktatör Sukarno ve Suharto döneminde misyonerler totaliter rejimle işbirliği yaparak Müslümanlara baskı yapılması suretiyle onların dinlerini güvenilir kaynaklardan doğru bir şekilde öğrenmelerine engel oluyor, onları dinleri hakkında cahil bırakmak ve hıristiyanlık propagandalarından rahatlıkla etkilenebilecek, şuursuz ve bilgisiz insanlar topluluğu haline getirmek için çalışıyorlardı.
Bu ülkedeki misyonerlik faaliyetlerinin en önemli yanını ise diğer ülkelerde olduğu gibi insanların yoksulluklarından istifade oluşturmaktadır. Bu faaliyetlerinde başvurdukları metotlardan bazılarını şu şekilde sıralayabiliriz:
a.Hıristiyan olmak yahut hıristiyanlığı kabul etmek veya çocuklarını hıristiyan okullarına göndermek şartıyla, fakir Müslümanlara mali yardım yapılması.
b.Çeşitli vesilelerle rejim tarafından tutuklanan Müslümanların ailelerine yardım sağlayarak onları hıristiyanlığa ısındırmak.
c.Okullar açarak bu okullarda fakir ailelerin çocuklarına eğitim imkânı sağlamak.
d.Çeşitli sosyal hizmetlerle insanları kendilerine bağlamak ve hıristiyanlığa ısındırmak.
Bütün bu faaliyetleri için gerekli yardımları Batılı emperyalist ülkelerden ve onların kurduğu uluslararası teşkilatlardan alabiliyorlar.
Yine halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan Uzakdoğu ülkelerinden olan Malezya'ya da misyonerler özel önem veriyorlar. Misyonerler Malezya'daki faaliyetlerini 1985'den sonra başlayan İslamizasyon faaliyetlerine paralel olarak hızlandırdılar.
Kısaca, misyonerlik faaliyetlerinden azade durumda hiçbir İslam ülkesi mevcut değildir.
Neden Hedef Müslümanlar?
Asya'daki misyoner teşkilatlarının çalışmalarını Taocular, Şintocular, Hindular ve Budistler arasında değil de özellikle Müslümanlar arasında yoğunlaştırmaları da dikkat çekici. Bunun en önemli sebebi İslam'ın bir hareket, aksiyon dini olmasıdır. Asya'daki misyonerler Müslümanların çoğunlukta olduğu bölgelere yönelik faaliyetlerini günden güne artırırlarken Japonya, Kore gibi Şintocuların ve Budistlerin çoğunlukta olduğu ülkelere uğrama ihtiyacı bile duymazlar.
Misyonerlerin Müslümanlar arasında yürüttükleri faaliyetlerin tek gayesi Müslümanları hıristiyanlaştırmak değil dinlerinden uzaklaştırmaktır. Kendi ülkelerindeki insanların hıristiyanlıktan uzaklaşmalarına rağmen çalışmalarını Müslümanların üzerinde yoğunlaştırmaları da bunu gösteriyor. Gayeleri Hıristiyanlığı yaymak olsaydı, hıristiyanlığı unutup dinsizleşmiş olan ve sayıları milyonları bulan Batı insanlarına daha çok ağırlık vermeleri gerekirdi. Müslümanları dinlerinden uzaklaştırmak istemelerinin asıl amacı da onların Batı çıkarları karşısında zararsız ve etkisiz hale getirilmelerini sağlamaktır.
Amaç Din Tanıtımı Değil Müslümanın Kafasını Karıştırmak
Misyonerler, Müslümanları hıristiyanlaştırabilmek için ilk hamlede onları hıristiyanlığa davet etmiyorlar. Bunu yapabilmek için önce Müslümanları kendi dinlerinden uzaklaştırmaya, İslam dinine göre büyük günah sayılan kötülükleri Müslümanlar arasında yaygın hale getirmeye ve daha önce de zikredildiği gibi Müslümanları dini konularda bilgisiz bırakmaya çalışıyorlar. Ayrıca Müslümanlar arasında fakirliğin artması için çeşitli ekonomik yollara başvuruyorlar. Uluslararası emperyalizm ile yardımlaşma içinde olduklarından dolayı buna imkân bulabilmektedirler. Cehalet ve fakirlik, ikisi bir araya gelince, hıristiyanların işi kolaylaşıyor.
Misyonerler ayrıca insanları tuzaklarına düşürebilmek için sosyal kurumlara oldukça ağırlık veriyorlar. Maddi finansman açısından herhangi bir sıkıntı çekmediklerinden dolayı bilhassa Afrika ülkelerinde ve geri kalmış durumdaki diğer ülkelerde oldukça etkili sosyal kurumlar tesis etme imkânları bulabilmektedirler. En çok önem verdikleri alanlar ise eğitim ve sağlıktır.
Mısır'ın İskenderiye şehrinde kıpti bir ailede dünyaya gelen, hıristiyan ilahiyatı üzerine öğrenim gören ve bir süre hıristiyan ilahiyat fakültesinde öğretim görevlisi olarak çalıştıktan sonra Müslüman olan Dr. İbrahim Halil Ahmed, misyonerlerin Müslümanlar arasındaki çalışmalarıyla ilgili açıklamasında, kilise görevlilerinin Müslümanların inançlarına fitne sokmak ve onları bazı durumlarda zor duruma düşürmek amacıyla İslam'ı öğrendiklerine dikkat çekmişti. Ünlü misyoner casus Hampher'in şu sözü de bu konuda fikir veriyor: "Müslümanların kalbindeki cihad duygularını söküp atabilmenin en büyük başarı olduğu, gerisinin çorap söküğü gibi geleceği yetiştirildiğimiz misyoner okullarında öğretilmişti."
Londra'da düzenlenen "İslam Ülkelerinin Sömürgeleştirilmesi ve Bu Yoldaki Güçlükler" adlı konferansta delegelerden birisi şöyle konuşmuştu: "Elli yıl durmadan çalıştık. Sadece beş kişiyi hıristiyan yapabildik. Bu durum her şeye rağmen Müslümanların ne kadar zor hıristiyan olduklarının bir kanıtıdır. Fakat elli yıl içerisinde milyonlarca insanı İslam'dan uzaklaştırabildik ve İslam'a karşı Müslümanları lakayt bir hale getirebildik. İşte bu durum bizleri çok sevindirmektedir". Delegenin bu şekilde konuşmasından sonra misyoner merkezi: "Bundan böyle İslam ülkelerinde Müslümanları hıristiyanlaştırmak için çaba sarfetmeyelim. Onları İslam'dan uzaklaştıralım ve İslâmi hükümlere düşman yapalım..." diye karar aldı.(11) Bunları okuyunca İslam ülkelerinde neden bu kadar çok "şeriat" düşmanlığı yapıldığını daha iyi anlamak mümkün olabilmektedir.
Hıristiyan misyonerlerin Müslümanları hıristiyan yapmaktan çok dinlerinden uzaklaştırmayı öne çıkarmaları onlarda ciddi bir din hassasiyetinin bulunmadığının ve onların sömürgeci güçlerin çıkarlarına hizmeti sahip oldukları inanca hizmetten üstün tuttuklarının bir başka delilidir. Bu durum Batı'da din müessesesinin de kendi içinden çürüdüğünü, bozulduğunu ve dinin de sadece dünya çıkarları için kullanıldığını gösteriyor. Kendileri hıristiyanlığı yaşamayan, hıristiyanlığın bütün yasaklarını kendileri için meşru gören bazı Batılıların İslam ülkelerindeki misyonerlik faaliyetlerine katkıda bulunmaları bu durumun bir başka şahidi. Kendileri hıristiyanlıktan son derece uzak olan bazı Batılı turistlerin İslam ülkelerinde misyonerlik faaliyetlerinde bulunmaya kalkıştıklarına sık sık rastlanabilmektedir.
Bizzat Avrupa ülkelerinde bile hıristiyan misyonerlerin, çalışmalarını hıristiyanlıktan çıkan gençler üzerinde değil de, Müslüman işçiler ve göçmenler üzerinde yoğunlaştırmaları da yukarıda serdettiğimiz fikirleri doğruluyor.
Diyalog da Bir Misyoner Oyunu
Misyonerler yürüttükleri hıristiyanlaştırma çalışmalarının önünü açmak amacıyla son zamanlarda İslam - hıristiyan diyalogu konusuna önem vermeye başladılar. İslam-hıristiyan diyalogu toplantıları da genellikle İslam ülkelerinde düzenleniyor. Bu toplantılardan birisine şahsen katılma imkânım oldu. Gözlemlediğime göre bu toplantılara hıristiyanlık adına katılanlar genellikle "saldırı", İslam adına katılanlar ise "savunma" konumunda oluyorlar. Üstelik İslam'ı savunmak amacıyla toplantıya katılanların çoğunluğu İslam'ın getirdiği hayat nizamını kendi nefislerine kabul ettiremeyenler oluyor. Toplantılarda misyonerler bir yandan sahip oldukları teslis inancını masum göstermeye çalışırken, diğer yandan da Kur'an-ı Kerim etrafında bazı şüpheler uyandırmak istiyorlar. Müslüman - hıristiyan yakınlaşmasını sağlamak adına, İslam'ın reddettiği inanç esaslarına da geçerlilik kazandırılması arzu ediliyor.
İçleri Müslüman Düşmanlığıyla Dolu
Ünlü misyonerlerden Reid: "Misyonerlerden pek çok kimse bir tek Müslüman şehrinde yıllarca çalışırlar, sonunda kendilerine bir ya da iki dost bulamadan ayrılırlar. Müslümanı sevmen zordur, çünkü Müslüman cana yakın biri değildir" (12) diyor. Böyle söylerken de kendi acziyetlerini Müslümanlara saldırmakla kapatmaya çalışıyor.
Bu kafadaki misyonerlerin diyalog konusundaki sözlerine, numaralarına ve oyunlarına güvenmenin büyük bir saflık olacağını düşünüyoruz. March 06 ''EN GÜZEL İSİMLER
ALLAHINDIR...!''
| esma-ül hüsna (Allah"in isimleri) |
|
|
|
ESMA'ÜL-HÜSNA
Allah, er-Rahmân, er-Rahîm, el-Melik, el-Kuddûs, es-Selâm, el-Mü'min, el-Müheymin, el-Azîz, el-Cebbâr, el-Mütekebbir, el-Hâlýk, el-Bâri', el-Musavvir, el-Gaffâr, el-Kahhâr, el-Vehhâb, er-Rezzâk, el-Fettâh, el-Alîm, el-Kâbýd, el-Bâsýt, el-Hâfýd, er-Râfi, el-Muiz, el-Müzill, es-Semi', el-Basîr, el-Hakem, el-Adl, el-Lâtîf, el-Habîr, el-Halîm, el-Azîm, el-Gafûr, eþ-Þekûr, el-Aliyy, el-Kebîr, el-Hafîz, el-Mukît, el-Hasîb, el-Celîl, el-Kerîm, er-Rakîb, el-Mücîb, el-Vâsi', el-Hakîm, el-Vedûd, el-Mecîd, el-Bâis, eþ-Þehîd, el-Hakk, el-Vekîl, el-Kaviyy, el-Metîn, el-Veliyy, el-Hamîd, el-Muhsî, el-Mübdî, el-Muîd, el-Muhyî, el-Mümît, el-Hayy, el-Kayyûm, el-Vâcid, el-Mâcid, el-Vâhid, es-Samed, el-Kâdir, el-Muktedir, el-Mukaddim, el-Muahhir, el-Evvel, el-Âhir, ez-Zâhir, el-Bâtýn, el-Vâli, el-Müteâlî, el-Berr, et-Tevvâb, el-Müntakim, el-Afüvv, er-Raûf, Mâlikü'l-Mülk, Zü'l-Celâli ve'l-Ýkrâm, el-Muksit, el-Câmi', el-Ganiyy, el-Muðni, el-Mâni', ed-Dârr, en-Nâfi', en-Nûr, el-Hâdi, el-Bedî', el-Bâkî, el-Vâris, er-Reþîd, es-Sabûr.
sitenize eklemek icin esmaül hüsna kodlari
| | |
başörtü
  
"Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunan (köleleri), erkeklerden, kadına ihtiyacı kalmamış hizmetçiler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına zinetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye, ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler! Hep birden Allah'a tevbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz." (Nur Suresi 31) Ve SİZLER...
O gün Ayetler sizin omuzlarınızdan söz ediyordu...
Başörtüsünü bir sancak gibi yapan eliftiniz , ince ceylan derisinde , sülüs yazılarla,
süslü 'NUR' Ayetlerinin şavkıydı dalgalanan
Üç küçük ağaç dallarını size dönüp çiçeğe döndü o gün.
Rüzgar bazen pervaz ediyor, ince bayaz çiçeklerin arasından süzülüp duruluyordu
Ve derken...
Gökte güneş gelip başınızın üstünde durdu
Hüznün şerefelerinde, mavi ezan çiçekleri açıldı.
SİZ...bir zulmün üzerine yürür gibi yürüdünüz..
SİZ...ayetlerde omuzlarından söz edilenlersiniz.
SİZ...yeryüzünün bütün meydanlarında başörtüsünü birer sancak gibi taşıyanlarsınız.
SİZ...iffet ve namus timsalleri ...Yeryüzünün zümrüt parıltılarısınız.
SİZ...yeryüzüne sığmayan iman çağlayanlarısınız.
Ve sizler BACILARIM.
Başörtüsü için çile çeken, gözyaşı döken bacılarım...
Allah yolunda her türlü tehdide, işkenceye, zulme göğüs geren,
dövülen, horlanan sözlerinde, özlerinde, gönüllerinde imanın nurunu dalgalandıran.
Allah için seherlerde, kanlı gözyaşları arş-ı alaya dayanmış sizler...!
BACILARIM ... SİZLERE SELAM OLSUN.!
Allah ve Resülünü dünyadan ve dünyadakilerden üstün tutanlardansınız...
Sizler Allah'tan ümit kesmeyenlersiniz.
Sizler dertlerinizi sessiz, beyaz dilekçelerle,Allah'a sunanlarsınız.
Sizler istediklerini yalnız ve yalnız Allah'tan isteyenlersiniz.
Ve Sizler...
Allahın mahşerdeki hesabını unutup, size alaylı gözlerle,
her türlü acımasızlığı yapanların yüzüne;
şanlı direnişinizi tokat gibi çarpan sümeyyelersiniz.
BACIM inanki senin başörtün gül bahçesine dönmüş
SİZLERE SELAM OLSUN..!
Ilginc, egerki 1 YTL sadaka olarak verecek olsak cok buluruz ama 1 YTL ile carsida alacak bir sey bulamayiz...
Ilginc, egerki 10 dakika zikir edecek olsak zamani cok uzun buluruz ama bir film veya mac olsa bir bucuk saatlik zaman cok cabuk gecer...
Ilginc, bir futbol macinin uzamasi insanin hosuna gider ama cuma namazinda hutbenin birkac dakika uazamasi hic de hosuna gitmez...
Ilginc, insan duydugu dedikoduya hemen inani ve kabullenir ama kesin dogru oldugunu bildigi bir seyi hemen kabullenemez...
Ilginc, insan modayi her an takpi eder ama Peygamberimizin (sav) sünnetini moda kabul etmez, etse de uygulamaz...
Ilginc, insan camide bir saat ibadet ederek vakit gecirecek olsa onun icin zaman gecmek bilmez ama televizyon bakarken zaman cabucak gecer...
Ilginc, insan namaz kilarken, ibadet esnasinda dünyevi konulari düsünmeyi sever ama normalde Islamiyet´i düsünmekten kacinir...
Ilginc, insana bir sureyi veya onun anlamini okumak cok zor gelir ama bir romani okumak onun icin kolaydir...
Ilginc, insan konserde ilk siralarda olmak icin caba sarfeder ama camide ilk siralarda olmak icin caba sarfetmez. Aksine namazin sonunda hemen cikip gideyim diye son siralarda olmak ister...
Ilginc, insan ajandasinda bir Islami toplanti icin bir zaman bulamaz ama dünyalik isler icin cok zaman bulur...
Ilginc, bir ayet yada hadis ezberlemek insanin cok zoruna gider ama top 10 listesindeki sarkilari ezberlemek zor gelmez...
Ilginc, insan CENNETE gitmeyi ister ama...........
February 26
ozelfm.net
''Daha söylecek
çok sözümüz var ''
|
şüphesiz ki bütün başlangıçlar ÖZELdir.
ve ALLAH.elbette yeniden başlayanların yardımcısıdır. | yeni bir kitaba ,yeni bir güne,ve yeni bir hayata başlamak...
Kanaatimiz odur ki, çağımız bir "kayıplar çağı"dır.
Anlamın, zamanın ve insanın kaybı, takdir edersiniz ki, telafisi mümkün kayıplar değildir.
Gerçekçi olup imkânsızı istemektense, samimi olup mümkün olan için çaba
göstermek daha esaslı bir adım olacaktır.
Radyonuz ÖZEL FM, siz değerli dinleyenleriyle, uzun yıllardan bu yana süren
yolculuğunda, "SÖZ MEDENİYETİNİN BÜYÜK ATLASI”nı sunma gayretini,
her dem temel önceliği olarak görmüştür.
Yakın zamanda başlayan YENİ YAYIN DÖNEMİMİZ dahilinde, bundan böyle,
yenilenmiş internet sitemizle de karşınızda olacağız.
Biliyoruz ki, her yeni gün, yeni bir adımdır.
Her yeni cümlemiz, yankısı sizde kalan içten bir sesleniştir.
SÖZ’e inanıyoruz.
ANLAM’a ve İNSAN’a inanıyoruz.
İnanç ise her dem yeniden başlamanın en büyük sebebidir.
ve ALLAH, elbette yeniden başlayanların yardımcısıdır.
|
|
|
| | February 21 بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ
الْحَمْدُ للّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ .
الرَّحْمـنِ الرَّحِيمِ . مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ
إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ . اهدِنَــــا
الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ . صِرَاطَ الَّذِينَ أَنعَمتَ
عَلَيهِمْ غَيرِ المَغضُوبِ عَلَيهِمْ
وَلاَ الضَّالِّينَ .January 13
|
|
SEVİLMEK İÇİN RANDEVÜMÜ ALMAK GEREK!..
Kapıdan içeri girer girmez neşeyle bağırdı: "Anne biliyormusun bugün yuvada ne oldu?" "Görmüyor musun? Telefonla konuşuyorum." Hiç kimsenin sevdiği şey birbirine benzemiyordu. Annesi telefonu, babası arabayı seviyordu. Herşey erteleniyordu telefon ve araba söz konusu olduğunda. Bir de eve misafir gelecek oldumu kendisine hiç yer kalmıyordu. Nerelere gitsindi? Annesi kapattı telefonu. Mutfaktan tencere kaşık sesleri geliyordu. Koşarak yanına gitti. "Sana yardım edeyim mi?" dedi en sevimli halini takınarak. Annesi manalı manalı baktı. "Hayırdır. Bir yaramazlık filan. Bak bir de seninle uğraşmayayım. Cok yorgunum zaten." Yorgunluk nasıl bir şeydi. Bazen elinde oyuncağıyla uykuya daldığında anneannesi oyuncağı yavasça elinden alır "Nasıl yorulmuş yavrucak. Uykunun gül kokulu kolları sarsın seni" diyerek alnına bir öpücük konduruverirdi. Yorgunluk gül kokulu bir uykuya dalmaksa eğer, ne diye annesi kendisiyle böyle kızgın kızgın konuşuyordu. "Anneciğim yorulduğun zaman gül kokulu uykulara dalarsın. Anneannem öyle söylüyor." "Uykuya dalayım da gül kokuları kusur kalsın. Yorgunluktan ölüyorum." Bu kelimeden nefret ediyordu. Yorgunum. Yorgun olduğumdan. Böyle yorgun yorgunken… "Anneciğim sen yorulma diye…" "Yemekte konuşuruz cocuğum. Bankada işler yetişmedi.Baban gelene kadar bunları bitirmem lazim. Hadi sen oyna biraz." "Hani siz yoruluyorsunuz ya…" "Eeee…." "Ben de oynamaktan yoruluyorum." "Ne yapayım?" "Bilmem…" Yapılmaması gerekenleri biliyordu da büyükler, yapılmasi gerekenleri hiç bilmiyorlardı. Işıklar söndü birden. Annesi öfkeyle söylenmeye başladi."Mum da yok" diye diye karıştırdı dolapları el yordamı. Çocuk sırtüstü yatıp, anneannesinin köyünü düşündü. Gaz lambasının ışığında deli tavşan masalını anlatışını. Deli tavşanın duvardaki aksini getirdi gözlerinin önüne. Anneannesi gibi iki ellerini birleştirip işaret parmaklarını yukar kaldırarak tavşan kafası yaptı. "bak deli tavşan" diyerek parmaklarinı oynattı. Yoldan gecen arabaların farları duvardaki tavşana yol açtı. Tavşan alabildiğine hür dolaştı sağda solda. Otlarla kuşlarla konuştu. Sonra yorgun düştü. Duvardaki görüntü o minik avuçların açılmasıyla kayboldu. Kolu yavasça kanepeden asağı sarktı. Neden sonra ışıklar geldi. Kadın çocuğun hic konusmadığını akıl etti birden. Kanepeye koştu. Küçücük dizlerini karnına doğru çekerek uykuya dalmıştı. Masanın üstündeki dosyalara baktı iğrenerek. Dindirilmez bir pişmanlık doldurdu icini. Uyandırmaktan korka korka küçük alnına bir öpücük kondurdu. Çocuk sanki bu öpücüğü bekliyormusçasına "İşin bitince beni sever misin anne?" dedi. Kadın, sevilmek için randevu alan çocuğuna bakarak sabaha kadar ağladı.
| FRANSIZ MALLARINA BOYKOTT !!!!!
FRANSA ERMENI TASARISINI GECIRDI !!!!
FRANSAYA BOYKOT CAGIRISINA CEVAP VERELIM !!!!!
Total Benzin, Elf Benzin,
Carrefour Süpermarket, Gima Süpermarket, Dia Endi Süpermarket, ChampionSA Süpermarket,
GIDA
Bledina Bebek Mamasi, Mellin Bebek Mamasi,La Cocinera Dondurulmus Yiyecekler,top Hat Dondurulmus Yiyecekler, Amora Bisküvi, Amoy Chinese Sauces Bisküvi, Belin Bisküvi,Iris Bisküvi, Jacob's Bisküvi, Peek Freans Biscuits Bisküvi,Starlux Bisküvi, Table Queen Bisküvi,Mahou BiraAthlon Içecek, Janeiro Fruit Drink Içecek, Orangina Içecek,Danone Yogurt, Tikvesli Yogurt, Yoplait Yogurt, Delisle Yogurt, Sprinkl'ins Yogurt,Perrier Sise Su,Hayat Sise Su, Evian Sise Su,La Cidraie Cider Meyve Suyu, Raison Cider Meyve Suyu
MAKARNA
Agnesi Makarna,Birkel Makarna,Festaiola Makarna,La Familia Makarna,Panzani Makarna,Ponte Makarna,
PEYNIR
La Vache Qui Rit Peynir Arpin Peynir, Bel Paese Peynir, Belle Des Champs Peynir, Boisange Peynir, Brie Peynir, Camembert Peynir, Chamois D'or Peynir, Entremont Peynir, Etorki Peynir, Fine Bouche Peynir,Fromageries Riches Monts Peynir, Geramont Peynir, Gerard Peynir, Gervais Peynir, Jockey Peynir Lepetit Peynir, Montagnard Peynir, Montrachet Peynir, Mountain Farms Peynir, New Holland Peynir Precious Peynir, Roquefort Peynir, St. Albray Peynir, Taillefine Peynir, Tourtrain Peynir Vieux Boulogne Peynir,
GIYIM
Pierre Cardin Giyim/Aksesuar, Philip Patek Giyim/Aksesuar, Lacoste Giyim Louis Vuitton Giyim, Yves Saint Laurent Giyim, Fred Joaillier Giyim, Givenchy Giyim, Berluti Giyim Christian Lacroix Giyim, Louis Vuitton Malletier Giyim, Thierry Mugler Giyim, René Derby Giyim Sonia Rykiel Giyim, Cacharel Giyim,Daniel Hechter Giyim, Berluti Deri Giyim,Fred Joaillier Deri Giyim Givency Deri Giyim, Hermes Deri Giyim, Louis Vuitton Malletier Deri Giyim, Etam Iç Çamasiri,
Le coq sportif Spor Giyim,Athlete's Foot Spor Giyim,Petit Bateau Bebek Giyim, DPAM Bebek Giyim,
Hermes Ayakkabi,Minelli Ayakkabi, Longchamps Çanta, Lancel Çanta, Louis Vuitton canta
GÖZLÜK
Airwear Gözlük,Crizal Gözlük,Essilor Gözlük,Varilux Gözlük,
ILAC
Ilaç Firmasi,Servier Ilaç Firmalari,Fournier Ilaç Firmalari, Guerbet Ilaç Firmalari,Pierre Fabre Medicament Ilaç Firmalari, Allegra Antihistamine Ilaç, Benzac Ilaç, Benzagel Ilaç, Benzamycin Ilaç Nicoderm Ilaç, Novahistine Ilaç, Novalgin Ilaç, Stimate Ilaç,
ELEKTRONIK
Small Wonder Video Kamera, Square D Elektrikli Aletler,Rowenta Ev Esyasi,TEFAL Ev Esyasi,RCA Elektronik Ürünler
KOZMETIK
Vichy Kozmetik, La Roche Posay Kozmetik,Accentous Kozmetik, Biotherm Kozmetik, Christian Dior Kozmetik, Clarins Kozmetik,Daniel Jouvance Kozmetik, Dr. Pierre Ricaud Kozmetik, Dulcia Kozmetik, Fresh Lash Kozmetik, Galerie Noemie Kozmetik,Great Lash Kozmetik, Guerlain Kozmetik, Kiotis Kozmetik, Lancome Kozmetik, Le Crayon Glace Kozmetik,Le Monde en Parfum Kozmetik, Les Meteorites Kozmetik, Long Wearing Lipstick Kozmetik,Long Wearing Makeup Kozmetik, Long Wearing Nail Polish Kozmetik, L'Oreal Kozmetik, Miami Chill Kozmetik, Moisture Whip Kozmetik, No Problem Kozmetik, Orlane Kozmetik, Phas Kozmetik,Pierre Fabre Kozmetik, Rene Furtherer Kozmetik, Revitalizing Kozmetik, Roc Kozmetik, Shades of You Kozmetik, Sheer Essentials Kozmetik, Shine Free Kozmetik, Summer Sensations Kozmetik,
Amplify Saç Ürünleri, Casting Saç Ürünleri, Excellence Saç Ürünleri, Garnier Saç Ürünleri Kerastase Saç Ürünleri, L'Oreal Saç Ürünleri, Optimum Saç Ürünleri, Permavive Technicare Saç Ürünleri Preference Saç Ürünleri, Studio Line Saç Ürünleri, Trix Saç Ürünleri,Aromachologie Sampuan,Biolage Sampuan,Celsene Sampuan,Lancome Sampuan,Lavendar Harvest Sampuan,Logics Sampuan,L'Oreal Sampuan,Matrix Sampuan,Sleek.look Sampuan,Studio Line Daily Express Sampuan,Vavoom Sampuan,Avene Cilt Bakim Ürünleri,Guerlain Cilt Bakim Ürünleri,Clarins Cilt Bakim Ürünleri,Hydra Dior Cilt Bakim Ürünleri,Lavender Harvest Cilt Bakim Ürünleri,Orlane Cilt Bakim Ürünleri,Plenitude Cilt Bakim Ürünleri,Secret D' Angel Cilt Bakim Ürünleri,Shea Butter Cilt Bakim Ürünleri
PARFÜM
Anais Parfüm, Azzaro Parfüm, Azzura Parfüm, Cacharel Parfüm, Chanel Parfüm, Christian Dior Parfüm, Clarins Parfüm, Dioressence Parfüm, Diorissimo Parfüm, Drakkar Noir Parfüm, Eau Sauvage Parfüm, Fahrenheit Parfüm, Feuille d'Herbe Parfüm, Gardens of L'Occitane Parfüm, Gio De Giorgio Armani Parfüm, Giorgio Armani Parfüm, Gloria Vanderbilt Parfüm, Guerlain Parfüm, Guy Laroche Parfüm Heritage Parfüm, Hermes Parfüm, Lancome Parfüm, Lavendar Harvest Parfüm, L'Heure Bleu Parfüm D'Occitane Parfüm, Lou Lou Parfüm, Miss Dior Parfüm, Nahema Parfüm, Orlane Parfüm, Paloma Picasso Parfüm, Poison Parfüm, Samsara Parfüm, Shalimar Parfüm, Tresor Parfüm, Tupic Parfüm Verbena Harvest Parfüm, Vol De Nuit Parfüm,
DERGI
Maison Francaise Dergi, American Way Dergi,Car & Driver Dergi, Celebrated Living Dergi, Elle Dergi, Elle Décor Dergi, Elle Girl Dergi,Home Dergi,Maxim Dergi,Metropolitan Home Dergi,Premiere Dergi,Road & Track Dergi,Shop Mag Dergi,Sound and Vision Dergi,Sport Bild Dergi,Travel Holiday Dergi,Woman's Day Dergi,World Traveler Dergi
T.B.M.M. HEMEN YENİ BİR YASA ÇIKARTSIN FRANSA DOSTUMUZDUR DEMEK SUÇ SAYILSIN HEMDE 24 YILLA YARGILANSIN.

November 16 Allah rızası için bir araya gelen kimseleri ne bekliyor?
Evlerinize sağanak sağanak meleklerin inmesini ister misiniz? Sizler için sevinç çığlıklarıyla Arş’a uçup, “Ya Rab bu mü’min kullarını affet, çünkü senin Rızan için seni anıyorlar.” diye dua etmesini ister misiniz?
Sohbet, ortak bir dille dertleşmek ve aynı hayatı paylaşmaktır. Bu paylaşımda yürekler benzer duygu ve heyecanlarla, hep aynı meseleler etrafında çarpar. Böyle bir beraberlikte “Birimiz hepimizdir” görüşü hâkimdir ve tam bir vahdet-i ruhiye söz konusudur. Bu vahdet-i ruhiye ile insan, dertlerinin çaresini bulur, hüzünlerini ve sevinçlerini paylaşır, ilim ve irfanını artırır. Zikir, fikir, tefekkür güzel sohbetlerin önemli bir derinliğidir. İşte Ahmet ve arkadaşları bu meselenin şuurunda olarak haftada bir gün bir araya geliyorlar ve sohbet ediyor, Allah’ı tesbih ediyorlardı.
O gün yine sohbet akşamıydı. Ahmet, arkadaşlarıyla beraber sohbet ediyordu. O gün aralarına yeni gelen bir arkadaş daha vardı. Bu kişinin niyeti aslında sohbet dinlemek değildi. Sadece arkadaşının ısrarlı ricasını kıramamıştı. İçinden,
- Bu akşam burada takılayım. Hem karnımı da doyurmuş olurum. Bir daha da buraya uğramam zaten, diyordu.
Sohbet devam ederken, mana âleminden bir grup melek de o eve gelmişti. Bu meleklerin vazifesi, Allah’ın adının anıldığı, O’nun sevgisinin ve rızasının işlendiği meclisleri ziyaret edip oradaki kimseleri Allah’a bildirmekti. Melekler sohbeti dinledikten sonra göğe yükselip Allah’a şöyle dediler:
- Ya Rabbi! Ahmet kulun ve arkadaşlarının yanından geliyoruz. Onlar bu akşam Seni zikrettiler, verdiğin nimetlerden dolayı Sana şükrettiler, imanlarını artırdılar, Senin rızanı talep ettiler.
Bundan sonra Cenab-ı Hak ile melekler arasında şu diyalog yaşandı:
- Onlar beni görmüşler mi ki, beni bu şekilde övüyorlar?
- Hayır, Seni görmediler ya Rabbi!
- Ya beni görselerdi, ne yaparlardı?
- O zaman Sana daha çok ibadet ederler, Seni daha çok yüceltip anarlardı.
- Peki onlar, benden ne istiyorlar?
- Senden cennetini istiyorlar.
- Cenneti görmüşler mi?
- Hayır ya Rabbi, cenneti görmediler.
- Ya görselerdi, ne yaparlardı?
- Cenneti görselerdi, onu daha çok isterler ve cenneti kazanmak için daha fazla çalışırlardı.
- Onlar neden korkuyorlar?
- Cehenneme girmekten korkuyorlar.
- Cehennemi görmüşler mi?
- Hayır, ya Rabbi, görmediler.
- Ya cehennemi görselerdi, ne yaparlardı?
- O zaman ondan daha fazla korkarlar ve oraya girmemek için daha dikkatli yaşarlardı.
- Siz şahit olun, Ben bu kullarımın hepsini affettim. Onları cennetime kabul edeceğim. Onlar cehennem ateşinden uzak olacaklardır.
Bu sıra bir melek şunları söyledi:
- Ya Rabbi! Yalnız içlerinden birisinin niyeti Seni övmek değildi. O kimse, oraya sohbeti dinlemek için gelmedi. Niyeti başkaydı.
Bunun üzerine Cenab-ı Hak, şöyle buyurdu:
- Ben onu da affettim. Onlar öyle güzel bir topluluktur ki, onlarla beraber olanlar cehennemlik olmazlar. Onların yüzü suyu hürmetine o kişiyi de affettim. (Buhari, 6045; Müslim, 2689)
HİKAYEDEN ÇIKARILACAK DERSLER
1. Hepimizin ekmek ve su kadar sohbete ihtiyacımız vardır. Bir araya gelip his teatisinde, duygu alışverişinde bulunmaya şiddetle muhtacız. Ahir zamanın dehşetli fitneleri, şeytanın profesyonelce hazırladığı oyun ve handikapları, nefsin irade tanımaz taşkınlıkları ve desiseleri arasında boğulan bizlerin, bir nefes almaya, manevi rahata, dertleşme ve halleşmeye ihtiyacı var. O yüzden sohbet meclislerine devam etmeliyiz. Şunu unutmayalım ki, Rabb’imiz bu meclisten, oraya gelenlerden razı olmakta ve onların yüzü suyu hürmetine böylesi kimselerin arasında bulunanları da affetmektedir.
2. Mana büyüklerinden Ebu’l-Leys Semerkandi şöyle der:
Bir kimse alim yanında oturup da ilimden bir şey elde edememiş olsa bile o kimseye yedi kazanç vardır. Eğer ilim öğrenirse onun fazileti de daha başkadır:
İlim öğrenmeye talip olan kimsenin nail olacağı fazilete nail olur.
Sohbet meclisinde bulunduğu müddetçe nefsini masiyetten hapsetmiş olur.
Rahmet-i İlahiye sohbet meclisine nazil olduğu için o da hissesini alır.
Sohbetten istifade etmek için evinden çıktığı vakitte üzerine Rahmet-i İlahiye nazil olur.
Orada dinlemesine de ibadet ü taat sevabı yazılır.
Eğer dinler de anlayamaz sonra da kalbinde bir ızdırap hasıl olursa, affa mazhar olur.
İnsanların ikramına nail olur ve kalbi ilme meyil ve muhabbet eder.
Şu anda cehennemin kenarında olsanız ve oradaki zebanilerin cehennem ehline yaptıkları dayanılmaz işkenceleri gözünüzle görseniz, cayır cayır yanan ateşin uğultusunu, cehennem ehlinin çığlıklarını, kemiklerini çatırdatan inlemelerini, kahırla nefes alıp vermelerini, bir kez daha dünyaya geri dönmek isteyen pişmanlık dolu yalvarışlarını duysanız ve sonra tekrar dünyadaki yaşamınıza geri döndürülseniz acaba hayatınızda neler değişirdi? Hiç kuşku yok ki içinizi tarifsiz bir korku kaplar, bambaşka bir insan olurdunuz. Hayatınızı bütünüyle farklı düzenlerdiniz. Etrafınızdaki insanların bu gerçeği göz ardı ettikleri için büyük bir gaflet içinde olduğunu düşünür, olanca gücünüzle ahiret için çabalardınız. Allah'a karşı günah olabilecek herşeyden şiddetle sakınırdınız. Ahiret hayatınızı riske sokabilecek en ufak bir söz ya da davranış korkudan içinizi titretir, hemen Allah'a yalvara yalvara, ürpertiyle dua eder, bağışlanma dilerdiniz. Gördükleriniz, duyduklarınız bir an olsun aklınızdan çıkmazdı, kendi sonunuz için aynı ihtimali düşünmekten Allah'a sığınırdınız.
Allah'ın sevgisini kazanmak, O'nun azabından kurtulmak için malınızı, canınızı, tüm enerjinizi kullanırdınız. Üstelik bunların hepsinde ölene dek sabırlı ve kararlı olur, karşınıza bir zorluk çıksa bile bu size zorluk gibi görünmezdi. Kimse sizi yolunuzdan çeviremez, Allah'ın rızasından taviz verdiremezdi. Her şart ve koşulda, her durumda ahiretiniz için yapabileceğinizin en fazlasını yapardınız. İnsanların, toplumların ne yaptıkları, nasıl bir hayat tarzını benimsedikleri, hangi ideolojilerin peşinden koştukları sizi hiç mi hiç ilgilendirmezdi. Her halinizle ve her tavrınızla sadece Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaya çalışırdınız. Allah'ın emir ve yasakları konusunda son derece titiz olduğunuz gibi insanlara da bunu anlatır, her gördüğünüz kimseyi bu gerçekle uyarırdınız. En büyük hedefiniz, tek amacınız Allah'ın dostluğunu kazanmak olurdu ve kendinizi tamamen O'na teslim ederdiniz. "... taşlardan öyleleri vardır ki, onlardan ırmaklar fışkırır, öyleleri vardır ki yarılır, ondan sular çıkar, öyleleri vardır ki Allah korkusuyla yuvarlanır... " (Bakara Suresi, 74) ayetindeki benzetmeyle vurgulanan korkunun şiddeti sizin de üzerinizde tecelli ederdi.
Peki şu an cehennemi görmemiş olmanız mı sizi gereği gibi korkup sakınmaktan ve buna göre yaşamaktan alıkoyan? Oysa Allah cehennemin varlığını pek çok ayetinde haber vermekte, cehennemi insanlara tüm detaylarıyla tanıtıp, ondan sakındırmaktadı r. Kaldı ki vakti geldiğinde cehennemi görmeyen insan kalmayacaktır. Allah bunu kesin olarak haber vermiştir. Ancak ondan yalnızca Allah'tan korkup sakınanlar kurtarılacak, diğerleri diz üstü çökmüş bir biçimde bırakılacaktır:
Sizden ona girmeyecek hiç kimse yoktur. Bu, Rabbinin kesin olarak üzerine aldığı bir karardır. Sonra, takva sahiplerini kurtarırız ve zulmedenleri diz üstü çökmüş olarak bırakıveririz. " (Meryem Suresi, 71-72)
Ama unutmayın ki, orada diz üstü çökmüş olarak kaldıktan sonra cehennemi görmenin insana bir faydası olmaz. Çünkü orası artık geri dönüşü olmayan bir yerdir.
HARUN YAHYA.
ESMA-ÜL HÜSNA
ESMA-ÜL HÜSNA ( ALLAH'IN 99 İSMİ) VE TÜRKÇE KARŞILIĞI
1-ALLAH Her şeyin gerçek mabudu 2-RAHMAN Dünyada bütün mahlukatı rızıklandıran 3-RAHİM Ahirette yalnız dostlarına rahmet edecek 4-MELİK Bütün mevcudatın gerçek sahibi ve hükümdarı 5-KUDDÜS C.C. Bütün mahlukatı maddi ve manevi kirlerden arındıran 6-SELAM Her türlü tehlikeden kullarını selamette kılan 7-MÜMİN Kalplerde iman nurunu yakan ve kullarına güven veren 8-MÜHEYMİN Bütün varlıkları ilim ve kontrolu altında tutan 9-AZİZ Sonsuz izzet sahibi olan 10-CEBBAR C.C. İstediğini zorla yaptıran 11-MÜTEKEBBİR Sonsuz büyüklük ve azamet sahibi 12-HALİK Her şeyi yoktan yaratan 13-BARİ Eşyayı ve herşeyin aza, cihazatını birbirine uygun yaratan 14-MUSAVVİR Her varlığa münasip şekil giydiren 15-GAFFAR C.C. Çok affeden 16-KAHHAR Her şeye galip gelen ve bütün düşmanlarını kahreden 17-VEHHAP Bol bol hediyeler veren 18-REZZAK Bütün rızka muhtaç olanları rızıklandıran 19-FETTAH Her şeyi hikmetle açan 20-ALİM C.C. Her şeyi hakkıyla bilen 21-KABİD İstediğinin maddi ve manevi rızkını daraltan 22-BASİT İstediğinin maddi ve manevi rızkını genişleten 23-RAFİD İstediği kulunu şeref sahibi iken rezil rüsvay eden 24-RAFİ Dilediklerinin mertebesini yükselten 25-MUİZZ C.C. İstediğine izzet veren ve şereflendiren 26-MÜZİLL İstediğini zelil kılan 27-SEMİ Gizli açık her sesi işiten 28-BASİR Her şeyi bütün incelikleriyle gören 29-HAKEM Hükmeden hakkı yerine getiren 30-ADL C.C. Tam adaletli, Allah adildir zalimleri sevmez 31-LATİF Lutfu keremi bol olan 32-HABİR Her şeyden haberdar olan 33-HALİM Yaratıklarına son derece yumuşak muamele eden 34-AZİM Kendisine büyük ümitler beslenen 35-GAFUR C.C. Kullarının günahlarını bağışlayan 36-ŞEKUR Rızası için yapılan işleri bol sevapla karşılayan 37-ALİYY Her şeyiyle yüce olan 38-KEBİR Varlığının kemaline hudut yoktur 39-HAFIZ Her şeyi muhafaza eden 40-MUKİT C.C. Her türlü mahlukata münasip rızık veren 41-HASİB Kullarının bütün fiillerinin hesabını gören 42-CELİL Yücelik ve ululuk sahibi 43-KERİM İyilik ve ikramı bol olan 44-RAKİB Bütün varlıklar üzerinde gözcü 45-MUCİB C.C. Kullarının dualarına cevap veren 46-VASİ İlim ve insanı her şeyi içine alan 47-HAKİM Her şeyi yerli yerinde yapan 48-VEDÜD İtaatkar kullarını çok seven 49-MECİD Azamet şeref ve hakimiyeti sonsuz 50-BAİS C.C. Peygamberler gönderen ve ölüleri dirilten 51-ŞEHİD Kullarının her yaptığını gören 52-HAKK Varlığı hiç değişmeden duran, daima sabit 53-VEKİL Kendine güvenen kullarının işini en iyi yoluna koyan 54-KAVİY Güç ve kuvveti sonsuz olan 55-METİN C.C. Hiçbirşey hükmünü sarsmayan ve kendisine güvenilen 56-VELİY Müminlerin dostu olan 57-HAMİD En çok övülen ve en çok övgüye layık olan 58-MUHSİ Her şeyin sayısını bir bir bilen 59-MÜBDİ Mahlukatı örneksiz ve yoktan yaratan 60-MÜİD C.C. Mahlukatı öldükten sonra yeniden dirilten 61-MUHYİ Canlılara hayat veren 62-MÜMİT Canlı bir mahlukun ölümünü yaratan 63-HAYY Gerçek hayat sahibi olan 64-KAYYUM Gökleri yeri ve bütün mahlukatı ayakta tutan 65-VACİD C.C. İstediğini bulan 66-MACİD Sonsuz şan ve yücelik sahibi 67-VAHİD İsimlerinde sıfatlarında ve fiillerinde ortağı olmayan 68-SAMED Her şey kendisine muhtaç, O kimseye muhtaç değil 69-KADİR Sonsuz kudret sahibi olan 70-MUKTEDİR C.C. Her şeye gücü yeten 71-MUKADDİM Dilediğini öne geçiren 72-MUAHHİR İstediğini arkaya bırakan 73-EVVEL Herşeyden önce olan 74-AHİR Herşeyden sonra olan 75-ZAHİR C.C. Varlığı apaçık görünen 76-BATIN Herşeyin iç yüzünden haberdar olan 77-VALİ Mahlukatın işlerini yoluna koyan 78-MÜTEALİ Ali, büyük 79-BERR Herkesten fazla iyilik yapan 80-TEVVAB C.C. Bütün tevbeleri kabul eden 81-MÜNTEKİN Suçluları müstehak oldukları cezaya çarptıran 82-AFÜVY Kullarını çok çok affeden 83-RAUF Kullarına çok şefkat edip esirgeyen 84-MALİKÜLMÜLK Hakiki mülk sahibi O dur. Dilediğine verir, dilediğinden alır 85-ZÜLCELALVELİ KRAM Büyüklük, fazl ve kerem sahibi 86-MUKSİT Bütün işleri denk, birbirine uygun 87-CAMİ İstediğini istediği şekilde toplayan 88-GANİY Gerçek zenginlik sahibi ve hiçbir şeye muhtaç olmayan 89-MUĞNİ Mahlukatının ihtiyacını giderip zengin kılan 90-MANİ C.C. İstediği şeyin meydana gelmesine engel olan 91-DARR Hikmeti gereği elem ve zarar verici şeyleri yaratan 92-NAFİ Faydalı şeyleri yaratan 93-NUR Alemleri, istediği simaları ve gönülleri 94-HADİ Kullarına hidayet veren 95-BEDİ C.C. Eser ve insanıyla varlığı apaçık görünen 96-BAKİ Varlığının sonu olmayan 97-VARİS Bütün mülk ve servetlerin hakiki sahibi 98-REŞİD Bütün işlerini ezeli hikmetine göre neticeye ulaştıran 99-SABUR C.C. Asileri hemen cezalandırmayı p çok sabreden C.C.(Celle Celalühü)
Bir iş yaparken ehline sormaya "meşveret" veya "istişare" denir. İstişare sünnettir. Kur'an-ı kerimde mealen, (Yapacağın işi önce meşveret et!) buyuruluyor. (Al-i İmran 159) İyi kimseler övülürken de (İstişare ederek iş yaparlar) buyuruluyor. (Şura 38) Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki: (İstişare, pişmanlığa karşı kaledir.) [İ.Maverdi] (İstihare eden, mahrum kalmaz, istişare eden pişman olmaz.) [Taberani]
(İnsanı pişman eden, kendi görüşündeki ısrardır.) [İ.Maverdi] (Kendi düşüncenize göre hareket etmeyin!) [Taberani] (Yapacağı işi ehli ile istişare edene, o işin en güzeli nasip olur.) [Taberani]
Hz. Âdem, “İşlerinizi istişare ile yapın. Eğer ben, yasak meyve konusunda meleklerle istişare etseydim, musibete maruz kalmazdım” buyuruyor. İstişare edilecek kimsede şu vasıflar bulunmalıdır: 1- Akıllı olmalı! Akıllı ile istişare galibiyet, ahmakla istişare mağlubiyet denilmiştir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Akıllıya danışıp onu dinleyen, doğruyu bulur, dinlemeyen pişman olur.) [İ.Maverdi]
2- Tecrübeli, işinin ehli olmalı! Çünkü, her şey akla, akıl da tecrübeye muhtaçtır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Tedbirli kimse, işinin ehli olana danışıp, ona göre hareket eder.) [Ebu Davud]
Hz. Lokman Hakim de buyurdu ki: (Yapacağın işi, daha önce bunu denemiş, tecrübeli kimseye danış! Çünkü o, kendisine pahalıya mal olmuş doğru görüşleri sana bedava verir.) [İ.Maverdi]
3- İlim sahibi ve salih olmalı! Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Salih olan âlimlerle istişare edin!) [Taberani] Hz. Ömer, (Allah’tan korkanlarla istişare edin) buyurmuştur.
4- Dost olmalı! Dost olmayan kimseler, yanlış bilgi verebilir.
5- Fikri kuvvetli, sıhhatli olmalı! Düşüncesi dağınık, kaygılı kimselerin görüşü isabetli olmaz.
Danışılacak kimsenin, insanların hâlini, zamanın ve ülkenin şartlarını bilmesi gerekir. Bundan başka, aklı, fikri kuvvetli, ileriyi gören ve hatta sıhhati yerinde olan kimselerle istişare edilir. Böyle vasıflara haiz olmayan kimselerle istişare etmek günah olur. Peygamber efendimiz eshabı ile istişare eder, bazen bir iş için, akıl, takva, hikmet ve tecrübe sahibi on kişiye danışırdı. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (İstişare edilen, güvenilen kişidir, kendisine layık gördüğünü başkasına tavsiye eder.) [Taberani]
(Danışana, bilerek yalan söyleyen ona hıyanet etmiş olur.) [İbni Cerir]
(Danışan yardıma kavuşur. İstişare edilen emindir.) [Askeri] (Danışılan, güvenilir kimsedir. Biliyorsa söyler, bilmiyorsa sükut eder.) [Kudai]
İstişare ile yapılan iş, hatalı görünse de, sormadan yapılandan üstündür.
İstişare sünnettir, danışan dağı aşar, Danışmayan zavallı, düz yolda bile şaşar.
Bilmemek ayıp değil, sormamak ayıp olur, Ehline soran kişi, hakiki yolu bulur.
Meşveretin Türkçesi, ehline danışmaktır, Başlamadan bir işe sebebe yapışmaktır.
İstişare edenler, hiç pişman olmaz elbet Danışacak bir yerin varsa ne büyük nimet
Şaşkınlık içindesin, sendeki bu çile ne? Eğer bin bilsen bile, sormalısın bir bilene
İstişare sünnettir
Sohbet; Cenâb-ı Hakk’a yönlendiren yararlı konuşmalarda bulunma, söz ve düşünce ile başkalarının ufkunu açma, bir insanın kendisine karşı duyulan hüsnüzannı, gönülleri sonsuza yönlendirmede bir kredi gibi kullanma ve hep hayırhahlık mülâhazasıyla oturup-kalkmaya denir ki; zannediyorum Yunus da, “Asayiş kılan cânı evliyâ sohbetidir.” diyerek, işte böyle yüksek hedefli musahabenin hayatiyetini vurgulamak istemişti..
Sofîyece, hakikate ulaştıran iki önemli yol vardır; bunlardan biri sohbet, diğeri de hizmettir. Hizmet, himmete mazhariyetin bir vesilesi ve yolu; sohbet de, zâhir ve bâtın duygularla hakikatı duyma, hissetme, yaşama hâlidir ki, öteden beri hep ehemmiyetli bir “insibağ” sebebi addedilegelmiştir. Ne var ki, her insibağ, sohbetin merkez noktasını tutan zâtın mertebesiyle mebsuten mütenasip (doğru orantılı) olduğundan, tezahür ve tesirlerinde de bir kısım farklılıklar söz konusudur. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, câmiiyyeti itibarıyla hak sohbeti sayesinde mazhar olduğu insibağ, en kâmil mânâdadır ve صِبْغَةَ اللهِ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللهِ صِبْغَةً “Sen, Allah’ın boyasıyla boyan ve O’nun verdiği rengi tam al; (zaten) o ilâhî boyadan boyası daha güzel olan kimdir ki?” (Bakara, 2/138) hakikatının aşkın bir remzidir. Ondan sonra, O’nun metbûiyyetine bağlı bir tâbiiyyet içinde ve asliyetine nisbeten bir zılliyet mahiyetinde diğer bütün dava-i nübüvvet ve dava-i vilâyet vârislerinin insibağları gelir ki, verenin ve alanın istidadına göre çok farklı ve mütefâvittir ve bu konudaki ahz ü atâ da tamamen kabiliyetlere göre cereyan etmektedir.
“Herkesin istidadına vabestedir asar-ı feyzi, Ebr-i nisandan ef’’i sem, sadef dürdane kapar.” (Mîrî)
Hizmet, ihlâs ve samimiyet içinde Hak rızâsını aramak ve Hakk’ın hoşnut olduğu kimselerin terbiye ve vesayetinde bulunmak; sohbet ise, gönül kapılarını ardına kadar ilâhî vâridat ve mevhibelere açık tutarak, bir hak dostuna mülâzemette bulunup, onun Hak tecellîlerine açık o zengin atmosferini paylaşmak demektir. Sahabe, hizmette zirveleri tuttuğu gibi, sohbette de en yüksek şâhikaların üveyki olma pâyesiyle serfirazdır ki, bu, o toplumun musâhabesinde merkez noktayı tutan zâtın bir tek nazarı –bu konu, Nazar başlığıyla ayrıca tahlil edilecektir– müstaid ruhları bir hamlede evc-i kemale çıkarmasında aranmalıdır. Tabiî, kalblerini, iradelerini, hislerini, şuurlarını o Kutup Yıldızı’nın çevresinde dönmeye bağlamış bu aktif sabır kahramanlarının istidat ve performanslarının da nazardan dûr edilmemesi gerekir..
Her hak dostu, “Sıbğatullah”dan belli bir tasarruf mevhibesiyle şereflendirilmiştir; bu mevhibenin sınırları da, mum ışığı ölçüsündeki bir ziyâ ile himmet örfânesine iştirak eden herhangi bir hak erinden, kehkeşanların ışık kaynağı sayılan “Şemsü’ş-Şümûs”lara kadar olabildiğine geniştir. Ayrıca, daha önce de işaret edildiği gibi, bunda istidat ve kabiliyetlerin istifade ve istifazasının sınırlayıcılığı da söz konusudur ki, bu da, evliyâ ve asfiyâ adedince “Sıbğatullah tecellîsi ve insibağ keyfiyetinin var olduğunu gösterir.” Evet, Hazreti “Nûru’l-Envâr”a bir mir’ât-ı mücellâ olan zâttan, zılliyet ve cüz’iyet plânında ona düz bir ayna olmaya çalışan en küçük bir sâlike kadar, birbirinden farklı pek çok sıbğ u insibağ mertebesi söz konusudur. Asliyet ve külliyet plânında bu mazhariyetin ferd-i ferîdi olan zâtın sohbet ve musâhabesi, umumî fazilette erişilmeyen öyle bir pâyedir ki, hiçbir kimse, hiçbir zaman, hiçbir “seyr u sülûk” helezonuyla kat’iyen o mertebeye ulaşamaz. Düşünün ki, أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي “Allah’ın haricî vucûd nokta-i nazarından varlık olarak en önce ortaya koyduğu, benim nûrumdur.”[1] diyen Hazreti Mazhar-ı “Nûru’l-Envâr”ın sohbetiyle şereflenmiş o bahtiyar kimseler, hakkın en birinci talipleri, Hak yolunun en müştak sâlikleri, Allah rızâsının da en kusursuz müridleri oldukları hâlde, bu hususlardan herhangi biriyle değil de, sohbet pâyesiyle öne çıkarılarak, bu güzîde topluluğa, “musâhabe kahramanları” mânâsına, “Ashâb” denmiştir.
Her sohbet eri, musâhabe merkezinde bulunan zâtın, Hazreti Ehad ü Samed’e imanını, irfanını, O’na muhabbetini ve O’nunla münasebetini –şuuru taalluk etsin, etmesin– onun her tavrında müşahede ederek, asliyetteki bu aşkınlığı zılliyet plânında duyup yaşaması açısından, hemen her zaman âsârı görülen, fakat yakalanıp değerlendirilemeyen, tarifi, teşhisi zor sırlı bir lâhûtî atmosfer içinde bulunur. Nisbet farklılığı mahfuz, bu durum, hemen her hâlis hakikat eri için de söz konusudur ki, Mevlânâ’nın ifadesiyle; merkez noktayı tutan zâtın ilelmerkez (merkezçek) câzibe-i kudsiyesi etrafında pervaz ederek “Şemsu’ş-Şümûs”a yürüyenler, hem onun irfan deryasından istifade eder, hem de onun zincirinin halkaları olmaları itibarıyla, tebaiyyetin gerektirdiği edep içinde, onun uğradığı hemen her noktaya uğrayabilirler.
Bana göre, bazı feyiz kaynakları çevresinde halkalar teşkil ederek, belli yol ve yöntemlere bağlılık içinde değişik ad ve unvanlarla müesseseleşmeye gitmenin arkasında da bu espri olsa gerek.. evet, işte bu mânâ ve bu esasa binaen çok erken dönemde sofiye, Cenab-ı Feyyaz’la ferdî plândaki münasebetini, ötelere açık olduğuna inandığı bir heyet içinde daha da pekiştirmek niyetiyle hep tekye ve zâviyelere ya da o türden “bîkem u keyf” Hakk’ın rasat edilebileceği nûrefşân evlere koşmuş ve “Mescid-i Nebevî’deki “Suffe”nin birer gölgesi kabûl ettiği bu ışık komplekslerinde damlayı deryaya, zerreyi güneşe, cismanî zulmetleri de nûra dönüştürme yollarını araştırmışlardır. İşin temel esprisi bu olduğuna göre, böyle bir telâkkînin dinin ruhuna ters düştüğünü söylemek mümkün değildir. Bu şekildeki bir anlayışın dinin ruhuna münâfî olması şöyle dursun, böyle bir yorum ve hamlede, ferdî plândaki zaaf ve boşluklara karşı, cemaat referansıyla Hak sıyanetine sığınma söz konusudur ki, böyle bir şeyi gerçekleştiren herhangi bir fert, artık bir kafa ile değil, pek çok akılla düşünür; mensubu olduğu o heyetin gönlüyle Allah’a yönelir, sesini-soluğunu onların ah u efganıyla besleyerek, ferdî nâğmelerini bir yüce koronun gür sadâsı hâline getirebilir ve Bediüzzaman’ın ifadesiyle, o insan, “iştirak-i a’mâl-i uhreviye”ye ait tasavvurlarıyla, ibadet ü taatında bir aşkınlığa ulaşabilir.
Evet, aynı ruh, aynı duygu, aynı düşünce, aynı mefkûre etrafında kenetlenmiş kimselerin birlik içinde Hakk’a yönelişlerinde öyle bir derinlik, his ve şuurlarında öyle bir zenginlik, zikr ü fikirlerinde öyle bir enginlik vardır ki, en istidatlı fertler ve en kâmil insanlar bile, böyle bir heyet içindeki vâridlerin en küçüğünü dahi tek başlarına elde etmeleri mümkün değildir. Evet, sohbetin nûrânî atmosferinde ifade de istifade de, ifaza da istifaza da, hissettirme de hissetme de, hep farklı buudlarda cereyan eder ve her şey, ferdîlikteki riyâzîliğe mukabil, hendesî açılıma bağlı bir keyfiyette gerçekleşir.
Aslında bu sohbetlerde en önemli gaye, imanın mârifet ufkuna ulaştırılması, mârifetin “yakîn”in değişik mertebeleri sürecine bağlanması, Hakikat-ı Ahmediye vesayetinde kalb ve ruhun hayat mertebelerinde seyahatler gerçekleştirilmesi ve bu seyahatlerin de şuurlu temâşâ ile değerlendirilmesidir. Böyle bir seyahat ve temâşâda gönül erlerinin en önemli sermaye ve azıkları da, zikr ü fikir gibi kalb ve lisan amelleriyle letâifi harekete geçirmek, şevk ü şükürle de ilâhî mevhibelere karşı liyakatını ortaya koymaktır. Bu türlü mevhibelere mazhariyet umûmiyet itibarıyla Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın risâlet ve siyâdetine baktığından, dahası, bu siyâdet ve risâletin şâhitleri ve bürhanları olduklarından, zılliyet plânındaki memerri olmaktan daha çok, asliyyet çerçevesindeki mazharı bulunan Hazreti Sahib-i Kur’ân’ın hakkaniyetine birer hüccet sayılırlar. Bu, biraz da, muvakkat mümessillerin mahviyet ve tevâzularına, ayrıca “nefs-i emmâre”den sıyrılmalarına bağlıdır. Aksine, sohbet erleri, tabir-i diğerle, hakikat yolcuları eğer nefs-i emmârelerinden bütün bütün sıyrılamamış; sıyrılıp, hevâ ve heveslerinin yerine Hak rızâsını tam ikame edememiş iseler, değişik mevhibelere mazhariyeti veya bazı letâifin inkişafını kendilerinden bilme gafletine düşerek, şükür makamında fahre girebilir ve gölgeyi asıl zannederek iltibaslar yaşayabilirler. Hele bir de, bazı ikram veya cezb ü incizâblara memer iseler –bilhassa mazhar demiyorum– şatahat vâdîlerine yuvarlanarak; aslında bu kabîl başarı kulvarlarında iç içe kazançlar söz konusu olduğu hâlde onlar üst üste hasaretler yaşayabilirler.
Evet, seyahat ve musâhabeleri Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın mişkât-ı nübüvveti altında gerçekleştiremeyenler, dinin ruhundaki muvazeneyi her zaman tam koruyamayacaklarından, yer yer lâubalîliklere girebilir, zaman zaman söz ve davranışlarıyla, seviyesinin huzuru sayılan makama saygısızlıkta bulunabilir; hatta bazen, vilâyeti nübüvvete tercih etme gibi küstahlıklara düşebilir; dolayısıyla da, pîrlerinin, pîr-i müganlarının söz, sistem ve vaz’ ettikleri esasları peygamber yolunun esas, erkân ve âdâbına tercih ederek, güneşi bırakıp mum ışığına sığınma gibi hatalar irtikâp edebilirler. Vilâyeti nübüvvete tercih eden nâdânların, efendilerini, hakikî ve aslî sohbetin mümtaz talebeleri sayılan Sahâbe’den üstün görme tavırlarından söz etmeyi zâid görüyorum... Eğer durum yukarıda arz etmeye çalıştığımız çerçevede –daha doğrusu, tam bir çerçevesizlikte– cereyan ediyorsa –ki, günümüzde bu çarpık anlayışın pek çok örnekleriyle karşılaşmak mümkündür– sohbetin yerini, onun dedikodusu almış.. mânâ kendi vizyonunda karartılmış.. lâhûtîliğe bağlı esaslar, yerlerini havâîliğe ve nefsânîliğe bırakmış.. câzibe-i kudsiye uçup gitmiş; gelip, onun o nûr ufkuna nefsânî incizâblar oturmuş..
“Er olan erimiş, yağ gibi gitmiş; Şirin erler, zîr u türaba yatmış; Sümbüller yerinde muğeylan bitmiş; Petekler sönmüş, ballar kalmamış..!” (M. Lütfi)
demektir ki, böyle bir ortamdaki musâhabenin insibağından da, hakikata ve Hakikat-ı Ahmediye (sav)’ye ulaştırmasından da asla söz edilemez. Doğrusu, düşünülen konuşulan şeyler itibarıyla kahvehânelerdeki sohbetleri hatırlatan tekye, zâviye ve halvethânelerdeki musâhabelerde ilâhî vâridattan bahsetmek şöyle dursun, şeytânî şerârelerden endişe duyulmalıdır. Dolayısıyla da, ihsan ve ihlâs ufkundan uzaklaşmış bu mekânlardaki feyiz alış verişine benzeyen her muamele bir aldanma veya istidraç, buralarda Allah’ın hususî iltifatına mazhariyet beklentisi bir vehim ve bu yerlerin cemaat görünümündeki müdâvimleri de birer yığının ruhsuz parçalarından ibarettir. Hele bir de mesleklerinin revacı adına başkalarıyla uğraşıyor; gıybetlere, iftiralara giriyor ve suizan gibi bir küfür silahını kullanıyorlarsa, böylelerinin oturup kalktıkları yerler tekye değil, birer mahall-i takiyye, zâviye değil birer hâviye ve bu meclislerin merkez noktasını tutanlar da sofî değil, birer softadır. Her zamanki erbab-ı kemali tenzihle beraber itiraf etmeliyim ki, sohbet ve musâhabe meclisleri gibi, dünden bugüne en müteâl mazhariyetlerin meşcereliği veya helezonları sayılan müesseselerin, hiç olmazsa bunlardan bazılarının, yukarıdaki çerçeve içinde mütalâaya alınmaları çok acı ve şâyân-ı teessüftür. İhtimal, bu mekânlara uzayan yolların perişan olup, köprülerin göçmesinde ve bu eğilimi engin tavırların şiddetlenip bir kısım aşılmaz zorlukların ortaya çıkmasında kaderin tembih ve tenkil ifade eden gizli bir fetvası oldu ki,
“Bâd-i hazân esti, bağlar bozuldu; Gülistanda katmer güller kalmadı...” (M. Lütfi)
ARKADAŞIN VE CEMAATİN HAYATIMIZDAKİ YERİ VE ÖNEMİ
a-Allah, insanı içtimâî bir varlık olarak yaratmıştır. Yalnız yaşayan bir insan, hem dört yandan hücum eden dalâlet rüzgarları karşısında kuvvetsiz, desteksiz, hem de dualarının kabul olması gibi avantajlardan mahrum kalabilir. Bunun da ötesinde, şeytanın zehirli okları karşısında boy hedefi haline gelebilir...
Bu îtibarla, Aleyhissalâtü ve’s-selâm, “Yalnız yaşayan şeytandır” buyururlar. Evet, yalnız yaşayan insan, er geç şeytanın tuzağına düşebilir, şeytana paçayı kaptırabilir ve onun kızıl pençesine av olabilir. Şeytanın zihne ve hayâle attığı her kötü düşünce, yalnızlık ve can sıkıntısı toprağında boy atıp gelişecek bir çekirdek gibidir. Fikir, gönül ve ruhu-nu kötülük ve günah çekirdeklerinin doldurduğu yalnız bir insanda, bu çekirdeklerin er-geç iç tazyik ve zorlamalarla dal-budak halinde dışarı taşarak, günah meyvelerini vermemesi imkânsız denecek derecede zordur.
Her insan, zaman zaman kendini zorlayan bu kabil düşünce ve hayâllerin kendisini nasıl kıstırdığını ve bu kötü düşüncelerin kökünün, daha çekirdek halindeyken kurutulmasının lazım geldiğini, kim bilir kaç defa hissetmiş ve nedametle kıvranmıştır..! Evet, hizmetteki kardeşlerimiz ve arkadaşlarımız, zihin, kalp ve ruhumuzun şeytana ait kötülük tohumlarınca işgal edilmemesi ve daha başlangıçta bunların temizlenmesi adına bizim son derece faydalı yardımcılarımızdır.
İnsan konuşurken, dinlerken ya da bakarken, zihin ve hayal faaliyetleri bu duygulara bağlı olarak şekillenir ve renklenir. Siz bu üç faaliyetin üçünü birden yaparken, sözgelimi arkadaşınızla konuşur, ona sorular sorar veya sorularına cevap verir, yani hem konuşur, hem dinler, hem de düşünürken, hayal aleminizde seyahatlar tertip edemezsiniz. Zira zihin faaliyetleriniz ve dikkatiniz, konuşmanızda, dinlemenizde ve düşünmenizde odaklaşmış ve bir nevi hapsolmuştur. Bunun tersine, arkadaşlarından kopmuş bir insan, serbest kalmış zihniyle, hele bir de yorganı başına çekince, istediği veya şeytanın kendini sürüklediği hayal âlemlerine dalar gider; öyle zaman da olur ki, encamı ürpertici bu hayâlî seyahattan yara almadan geriye dönemez...
b-Arkadaşlarla insan cemaat avantajını yakalar
İnsan, yalnız kalmaktan yılandan-çıyandan kaçar gibi kaçmalıdır; çünkü yalnızlık yılanca, çıyanca düşüncelerin insan ruhunu sarmasına yol açar. İki kişi olmada da aynı tehlikeler bahis mevzûu olabilir; çünkü iki kişinin bir fenalık ve kötülük üzerinde anlaşması, zayıf bir ihtimal de olsa mümkündür. Üç kişininse, -ihtimal hesaplarına göre- günahlarda, fenalıklarda anlaşıp bir araya gelmesi âdeta imkansızdır. Bu hakikata parmak basan Allah Rasûlü, “İki kişi de şeytandır; üç kişi ise cemaattir” buyururlar.
Üç kişi, bir cemaat teşkil eder ve şeytanın insana nüfuz edeceği delikleri, çok daha küçültmüş olurlar. İster evli, ister bekâr olalım, evde, mektepte, iş yerinde, sokakta ve çarşıda bizi aralarına alıp, üzerimize kanatlarını gerecek, duygu ve düşüncelerimizi şeytânî esintilerden koruyacak ruh ve irade insanı arkadaşlara ihtiyacımızın varlığı ortadadır.
Çok defa ve çok yerde kendi kalbimiz, kendi gücümüz bizi canlı ve diri tutmaya yetmeyebilir. Bakışlarımız buğulanıp, sinelerimizi sis ve duman sarabilir; kalbimiz katılaşıp, aşk u heyecanımız, günlük işler ve bu çok renkli hayat içinde kaybolmaya, erimeğe yüz tutabilir ve meydana gelebilecek bir kabz hali sonucu -Allah korusun- sefahate düşebiliriz. Ama, en az üç kişilik bir cemaatimiz olsa, o zaman diğer iki şevkli ve canlı arkadaşımızdan hiç olmazsa birinin bast haline misafir olur, onun rahmet oluğundan beslenir, onun esintileriyle serinler ve o hava ve atmosfer içinde aşk u şevk teneffüs edebiliriz. c-İyi arkadaş insanı Cennet’e götürür :
Burada yeri gelmişken şu mühim hususu da belirtmeliyiz : Evet, arkadaş ama, her arkadaş değil; iyi arkadaş seçeceğiz. Eskilerin eskimeyen şu sözleri ne güzeldir: “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.” “Üzüm üzüme baka baka kararır.” “Gül, güller arasında yeşerir.” “İyi arkadaş, insanı Cennet’e, kötü arkadaş da Cehennem’e götürür.” “İyi arkadaş, misk satan gibidir, hiç olmazsa kokusundan istifâde edilir; kötü arkadaş ise, körükçüye benzer ki, hiçbir yanından rahatsız olmasanız bile, en azından kokusundan rahatsız olursunuz.” Evet, her insan, arkadaşlarından iyi-kötü mutlaka birşeyler kapar.
d-İyi arkadaşlar içinde olunmalıdır:
Ebed yolunda ebed soluyan, sîmaları hakikat gamzeden, irâdelerinde Allah’ın irâdesi nümayân öyle dostlar, ahbaplar, arkadaşlar vardır ki, yanlarına gittiğiniz, atmosferlerine girdiğiniz zaman, Nebî ile diz dize gelmiş gibi kuvvet kazanır, aşkla, şevkle dolarsınız. Onların iksir-misâl söz ve davranışları, içinizde yosun gibi yeşermeye başlamış kötü duygu ve düşünceleri bir hamlede siliverir. İyi arkadaş, nasihatlarıyla sizin yüreğinizi hoplatacak, içinize aşk, heyecan salacak, düşüncenize aydınlık getirecek ışıktan bir dosttur. Münevver ve münevvir dostlar, has ahbablar, evet bize lazım olan, işte bunlardır.
Pek çok mıknatısın bulunduğu bir zemine madenî bir parça atsanız, hangi mıknatısın manyetik gücü fazla ise, onu kendine çeker ve bünyesine yapıştırır.. meteorlar, çekim kuvveti ve hayyiz gücü ağır basan tarafa yönelirler.
O halde, evlâdlarınızın kalpleri imanlı, kafaları aydın, anne-babalarına itaatkâr, vatan ve milletlerine hizmetkâr, dürüst, faziletli, fedâkâr olmalarını mı arzu ediyorsunuz? Öyleyse, onları balmumu gibi eritip, istediğiniz şekli alabilecek temiz arkadaşlara emanet etmeniz gerekir. Böylece onlar, kendi seviyelerinde, emsallerinin muhitinde, içinde bulundukları potanın şeklini alacaktır. Diyelim ki, bir ortaokul talebesini üniversite sıralarına oturttunuz ve onun için binbir emek, binbir masrafta bulundunuz, bu yanlış yaklaşımla ne ona bir şey verebilir, ne de kendiniz bir şey elde edebilirsiniz! Aynen bunun gibi, bir genci kolundan tutup, kendinden çok ileri yaşta insanların bulunduğu camilere götürseniz, hattâ keşif ve kerametiyle insanın içinden geçenleri okuyan evliyâullahtan birine teslim etseniz, yine de o delikanlıyı orada tutamaz, kalbini ve kafasını tatmin edemezsiniz. Her şeyden evvel o, kendisi gibi inanan ve davranan gençlerin bulunup bulunmadığına bakacaktır. Emsalini göremediğinde ise, nazarları daima sevimli bulmadığı sîmalara takılacak ve tatmin olmayacaktır. “Müslümanlık iyi, güzel ama, sadece ihtiyarların, yer değiştirme ruh haleti içinde esneyerek camiye gelenlerin ve ilmî meselelerden habersizlerin dini” diyecektir, bu durumda da ona tesir etmeniz imkânsız olacaktır. Bu itibarla, bir gence iman adına birşeyler verilmek istenirken, onun akıl ve mantık seviyesiyle ilim ve düşünce derecesini hesaba katmanın yanısıra, İslâm’ın yaşanabilirliği ve kabil-i tatbîk olduğu da kendisine gösterilmelidir ki, yaşama arzusunu duysun ve “Onlar yapıyor, ben niye yapmayayım; onlar kılıyor, ben niye kılmayayım, onlar koşturuyor, ben neden koşturmayayım; onlar okuyor, ben neden okumayayım” desin, düşünsün ve yapsın.. İşte, böyle bir ruh haletinin meydana gelmesi de, ancak gül kokulu, selvi endamlı, aydın sîmalı, misk dağıtan ve Cennet’e yol açan arkadaşlar topluluğu içinde mümkün olabilecektir. Karşı yakada ise, hiç de tasvir etmeği düşünmediğimiz bir nesil var; içki alışkanlıkları, kumar özentileri, fuhşa ait düşünce ve davranışlarıyla boşlukta, doymamış, serazat bir nesil... Evlâdlarını sevdiklerini ve onlara merhamet ettiklerini söyleyen anne-babalar, evlâdlarına karşı gerçekten merhametli iseler, onları ışık suvarilerine teslim edeceklerdir...
e-Nasihatçı ve ikazcı arkadaş edinilmelidir:
Nasihatçı ve ikazcı bir arkadaş edinmenin ehemmiyetini de burada ifade etmeliyiz. Şimdiye kadar ele aldığımız bahislerle alâkalı olarak üstümüzde âdeta kayyumluk ve bekçilik yapacak iyi bir arkadaşı ikazcı tayin edip, ona ruhsat ve yetki vermek de çok önemlidir. Evet, böyle bir arkadaş olmalıdır ki, bizde bir gevşeklik, ülfet, günaha biraz meyil gördüğü, az bir kayma müşahede ettiği zaman hemen ikazda bulunsun, yerinde sertçe kulağımızı çeksin ve başımızı salladığımız zaman da elimizden tutup, bizi sâhil-i selâmete çıkarsın.. biz de, sıkıldığımız, kendimizde bir sönme müşâhede ettiğimiz ve ayağımızın kaydığını hissettiğimiz zaman hemen kalkıp, Hızır çeşmesine koşar gibi, bu vefalı ve emin dost, bu güzel arkadaşın kucağına koşalım ve “Sen bir bahçıvansın, hele beni bir gül bahçelerinde dolaştır; birşeyler anlat bana! Beni şu hayatın girdaplarından, şu günah labirentlerinden çek al, al da, aydınlık iklimlere ulaştır” demeliyiz. Ailemizle alâkalı bir mesele ortaya çıktığında, ya da ticaretimizde bir sarsıntı olduğunda, nasıl hemen heyecan içinde erbabına koşarız; midemiz veya böbreğimiz sancılandığında nasıl hemen soluğu doktorda alırız; ebedî hayatımızı tehdit eden günah mikroplarına ve şeytanın vesvese ve aldatmalarına karşı da, kuvve-i mâneviyemizi takviye edici ilaç ve şifa arkadaşımıza aynen öyle koşmalıyız.
Arkadaşlarla olmak insanı cemaat içinde güvende ve güçlü tutar cemaat avantajlarına sahip olmasını sağlar… Cemaatin önemi, arkadaşın önemi kadar önemlidir. Arkadaşla insan cemaatin avantajlarından istifade eder, cemaat kadar büyür büyük olur.
1) Cemaat Halinde Yaşamak, Hayatî Bir Zarurettir
Allah, insanı toplum içinde yaşayacak bir varlık olarak yaratmış ve onu hem cinslerinin arasına salmıştır. İnsan, maddî ve mânevî yönleriyle ancak toplum ve cemaat içinde yaşayabilir. Onun içindir ki, Hz. Âdem’den bu yana hep cemaat öne çıkmış, fert arka plânda kalmıştır. Şu kadar ki, bazı devreler ve zaman dilimlerinde bu mesele, diğerlerine nazaran daha bir ehemmiyet kesbetmiş ve âdetâ bir zaruret halini almıştır. Kaldı ki, büyük çoğunluğu itibariyle hayvanlar bile toplu halde yaşarlar; öyle ise en mükerrem varlık olan insan, hayatının her safhasında toplu halde yaşamak mecbûriyetindedir. İslâm, bu meseleyi daha bir pekiştirir ve öne alır. Öyle ki, mü’min tek başına namaz kılarken bile, ‘İyyâke na’büdü ve iyyâke nestaîn - Ancak Sâna ibâdet ederiz ve ancak Sen’den yardım bekleriz” der; “ederim, beklerim” demez. Bir mü’min, günlük şahsî işlerinden ibadetlerine kadar her meselesinde Kur’ân ve Sünnetle cemaat içine itilir, kendisine cemaat olmanın avantajları gösterilir ve hayatının büyük bir bölümü cemaatle irtibatlandırılır.
a) Cemaatleşme, bugün her zamankinden daha zarûrîdir: Bugün küre-i arz, bütün milletleri ve devletleriyle tek bir ülke görünümü almıştır. Ulaşım ve haberleşme, çeşitli vasıtalarla çok kısa zamanda temin edilir olmuş, milletlerin birbiriyle yakın münasebetlerde bulunması sayesinde teknolojik, iktisadî, siyasî ve silah üstünlüğü bakımından dünya birbiriyle yarışır hale gelmiştir. Bu yarış, her milleti kendi bünyesinde cemaatleşmeye götürmüş, hattâ asrın getirdiklerinin zarurî bir neticesi olarak topyekün insanlık, kendini bu yarış ruh ve şuuru içinde bulmuştur.
Dünyâ çapında ideolojiler, 18’inci asırdan bu asra genç fidanlar gibi sarkmış ve orijinal bulunarak, Hıristiyanlığa da bir reaksiyon olarak kendilerine sahip çıkılmış, o fidanları gövdeleştirmek isteyenler, dünyânın hemen her yerinde topluluklar meydana getirmek ve kitleleşmek için var güçleriyle ve bütün imkânlarıyla mücâdele vermişler ve cihan harplerinde yenik düşenler, önde görünenlere yetişme, hatta geçme hırs ve azmiyle ayrı bir cemaatleşme yoluna girmişlerdir. Asırların dev çınarı Osmanlı Devleti’ne karşı devam edegelen Haçlı seferleri, esasen yine birlik içinde toplum oluşturmanın örneklerini teşkil etmekteydi. Bugün, aynı topluluklar çok değişik nam ve ünvanlarla kendilerini hissettirmekte ve paktlar, pazarlar, bloklar şeklinde ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bunun ötesinde, kendi bünyelerinde tabiî seyirlerini tamamlayan ya da tamamlamış görünen milletler, görünen ve görünmeyen kollarıyla başka milletlerin içine sızmaya ve oralarda kendi türkülerini söyleyecek cemaatler teşkil etmeye başlamışlardır.
Memleketimiz, memerr-i efkârdır, yani Doğu ve Batı kültürlerinin uğrak yeridir. O, asırlar boyu ipek yoluyla Doğu-Batı ticaretinin uğrak yeri olduğu gibi, bütün fikirlerin de uğrayıp geçtiği veya yerleşip kaldığı bir ülke olmuştur. Sanki her geçen, her uğrayan bu verimli toprağa bir kaç tohum atıp, öyle gitmiştir.
Şimdi siz söyleyin: Tarih boyunca sağlı-sollu, önlü-arkalı bunca toslamalar, vurup geçmeler.. tarihî, millî ve dînî kaynaklı düşüncelerle toplu atan hasım yürekler ve bütün bunların hâsıl ettiği korkunç dalga ve esintiler karşısında eğer bir ve beraber olmasaydık, bu günlere gelip ulaşmamız mümkün olur muydu? Bu soruyu çevirip şöyle de sorabiliriz: Sayısız dişlerin ve dişlilerin (tek dişi kalmışlar birleşince, cemaatler halinde çok dişliler olur) peş peşe amansız saldırıları karşısında mukavemet edebilmemiz, millî bütünlüğümüzü koruyabilmemiz, hayatiyetimizi hem de başkalarına hayat nefhederek sürdürebilmemiz için cemaatleşmeye, evet, sağlam ve sarsılmaz bir cemaat teşkil etmeye ihtiyacımız var mıdır, yok mudur? Dünyâ üzerimize cemaatler halinde ve mekanize birliklerle gelirken, onların karşısına fertler halinde ve tüfeklerle nasıl çıkabiliriz? Gerçek şu ki, toplu atan yürekleri top da sindiremez Topumuzun, tüfeğimizin olmadığı yerde, hiç olmazsa yüreklerimiz, vahdetle gürül gürül olmalıdır.
Farklı kültürlerden farklı cemaatler ortaya çıkar. Önceki devirlerde farklı doktrinler, değişik fikrî cereyanlar ve kültürler gelişip boy atmadığı ve insanların çoğuna tek tip kültür hâkim olduğu için, tek bir kişinin arkasından -hak veya bâtıl adına- büyük topluluklar sürüklenip gidebiliyordu. Belli bir kültür ve anlayış içinde yetişen insanlar, daha saf olup, daha kolay yönlendirilebiliyor ve bugünkü anlayışla, kitle ruh haletinden, yani toplum psikolojisinden istifâde etmek çok daha rahat ve kolay oluyordu. Bu sebeple bir Hasan Sabbah, bir Bedrettin yığınları harekete geçirebiliyor ve onları apaçık bâtılların duyguları, düşünceleri kanlı delileri haline getirebiliyorlardı.
Bugün ise, yukarıda da kısmen temas ettiğimiz gibi, herkes ayrı ayrı kültürlerden istifâde edebilmekte ve çok farklı dünyâ görüşleri insanlar arasında çok çabuk yayılmaktadır. Evet, her seviye ve anlayışta, her inanç ve düşüncede dünyânın öbür ucunda yazılan herhangi bir eser, çok kısa zamanda beri ucunda alıcı, okuyucu bulmakta ve te’sir icra etmektedir. Bu, şu demektir : Böyle farklı kültürlerin içiçe yaşadığı bir devirde insanlar birbirlerinden kopuktur; toplum hayatı yerine ferdî hayat hâkimdir. “Ben de okuyorum; dünyâyı senin kadar ben de biliyorum” gibi, bilmekten, ilme vukuftan, kültürlü olmaktan doğan “Ben de” anlayışıyla herkes âdeta arslandır. Bu insanlar, dünyaya ait meseleleri öğrenip, dünyâyı tanımada sanki müsavi gibidirler. Denk olanlar ise birbirini iter. Böyle bir vasatta her fert, kendi bilgisi, kendi iktidarı, kendi kabiliyeti ve kendi kapasitesinin kendisine kâfî geldiği inancıyla, “Orman bana ait” deyip, tek başına dolaşmak istemekte, kimsenin vesaya ve koruması altına girmeyi düşünmemekte, hattâ bunu lüzumsuz saymaktadır.
Önce şurası iyi bilinmelidir ki, bir ferd, dalâlet adına tahripkâr cemaatler karşısında tek başına mukavemet edemez. Bir insan, ‘gavs’ bile olsa, şahsi dehâsıyla, kültür ve ilim dünyâsıyla, hattâ keşif ve kerametleriyle asrımızın dalâletleri ve günah tufanları karşısında tek başına yaşayamaz; yaşasa da, sürüden ayrı kaldığı için her zaman kurtlara yem olabilir. Ayrıca, cemaat içinde bulunmanın getireceği feyizlerden, sağlayacağı avantaj ve lütuflardan da mahrum kalır. Ayakları cemaat zeminine basmayan insan, ayaklar altında bir yaprak ve bir tüy gibidir; bu yandan üflesen öte yana, öte yandan üflesen bu yana savruluverir. Bu yüzdendir ki, Gavs-i A’zamlar, İmam-ı Rabbânîler, Muhyiddin İbn Arabîler bile bu asırda yaşasalardı, herhangi bir cemaatin bir uzvu olmak isteyeceklerdi. Sahâbe devrinin o en kuvvetli, en iktidarlı ve meleklere parmak ısırtacak insanları bile cemaatleşme ve birlik teşkil etme lüzumunu duymuşlardı. Bu sebeple, hasımlarımızın içtimaî kanal ve kollarla geçeceğimiz yollarda kurdukları sayısız tuzaklara ve onların cemaatçe hücumlarına, ayrıca, mânevî hasımlarımız olan şeytana, nefse ve günah tufanlarına karşı yem olmaktan, boğulmaktan bizi koruyacak en mühim sığınak, cemaatleşmedir. Evet, bu fikre davet, günümüzün en hayâti meseleleri arasındadır.
b) Cemaatte her zaman kuvvet vardır.
İki fert ayrı ayrı olduklarında ‘1’i aşamazken, yan yana gelince ‘11’ olur. Üç ayrı ‘1’ yanyana geldiğinde ‘111’e ulaşır. Şimdi, basitçe rakam bazında ifâde etmeye çalıştığımız bu durumu, karanlıkta elinde meş’ale tutan bir kişinin meydana getireceği aydınlıkla, 11 ya da 111 kişinin meydana getireceği aydınlığı mukayese ederek düşünün. Bir hazineyi kaldırmada da aynı durum söz konusudur. Buna bir de pâzu kuvvetinin yanında kabiliyetlerin, ilmin, idrakın ve düşüncelerin ittifakını ekleyin. Ayrıca gaye ve ideâl birliği ve cehd ve azim müşterekleri de varsa, işte o zaman, gerçekten topların sindiremeyeceği yürekler gürül gürül ses getirmeye başlar. Aynen bunun gibi, iç âlemlerinin, ruh ve kalp dünyâlarının hayat dereceleri çok ulvî olan ve sîmalarında melek çehrelerini müşahede edebileceğiniz, arkadaşların şefkat, merhamet ve nurdan tebessümlerle süslenmiş aydın bakışları altında ışıklaştığınızı düşündüğünüzde, şeytanın aldatmalarına ve günahların yakıcılığına karşı nasıl bir atmosfer içinde bulunduğunuzu daha iyi anlayacaksınız. Bu atmosfer içinde direnç kazanacak olan zayıf kalbiniz ve irâdenizin fer ve kuvveti de artacaktır. Bu sayede, zülcenaheyn, yani iki kanatlı, çift yönlü bir kuvvete sahip olacaksınız.
c) Cemaatte rahmet ve cemaatle dualarda makbûliyet vardır:
Hadîsin beyanıyla, Allah’ın rahmeti cemaatle beraberdir. Cemaat üzerinde dolaşan bir bulut, âdeta altına girene rahmet yağdırır. Bir kişinin duası, sadece bir ferdin duası olup, taşıdığı rahmet damlaları da o kadardır. Halbuki, tam olarak ittihad etmiş, ağız gönül birliği içindeki bir cemaatin duasının karşılığı, tek tek her ferde inen miktarın kat kat üstündedir ve sağanak sağanaktır. Eğer rahmete açık semereli bir ağaç olmak istiyorsanız, orman içinde bir ağaç olmaya bakınız; tek başınıza kaldığınızda hiçbir rahmet düşmez.. kuruyup gidebilirsiniz; ama ormana mutlaka rahmet inecek ve siz de o rahmetten bol bol yararlanacaksınız. Yine diyelim ki, siz bir sivilsiniz, silahınız yok; kuvvet ve kudretiniz de sermayeniz kadar.. Oysa, askerde tek başınıza bile olsanız, iktidarınız, silahınız, ferdî kabiliyet ve cesaretinizin yanısıra, içinde bulunduğunuz birliğin kuvvet ve iktidarını da yanınızda bulur ve yerinde bir paşayı, hattâ bir orduyu bile esir edebilirsiniz.
İster hayır adına, isterse şer adına olsun, her hal û kârda cemaatin işgücü ve te’siri her türlü tasavvurun üstünde olduğu gibi, böyle bir şahs-ı manevinin Allah'a teveccüh edip yalvarması da, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetini ihtizaza getirmesi ve İlâhî imdada vesile olması bakımından çok önemlidir. Hattâ o kadar ki, ehl-i dalâlet bile bir cemaat halinde duâ etse, bazı ahvalde sizin tek başınıza yaptığınız duaları geri çevirebilir. O halde, dalâlet cemaatlerine karşı mukabele ve mukavemet edebilmek için, mü’minlerin de cemaatleşmeye, cemaat halinde müdafaaya ve cemaat ruhuyla duâya ihtiyaçları vardır.
Cemaat içinde bulunmanın bir büyük faydası da şudur: Kişinin masiyetleri, günahları, dualarının kabul semasına yükselmesine engel olabilir; cemaatin dualarının kabul olacağı ise, kat’i gibidir. Bir kudsî hadisde Allah (cc) şöyle buyurur: “Hümü’l kavmü lâ yeşkâ bihim celîsühüm- Onlar öyle bir cemaattir ki, onlarla bir arada bulunan bedbaht olmaz.” Evet, gül bahçesinde bulunan, hiç olmazsa o bahçenin kokusundan istifâde eder.
d) Cemaat, paratoner gibidir:
Cemaat, İlâhî rahmeti câzibesi ve duasıyla davet edip sînelere ulaştırmada vasıta olduğu gibi, belâ ve musibetlerin def’ine de önemli bir vesiledir. Semâ, kendine açılan semâvî sîmalıların elleri ve gönülleriyle çok alâkadardır. Evet, cemaat halinde dua ve yakarış, Rahmete açılan avuçlara semâvî tebessümleri celbederken, aynı zamanda yere uzanan âfet ve musibetlerin de def’ine sebeptir. Paratonerden uzak kalanlara, şeytanın şimşekten okları her an isabet edebilir. Bazen de ondan iki gün uzak kalan dört gün, dört gün uzak kalan sekiz gün uzaklaşmış gibi, kendini boşluk ve kasvet içinde bulabilir. Bu, tıpkı ışığın kaynağından uzaklaştıkça, karanlığın ziyadeleşmesi gibidir.
Evet, arkadaş ama, her arkadaş değil; iyi arkadaş seçeceğiz. Eskilerin eskimeyen şu sözleri ne güzeldir: "Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim." "Üzüm üzüme baka baka kararır." "Gül, güller arasında yeşerir." "İyi arkadaş, insanı Cennet'e, kötü arkadaş da Cehennem'e götürür." "İyi arkadaş, misk satan gibidir, hiç olmazsa kokusundan istifâde edilir; kötü arkadaş ise, körükçüye benzer ki, hiçbir yanından rahatsız olmasanız bile, en azından kokusundan rahatsız olursunuz." Evet, her insan, arkadaşlarından iyi-kötü mutlaka bir şeyler kapar.
Bir ağaç tımar edildiği, bir canlı da, bakımı-görümü yapıldığı sürece hem semere verir, hem de neslini devam ettirir. Bakılmadığı zaman ise, ağaç güdükleşir, canlı da amelmande olur. Ya bin bir istidat ve kabiliyetle dünyaya gönderilen insan? Acaba, onun bir ağaç kadar olsun bakım-görümden nasibi bulunmamalı mıdır?
İnsanoğlu, çocuğu dünyaya getiren sensin! Gökler ötesi âlemlere yükseltmek de senin vazifendir. Onun cisminin sağlığına ehemmiyet verip üzerinde titrediğin gibi, kalbî ve ruhî hayatı için de titre, merhamet et, kurtar o bîçareyi Allah için! Ve zebil olup gitmesine fırsat verme!
November 11
EY İNSAN DÜŞÜN SEN ALA KÜLLİ HAL ÖLECEKSİN...
Bir anda bırakıp gidenler var Bir nefesle terk edenler var ölüm avcı gibi pusuda ölüm kapıları zorlar buyur denmez kimseyi dinlemez hayır bilmez gidenler gelmez Daha hesabı bitmemiş demez bir saniye dur dinlemez emirle hareket eder dinlemez vedalaşmayı beklemez bahçeler viran şimdi ekinler talan şimdi simalarda bir hüzün ruhlarda deprem şimdi kimse bu gömleyi giymez ateştendir bilinmez ölümün dokunduğu insan dünyayı bilmez küstürür Hak dünyaya güler ol ahirete yaralar açar derinmi derinmi dünya hırsı biter yalnızlığı yiter ahirete yönelir ALLAH ı tek dost bilir kabir kapısını dostun kapısın bilir gireceği anı düyün gecesi ilan eden sevinir.ruhlar bunun ile övünür...
ARIYORUM SENİ DİLLERDE GÜLDE
EFENDİM ŞİMDİ HANĞİ GÖNÜLDE
Uçan kuşta kanat senle
Balığa su misal ihtiyaç bende
Sana susuzluğum arttı her demde
Seni fısıldar rüzgar kainat, lisani halle
Arıyorum seni dillerde gülde Efendim şimdi hangi gönülde!
Vesveselerden kurtuldum zikrinle
Muhabbet doluyorum isminle
Ruhların bunaldığı bir demde
Kurtuluş beratı inan elinde
Arıyorum seni dillerde gülde Efendim şimdi hangi gönülde!
Değerlerin kaybolduğu bir demde,
Yaşama yön veren Hadisler sende,
Neyi nasıl yapacağımı öğretdin bana.
Hücrelerim dolsun istiyorum sevginle.
Arıyorum seni dillerde gülde Efendim şimdi hangi gönülde!
Kömürleri elmasa çevirir sevgin
Tüm kapıları açar anahtar ismin
Sergerdan oldum sana
Tecelligah oldun bana
Arıyorum seni dillerde gülde Efendim şimdi hangi gönülde!
Ruhumu hayellerimi kanatlandırdım ben
Muhammed,i muhabbetle buharlaşsın her zerrem
Tağutları korkutur ismin
Şeytani oyunları bozuyor cismin
Arıyorum seni dillerde gülde Efendim şimdi hangi gönülde!
Aşkların kaynağı sen
Mecnunun yandığı sen
Leylanın kandığı sen
Hakikatde aşkım sen
Arıyorum seni dillerde gülde Efendim şimdi hangi gönülde!
Baktığın mücevharata dönüşür senin
Güneş ve ay sana musahhar
Sihirli parmakların susuzları doyurur
Dokunduğun bir ekmek bin olur orduları doyurur
Arıyorum seni dillerde gülde Efendim şimdi hangi gönülde!
Ey! sözü zikir sükutu fikir bakışı ibret
Muttakilerin reisi muhsinlerin efendisi
Şehitlerin şahısın sen
Gönüller padişahısın sen
Arıyorum seni dillerde gülde Efendim şimdi hangi gönülde!
Güzel ahlakı tamamladın sen
Güzelliği senden aldı her zerrem
İnsan haklarını senden alsın insan kalan
Aşılmayacak engel tanımaz seni bulan
Arıyorum seni dillerde gülde Efendim şimdi hangi gönülde!
Ey! ariflerin kıblesi taaf edenlerin Kabe'si
Peygamberlerin seyyidi Nübüvvet güneşi
Her yokluğumda seni bulayım
Ne olur Allah'ım Fenafirresul olayım
Arıyorum seni dillerde gülde Efendim şimdi hangi gönülde!
Muhammedi bir nefes bahar
Hüseyni çiçekler şehit şehit kokar
Muhammedi bir cezbeye tutulur sema
Muhabbet gözyaşlarını döker toprağa
Arıyorum seni dillerde gülde Efendim şimdi hangi gönülde!
Aşk anahtardır açmasını bilen gerek
Kabuklarını kırar düşen
Ateşlerde arınır pişen
Eridikçe benlik biter
Hakkı bulur inan düşen
Güli rana kokar içen
Yeşillenir çiçeklenir
Gönül evin meyve verir
Bitiverir tüm endişen
Canlanır tüm hücrelerin
Uyanır tüm zerrelerin
Arşa çıkar gönül evin
Cevhere dönüşür yüreğin
Tecelligah oldun bana
Hak nazar eylesin sana
Sergerdan oldum sana
İlahi aşka dönüşür sevdam
Dua silahını çektim kınından
Acz ve fakrımı kanatlandırsın Rahman
Kırık kalbime nazar eylesin vedud olan İman davasıdır benim sevdam

MUHAMMED'İ
GÜLLER
SOLMASIN
gel artık ey sevgili güllerimiz var kan kırmızı aşk ı ifade eden aşk kadar berrak ve coşkulu günahsız ve tertemiz sana ayırdığımız yüreğimiz var mahsun ve kederli kimsesizliğimizi bitir yalnızlığı yitirmek için gel artık ihanet etmemiş hislerimiz var ve sen anılınca sızlayan bir yüreğimiz var akan gözyaşlarımız var ırmaklarvari gel artık yaratılış sebebim efendim sensizlikten kanıyor yüreğimiz yüreğimizin gülleri solmadan gel dua bahçesindeki çiçekler açsın ne olur gel habiller gülsün zalimler sussun gel filistin yitmeden ırak bitmeden gel gel ki ızdıraplar dinsin telealbedrülerle gel gönüllere yüreklere sahabe ruhları getir uyansın artık musablar ömerler ebu bekirleri getir gönüllere osmanları getir bekliyoruz Alileri yiğitleri korkusuz yürekleri özledik ölüme meydan okuyan haya timsali fatımaları zeynepleri bekliyoruz gel efendim bu günler hürmetine ve kırık kalplere gel
Ezanla Şehadet eden şahitleriz biz mucahitler mücahideleriz biz Her şey yalan Şehadet aleminde şahit olmak bize kalan
günah bendlerini yıkan gönülleri yıkayan şehadet aleminde şahitleriz biz!
şeytanı sıkan ezan sesleriyle boğulan şeytani ruhları sarsan evini başına yıkan arza nefes aldıran
şehadet aleminde şahitleriz biz!
dünyanın kalbine akan nur beş defa kalbe inen huzur gül ruhları uyaran nur libasına saran hayata hayat katan şehadet aleminde şahitleriz biz!
sanki bahardan nefes KUR'AN dan gelen bir ses varlığımıza kuvvet nefes ALLAHU EKBER verir heves şehadet aleminde şahitleriz biz
KUR 'ANDIR REHBERİMİZ DÜNYADA KEVSERİMİZ AYET AYET İMAN DIR CEVHERİMİZ ALLAHU EKBER ZİKRİMİZ şehadet aleminde şahitleriz biz!
ne eşsiz bir saadet şahit olmak kulluk şerefine nail olmak rüzgarlarda ALLAHIM SENİ SOLUMAK TÜM GÜZELLİKLERDE RABBİM SENİ BULMAK şehadet aleminde şahit olmak
yetimlikten arta kalan bir hüzün okuldan sonra ayakkabı boyaması gerekecek hasta annesine ekmek götürmek için ayakkabıların ipleriyle bağlanmış hayata ve gözlerinde hep hüzün küçük omuzlarıyla yüklenmiş hayatı yarınlardan ümit yok bir elmalı şeker yememiş birde bayramlarda yeni elbise görmemiş yeni ayakkabılara hep özenmiş o yüzden boyadıkça ayakkabıları eskileri yenilemeyi severmiş ya iyileşmezse annesi ya ölürse endişesi onları kim koklar kim yürekten okşar severmiş kim bakışarıyla doyurur gözleriyle okşar güven veren sesiyle kuvvet verirmiş anne! ne tatlı ve sevgi dolu bir sözcük nefesi bile onlara ömür boyu yetermiş her şeye bedelmiş anne cennetden uzanan elmiş! çaresiz bakışlar olmasın gözlerinde. sevgi herşeye yetermiş. sevgisizlikten ölürmüş çocuklar . sevgisiz çiçekler bile açmamış hayata anlam katan sevgiler kutsal anne sevgisi kadar berrak ve temiz gözyaşları gibi içten riyasız.sevdikçe sevildikçe hayat güzel.
sen gideli ciğerparem suya kanmadım yanan yüreğim uslanmadı ekmeğin tadı acı neden gideli sen ciğerparem tadı yok hayatın dua dua diller karıncalanmış et tırnaktan ayrılmaz gayri anladım sensiz gecelerde ciğerparem ağladım. nasıl dayanır yokluğunu ana yüreği inan seninle hayata bağlandığımı anladım bu gece birde onun için ağladım yorgun bir sabahın seherinde seni kollarıma aldığımda en güzel hediye sensin haktan inandım seninle kutsallaştım cenneti senin sayende ayaklarımın altına sereni daha çok sevdim onun daha çok anladım secdelerde buluştukça ihtiyacımız onadır sana onu tanıttıkça bahtiyarım. ALLAH diye dillendin biliyormusun evladım.ALLAH İÇİN SEVEN ANNELERİ ARARIM!
NAMAZIN DUASI
NAMAZIN DUASI
Kıyamda tüm sema ve gökleri temsilen kıldığın NAMAZ YILDIZLAR VE GÖK EHLİ DUADA GÜNEŞ VE AY SANA TEŞEKKÜRDE ALLAH RAZI OLSUN FISILTILAR YÜREĞİMDE! RÜKUDA !HAYVANAT TÜMÜ DUADA ALLAH RAZI OLSUN DUASINDA SECDEDE TÜM YERDE SÜRÜNENLER VE SULAR TOPRAK DUADA VE FISILTILAR YÜREĞİMDE DENİZDE Kİ BALIK BİLE RAZIYIZ YA' RAB DUASINDA VE TAHİYYAT HEPSİ ADINA ŞÜKÜRDE DİLLER VE TÜM KAİNAT ADINA ŞAHADET EDER MÜ 'MİNLER!
Yüreğimin sesi ile konuşurum ben,
Yürekten gelen sese şiir demişler.
Yüreğimdir kalemim kanımdır mürekkebim,
Gözyaşlarım silgimdir aktıktıkça bu katreler,
Yüreğimi temizler.
Yüreğiyle konuşanlar anlar beni,
Duygusuz ve hissizler ağlatır yüreğimi.
Yıkar hayallerimi yok eder benliğimi,
Sen yaşam kaynağı ümidim ey sevgili!
Sen arzularımın ve yanlızlığımın yok olduğu sevgili.
Secdelerde buluştuğum sensin ey en sevgili.
Gecenin ayazında asvalt yollar bir kırbaç,
Şehir zindanlarında ölü ruhlar uyanık,
Günahlarla kirlenmiş ecdattan yadigarlar.
Gecenin karasından daha karanlık ruhlar,
Yayılmış sokaklara.
Şeytanın esaretinde maddeye satılanlar,
Nefsin baskısıyla şeytana dönüşen ruhlar.
Şehir zindanlarında.
Camilerden akan nur beş defa cila şehre,
Tazelenir imanı arındırır zindanı.
Bir ezan vakti de olsa şehir zindanları,
Cennetten soluklanır,nefeslenir zindanlar.
Küf kokan ölü ruhlar ezanla belki uyanır.
EY DÜNYA HASTANESİNİN EŞSİZ DOKTORU
HASTA ÜMMETİN İLACINI UNUTTU
DÜNYA SEVDASINDAN GEÇEMEZ OLDUK
İLACINI İÇEMEZ OLDUK
KURAN İLACINI AÇAMAZ OLDUK UNUTTUK HADİSLERİ YAŞAMADAN UNUTTUK
NEFSİN VE DÜNYANIN ZEHİRİ İLE BOGULDUK
SENİN AÇLIKTA BULDUGUNU BİZ TOKLUKTA UNUTTUK
KARARTAN EKRANLARDA AKLIMIZI HAYAMIZI UYUTTUK
NAMAZI KILMADIK KULLUĞU UNUTTUK
AF ETMEYİ KARŞILIKSIZ SEVMEYİ UNUTTUK
GÜLMEYE ALIŞTIK AGLAMAYI UNUTTUK
TEVEKKÜLÜ TEFEKKÜRÜ FAKİRİ YOKSULU UNUTTUK
DÜŞÜNMEDEN NİMETLERİ YUTTUK BESMELEYİ UNUTTUK
KAİNATIN HAYATI EFENDİM SENİ UNUTTUK
İSRAFA ALIŞTIK KANAATİ UNUTTUK
HARAMLARA ALIŞTIK GÜNAHLARI MÜBAH SAYDIK
GÜNAHI İŞLEYE İŞLEYE SEVABI UNUTTUK
SEHERLERDE UYUDUK BEREKETİ UNUTTUK
ATTIGIN İMAN TOHUMLARINI YEŞERTMEDİK KURUTTUK
ALİMLERDEN KOPTUK İLMİ UNUTTUK
DOĞRULARDA SENİ BULDUK YALANI UNUTTUK
GÜLE ULAŞMAK İÇİN DİKENLERE ALIŞTIK
GÜLDE MUHAMMEDİ BULDUK MUHABBETLE DOLDUK
ÇALILARI DİKENLERİ UNUTTUK
AYET AYET OKUDUKÇA SENİ BULDUK
DOSDOGRU YODA EĞRİLERİ UNUTTUK
GÖNLÜMÜN ANAHTARI İSMİN
CENNETE ULAŞTIRIR SEVGİN
CENNETİ BULDU CEHENNEMİ UNUTTU
SÜNNETİ SENİYENLE SÜSLENSİN BU CAN
SENİ BİR NEFES DAHİ UNUTTURMASIN RABBİM
İzin vermem nefsim sana
Vazgeç bırak sen yakamı
Hodbinsin nefsim bedbahsın
Nankörsün nefsim hastasın
Aciz nefsim sana:
Şevkatle bakmayı, hoşgörüyle sevmeyi,
Sadakatle hizmet etmeyi öğreteceğim
İzin vermeyeceğim tükenmeyen arzularına
Fikrime tefekkürü,dilime zikiri,azalarıma şükürü öğreteceğim
Güvenmem nefsim sana
Güvensende sen bana
Af etmem ben seni
Savaşım seninledir cihadım seninledir
BİR AN SANA MEYLETSEM YOK EDERSİN SEN B
Gelişin sevinçle gidişin buruk neden?
KÜÇÜĞÜM
Şevkate sevgiye susamış yüreğin
KÜÇÜĞÜM
Sana sarılıp koklayan yok yetimim
KÜÇÜĞÜM
Sana sarılıp öpen annen yok biliyorum
KÜÇÜĞÜM
Kapıdan döndüğün gün sabaha dek ağladım
KÜÇÜĞÜM
Sen layık değilsin çileye omuzladığın yüke
KÜÇÜĞÜM
Gülmek oynamak hakkın anneye doya doya sarılmak hakkın
KÜÇÜĞÜM
İnan sana yakışmıyor yavrum hüzün
KÜÇÜĞÜM
Izdırap neden yükün
KÜÇÜĞÜM
Emanet sana vatan ve benim Korktuğum zaman seni seni düşlerim Düşünme mehmedim ruhum senindir Gözyaşlarım senin kanın terindir Başörtüm senin zafer sancağın Dildar olmuş hislerim Kalbimde yaran müthiş derinmi derin Cevşenim zırhın duam silahın Asımın nesliyiz ecdadın temizmi temiz Cihanmerd askerim yarınlar senin ve benim
September 29 40 Hadis
| 1
|
|
اَلدِّينُ النَّصِيحَةُ قُلْنَا: لِمَنْ )يَا رَسُولَ اللَّهِ ؟( قَالَ: لِلَّهِ وَلِكِتَابِهِ وَلِرَسُولِهِ وَلأئِمَّةِ الْمُسْلِمِينَ وَعَامَّتِهِمْ
|
|
(Allah Rasûlü) “Din nasihattır/samimiyettir” buyurdu. “Kime Yâ Rasûlallah?” diye sorduk. O da; “Allah’a, Kitabına, Peygamberine, Müslümanların yöneticilerine ve bütün müslümanlara” diye cevap verdi.
Müslim, İmân, 95.
|
| 2
|
|
اَلإِسْلاَمُ حُسْنُ الْخُلُقِ
|
|
İslâm, güzel ahlâktır.
Kenzü’l-Ummâl, 3/17, HadisNo: 5225.
|
| 3
|
|
مَنْ لاَ يَرْحَمِ النَّاسَ لاَ يَرْحَمْهُ اللَّهُ
|
|
İnsanlara merhamet etmeyene Allah merhamet etmez.
Müslim, Fedâil, 66; Tirmizî, Birr, 16.
|
| 4
|
|
يَسِّرُوا وَلاَ تُعَسِّرُوا وَبَشِّرُوا وَلاَ تُنَفِّرُوا
|
|
Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz, müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.
Buhârî, İlm, 12; Müslim, Cihâd, 6.
|
| 5
|
|
إنَّ مِمَّا أدْرَكَ النَّاسُ مِنْ كَلاَمِ النُّبُوَّةِ:
إذَا لَمْ تَسْتَحِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ
|
|
İnsanların Peygamberlerden öğrenegeldikleri sözlerden biri de: “Utanmadıktan sonra dilediğini yap!” sözüdür.
Buhârî, Enbiyâ, 54; EbuDâvûd, Edeb, 6.
|
| 6
|
|
اَلدَّالُّ عَلىَ الْخَيْرِ كَفَاعِلِهِ
|
|
Hayra vesile olan, hayrı yapan gibidir.
Tirmizî, İlm, 14.
|
| 7
|
|
لاَ يُلْدَغُ اْلمُؤْمِنُ مِنْ جُحْرٍ مَرَّتَيْنِ
|
|
Mümin, bir delikten iki defa sokulmaz.(Mümin, iki defa aynı yanılgıya düşmez)
Buhârî, Edeb, 83; Müslim, Zühd, 63.
|
| 8
|
|
اِتَّقِ اللَّهَ حَـيْثُمَا كُنْتَ وَأتْبِـعِ السَّـيِّـئَةَ الْحَسَنَةَ تَمْحُهَا
وَخَالِقِ النَّاسَ بِخُلُقٍ حَسَنٍ
|
|
Nerede olursan ol Allah’a karşı gelmekten sakın; yaptığın kötülüğün arkasından bir iyilik yap ki bu onu yok etsin. İnsanlara karşı güzel ahlakın gereğine göre davran.
Tirmizî, Birr, 55.
|
| 9
|
|
إنَّ اللَّهَ تَعَالى يُحِبُّ إذَا عَمِلَ أحَدُكُمْ عَمَلاً أنْ يُتْقِنَهُ
|
|
Allah, sizden birinizin yaptığı işi, ameli ve görevi sağlam ve iyi yapmasından hoşnut olur.
Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat, 1/275; Beyhakî, fiu’abü’l-Îmân, 4/334.
|
| 10
|
|
اَلإِيمَانُ بِضْعٌ وَسَبْعُونَ شُعْبَةً أفْضَلُهَا قَوْلُ لاَ إِلهَ إِلاَّاللَّهُ وَأدْنَاهَا إِمَاطَةُ اْلأذَى عَنِ الطَّرِيقِ وَالْحَيَاءُ شُعْبَةٌ مِنَ اْلإِيـمَانِ
|
|
İman, yetmiş küsur derecedir. En üstünü “Lâ ilâhe illallah (Allah’tan başka ilah yoktur)” sözüdür, en düşük derecesi de rahatsız edici bir şeyi yoldan kaldırmaktır. Haya da imandandır.
Buhârî, Îmân, 3; Müslim, Îmân, 57, 58.
|
| 11
|
|
مَنْ رَأَى مِنْكُمْ مُنْكَرًا فَلْيُغَيِّرْهُ بِيَدِهِ فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِـعْ فَبِلِسَانِهِ فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِـعْ فَبِقَلْبِهِ وَذَلِكَ أضْعَفُ اْلإِيـمَانِ
|
|
Kim kötü ve çirkin bir iş görürse onu eliyle düzeltsin; eğer buna gücü yetmiyorsa diliyle düzeltsin; buna da gücü yetmezse, kalben karşı koysun. Bu da imanın en zayıf derecesidir.
Müslim, Îmân, 78; Ebû Dâvûd, Salât, 248.
|
| 12
|
|
عَيْنَانِ لاَ تَمَسُّهُمَا النَّارُ: عَيْنٌ بَـكَتْ مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَعَيْنٌ
بَاتَتْ تَحْرُسُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ
|
|
İki göz vardır ki, cehennem ateşi onlara dokunmaz: Allah korkusundan ağlayan göz, bir de gecesini Allah yolunda, nöbet tutarak geçiren göz.
Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd, 12.
|
| 13
|
|
لاَ ضَرَرَ وَلاَ ضِرَارَ
|
|
Zarar vermek ve zarara zararla karşılık vermek yoktur.
İbn Mâce, Ahkâm, 17; Muvatta’, Akdıye, 31.
|
| 14
|
|
لاَ يُؤْمِنُ أحَدُكُمْ حَتَّى يُحِبَّ لأخِيهِ مَا يُحِبُّ لِنَفْسِهِ
|
|
Hiçbiriniz kendisi için istediğini (mü’min) kardeşi için istemedikçe (gerçek) iman etmiş olamaz.
Buhârî, Îmân, 7; Müslim, Îmân, 71.
|
| 15
|
|
اَلْمُسْلِمُ أخُو الْمُسْلِمِ لاَ يَظْلِمُهُ وَلاَ يُسْلِمُهُ مَنْ كَانَ فِي حَاجَةِ أخِيهِ كَانَ اللَّهُ فِي حَاجَتِهِ وَمَنْ فَرَّجَ عَنْ مُسْلِمٍ كُرْبَةً فَرَّجَ اللَّهُ عَنْهُ بِهَا كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَمَنْ سَتَرَ مُسْلِمًا سَتَرَهُ اللَّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ
|
|
Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (düşmanına) teslim etmez. Kim, (mümin) kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun bir ihtiyacını giderir. Kim müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, bu sebeple Allah da onu kıyamet günü sıkıntılarının birinden kurtarır. Kim bir müslümanı(n kusurunu) örterse, Allah da Kıyamet günü onu(n kusurunu) örter.
Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58.
|
| 16
|
|
لاَ تَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى تُؤْمِنُوا وَلاَ تُؤْمِنُوا حَتَّى تَحَابُّوا
|
|
İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de (gerçek anlamda) iman etmiş olamazsınız.
Müslim, Îmân, 93; Tirmizî, Sıfâtu’l-Kıyâme, 56.
|
| 17
|
|
اَلْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ النَّاسُ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ
|
|
Müslüman, insanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.
Tirmizî, Îmân, 12; Nesâî, Îmân, 8.
|
| 18
|
|
لاَ تَبَاغَضُوا وَلاَ تَحَاسَدُوا وَلاَ تَدَابَرُوا وَكُونُوا عِبَادَ اللَّهِ إخْوَانًا
وَلاَ يَحِلُّ لِمُسْلِمٍ أنْ يَهْجُرَ أخَاهُ فَوْقَ ثَلاَثِةِ اَيَّامٍ
|
|
Birbirinize buğuz etmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize arka çevirmeyin; ey Allah’ın kulları, kardeş olun. Bir müslümana, üç günden fazla (din) kardeşi ile dargın durması helal olmaz.
Buhârî, Edeb, 57, 58.
|
| 19
|
|
إنَّ الصِّدْقَ يَهْدِي إلَى الْبِرِّ وَ إنَّ الْبِرَّ يَهْدِي إلَى الْجَنَّةِ وَإنَّ الرَّجُلَ لَيَصْدُقُ حَتَّى يُكْتَبَ عِنْدَ اللَّهِ صِدِّيقًا وَ إنَّ الْكَذِبَ يَهْدِي إلَى الْفُجُورِ وَ إنَّ الْفُجُورَ يَهْدِي إلَى النَّارِ وَ إنَّ الرَّجُلَ لَيَـكْذِبُ حَتَّى يُكْتَبَ عِنْدَ اللَّهِ كَذَّابًا
|
|
Hiç şüphe yok ki doğruluk iyiliğe götürür. İyilik de cennete götürür. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında sıddîk (doğru sözlü) diye yazılır. Yalancılık kötüye götürür. Kötülük de cehenneme götürür. Kişi yalan söyleye söyleye Allah katında kezzâb (çok yalancı) diye yazılır.
Buhârî, Edeb, 69; Müslim, Birr, 103, 104.
|
| 20
|
|
لاَ تُمَارِ أخَاكَ وَلاَ تُمَازِحْهُ وَلاَ تَعِدْهُ مَوْعِدَةً فَتُخْلِفَهُ
|
|
(Mümin) kardeşinle münakaşa etme, onun hoşuna gitmeyecek şakalar yapma ve ona yerine getirmeyeceğin bir söz verme.
Tirmizî, Birr, 58.
|
| 21
|
|
تَبَسُّمُكَ فِي وَجْهِ أخِيكَ لَكَ صَدَقَةٌ وَأمْرُكَ بِالْمَعْرُوفِ وَ نَهْيُكَ عَنِ الْمُنْكَرِ صَدَقَةٌ وَإِرْشَادُكَ الرَّجُلَ فِي أرْضِ الضَّلاَلِ لَكَ صَدَقَةٌ وَإِمَاطَتُكَ الْحَجَرَ وَالشَّوْكَ وَالْعَظْمَ عَنِ الطَّرِيقِ لَكَ صَدَقَةٌ
|
|
(Mümin) kardeşine tebessüm etmen sadakadır. İyiliği emredip kötülükten sakındırman sadakadır. Yolunu kaybeden kimseye yol göstermen sadakadır. Yoldan taş, diken, kemik gibi şeyleri kaldırıp atman da senin için sadakadır.
Tirmizî, Birr, 36.
|
| 22
|
|
إِنَّ اللَّهَ لاَ يَنْظُرُ إِلَى صُوَرِكُمْ وَأمْوَالِكُمْ وَلـكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأعْمَالِكُمْ
|
|
Allah sizin ne dış görünüşünüze ne de mallarınıza bakar. Ama o sizin kalplerinize ve işlerinize bakar.
Müslim, Birr, 33; ‹bn Mâce, Zühd, 9;
Ahmed b. Hanbel, 2/285, 539.
|
| 23
|
|
رِضَى الرَّبِّ في رِضَى الْـوَالِدِ وَسَخَطُ الرَّبِّ في سَخَطِ الْـوَالِدِ
|
|
Allah’ın rızası, anne ve babanın rızasındadır.
Allah’ın öfkesi de anne babanın öfkesindedir.
Tirmizî, Birr, 3.
|
| 24
|
|
ثَلاَثُ دَعَوَاتٍ يُسْتَجَابُ لَهُنَّ لاَ شَكَّ فِيهِنَّ:
دَعْوَةُ الْمَظْلُومِ، وَدَعْوَةُ الْمُسَافِرِ ، وَدَعْوَةُ الْوَالِدِ لِوَلَدِهِ
|
|
Üç dua vardır ki, bunlar şüphesiz kabul edilir:
Mazlumun duası, misafirin duası ve babanın evladına duası.
İbn Mâce, Dua, 11.
|
| 25
|
|
مَا نَحَلَ وَالِدٌ وَلَدًا مِنْ نَحْلٍ أَفْضَلَ مِنْ أدَبٍ حَسَنٍ
|
|
Hiçbir baba, çocuğuna, güzel terbiyeden daha üstün bir
hediye veremez.
Tirmizî, Birr, 33.
|
| 26
|
|
خِيَارُكُمْ خِيَارُكُمْ لِنِسَائِهِمْ
|
|
Sizin en hayırlılarınız, hanımlarına karşı en iyi davrananlarınızdır.
Tirmizî, Radâ’, 11; ‹bn Mâce, Nikâh, 50.
|
| 27
|
|
لَيْس مِنَّا مَنْ لَمْ يَرْحَمْ صَغِيرَنَا وَيُوَقِّرْ كَبِيرَنَا
|
|
Küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimize saygı
göstermeyen bizden değildir.
Tirmizî, Birr, 15; Ebû Dâvûd, Edeb, 66.
|
| 28
|
|
كَافِلُ الْيَتِيمِ لَهُ أوْ لِغَيْرِهِ أنَا وَ هُوَ كَهَاتَيْنِ فيِ الْجَنَّةِ وَأشَارَ بِالسَّبَّابَةِ وَالْوُسْطَى
|
|
Peygamberimiz işaret parmağı ve orta parmağıyla işaret ederek: “Gerek kendisine ve gerekse başkasına ait herhangi bir yetimi görüp gözetmeyi üzerine alan kimse ile ben, cennette işte böyle yanyanayız” buyurmuştur.
Buhârî, Talâk, 25, Edeb, 24; Müslim, Zühd, 42.
|
| 29
|
|
اِجْتَنِبُوا السَّبْعَ الْمُوبِقَاتِ قَالُوا يَا رَسُولَ للهِ وَمَا هُنَّ قَالَ: اَلشِّرْكُ بِاللَّهِ وَالسِّحْرُ وَ قَتْلُ النَّفْسِ الَّتِي حَرَّمَ اللَّهُ إلاَّ بِالْحَقِّ وَأكْلُ الرِّبَا وَأكْلُ مَالِ اْليَتِيمِ وَالتَّوَلِّي يَوْمَ الزَّحْفِ وَقَذْفُ الْمُحْصَنَاتِ الْغَافِلاَتِ الْمُؤْمِنَاتِ
|
|
(İnsanı) helâk eden şu yedi şeyden kaçının. Onlar nelerdir ya Resulullah dediler. Bunun üzerine: Allah’a şirk koşmak, sihir, Allah’ın haram kıldığı cana kıymak, faiz yemek, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, suçsuz ve namuslu mümin kadınlara iftirada bulunmak buyurdu.
Buhârî, Vasâyâ, 23, Tıbb, 48; Müslim, Îmân, 144.
|
| 30
|
|
مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَلاَ يُؤْذِ جَارَهُ وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَلْيُكْرِمْ ضَيْفَهُ وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَلْيَقُلْ خَيْرًا أوْ لِيَصْمُتْ
|
|
Allah’a ve ahiret gününe imân eden kimse, komşusuna eziyet etmesin. Allah’a ve ahiret gününe imân eden misafirine ikramda bulunsun. Allah’a ve ahiret gününe imân eden kimse, ya hayır söylesin veya sussun.
Buhârî, Edeb, 31, 85; Müslim, Îmân, 74, 75.
|
| 31
|
|
مَا زَالَ جِبْرِيلُ يُوصِينِي بِالْجَارِ حَتَّى ظَنَنْتُ أنَّهُ سَيُوَرِّثُهُ
|
|
Cebrâil bana komşu hakkında o kadar çok tavsiyede bulundu ki;
ben (Allah Teâlâ) komşuyu komşuya mirasçı kılacak zannettim.
Buhârî, Edeb, 28; Müslim, Birr, 140, 141.
|
| 32
|
|
اَلسَّاعِي عَلَى الأرْمَلَةِ وَالْمِسْكِينِ كَالْمُجَاهِدِ فِي سَبِيلِ اللَّهِ
أوِ الْقَائِمِ اللَّيْلَ الصَّائِمِ النَّهَارَ
|
|
Dul ve fakirlere yardım eden kimse, Allah yolunda cihad eden
veya gündüzleri (nafile) oruç tutup, gecelerini (nafile) ibadetle
geçiren kimse gibidir.
Buhârî, Nafakât, 1; Müslim, Zühd, 41;
Tirmizî, Birr, 44; Nesâî, Zekât, 78.
|
| 33
|
|
كُلُّ ابْنِ آدَمَ خَطَّاءٌ وَخَيْرُ الْخَطَّائِينَ التَّوَّابُونَ
|
|
Her insan hata eder.
Hata işleyenlerin en hayırlıları tevbe edenlerdir.
Tirmizî, Kıyâme, 49; İbn Mâce, Zühd, 30.
|
| 34
|
|
عَجَبًا لأمْرِ الْمُؤْمِنِ إِنَّ أمْرَهُ كُلَّهُ خَيْرٌ وَلَيْس ذَاكَ لأحَدٍ إِلاَّ لِلْمُؤْمِنِ: إِنْ أصَابَتْهُ سَرَّاءُ شَـكَرَ فَـكَانَ خَيْرًا لَهُ وَإِنْ أصَابَتْهُ ضَرَّاءُ صَبَرَ فَـكَانَ خَيْرًا لَهُ
|
|
Mü’minin başka hiç kimsede bulunmayan ilginç bir hali vardır; O’nun her işi hayırdır. Eğer bir genişliğe (nimete) kavuşursa şükreder ve bu onun için bir hayır olur. Eğer bir darlığa (musibete) uğrarsa sabreder ve bu da onun için bir hayır olur.
Müslim, Zühd, 64; Dârim”, Rikâk, 61.
|
| 35
|
|
مَنْ غَشَّـنَا فَلَيْس مِنَّا
|
|
Bizi aldatan bizden değildir.
Müslim, Îmân, 164.
|
| 36
|
|
لاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ نَمَّامٌ
|
|
Söz taşıyanlar (cezalarını çekmeden ya da affedilmedikçe)
cennete giremezler.
Müslim, Îmân, 168; Tirmizî, Birr, 79.
|
| 37
|
|
أعْطُوا الأجِيرَ أجْرَهُ قَبْلَ أنْ يَجِفَّ عَرَقُهُ
|
|
İşçiye ücretini, (alnının) teri kurumadan veriniz.
İbn Mâce, Ruhûn, 4.
|
| 38
|
|
مَا مِنْ مُسْلِمٍ يَغْرِسُ غَرْسًا أوْ يَزْرَعُ زَرْعًا فَيَـأكُلُ مِنْهُ
طَيْرٌ أوْ إِنْسَانٌ أوْ بَهِيمَةٌ إِلاَّ كَانَ لَهُ بِهِ صَدَقَةٌ
|
|
Bir müslümanın diktiği ağaçtan veya ektiği ekinden insan, hayvan ve kuşların yedikleri şeyler, o müslüman için birer sadakadır.
Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Müsâkât, 7, 10.
|
| 39
|
|
إِنَّ فِي الْجَسَدِ مُضْغَةً إِذَا صَلَحَتْ صَلَحَ الْجَسَدُ كُلُّهُ
وَإِذَا فَسَدَتْ فَسَدَ الْجَسَدُ كُلُّهُ ألاَ وَهِيَ الْقَلْبُ
|
|
İnsanda bir organ vardır. Eğer o sağlıklı ise bütün vücut sağlıklı olur; eğer o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O, kalptir.
Buhârî, Îmân, 39; Müslim, Müsâkât, 107.
|
| 40
|
|
اِتَّقُوا اللَّهَ رَبَّـكُمْ وَصَلُّوا خَمْسَـكُمْ وَصُومُوا شَهْرَكُمْ وَأدُّوا زَكَاةَ أمْوَالِكُمْ وَأطِيعُوا ذَاأمْرِكُمْ تَدْخُلُوا جَنَّةَ رَبِّـكُمْ
|
|
Rabbinize karşı gelmekten sakının, beş vakit namazınızı kılın, Ramazan orucunuzu tutun, mallarınızın zekatını verin, yöneticilerinize itaat edin. (Böylelikle) Rabbinizin cennetine girersiniz.
Tirmizî, Cum’a, |
August 18 Bir sızıdır yüreğimdeki, İnler dururum…! Rahmet esintisinde sakladığın merhameti, Dinler dururum…! Ahları yol eder kendine dilim, Gider dururum…! Kuşlar konmaz artık gönlüme, Uğramazlar hiç…! Ve anlarım günahlarımı o an…! Sabahları karartan, Gündüzlerimi geceye boyayan günahlarımı…! Gözyaşlarımı kana bulayan günahlarımı…! Ve günahlarımı itiraftır gözlerim…! Sen EY Rahmet Padişahı …! Ümit var olunuz dedin ya, Tövbe edip geliniz dedin ya, Bundandır umut doluyum…! Bundandır affını, Düşler dururum…!!!!
Vururda geçer gönlüme hep, ezici pişmanlıklar.. Açılır ellerim duâya dururum…! Bir halsizlik,bir ürkeklik,bir mahçubluk içindeyim Susarım, sadece Sana’dır (c.c.) bükük boynum… ! Bakamam semâna, Utanıyorum…! Ne büyük bir ateştir ki bu, Hadsiz yanıyorum…! Avuçlarımda gül birikmişti Sen’i (c.c.) sevince, Şimdi dikenlere döndüler günahlarımla, Kanıyorum…!
Sızlanırım hep, ağlarım günahlarıma Pişmanım bütün yaptıklarıma Yüzüm yok belki ama Yok ki başka bir yer gideyim Yüzüm olmasa da geldim kapına…!!!!
Sen ki En Yücesin (c.c.), Ben ki en acizim…! Sen ki Tek Padişahsın (c.c.), Ben ki hüküm bekleyen kölenim…! Ehadsın Sen, Bir Rabbimsin (c.c.), Bense yüzsüz kulunum…! Yüzsüz bir gencim…!
Ey Kimsesizlerin Kimsesi (c.c.)…! Bir haber ulaşsın ötelerden yüreğime…! Ateşime bir yudum serinlik ulaşsın…! Günahlarımın enkazı altındayım… Tutsun beni elimden Rahmetin kaldırsın…! Sevdin bizi Rabbim (c.c.), sevdin de yarattın… Acizim, yolunda bir hiçim biliyorum…! Ve Sen’den (c.c.) bir umut, Sadece bir umut dileniyorum…!
EY RABBİM (c.c.)…! Hükmedip cehennemine atarsan, Rab (c.c.) Sen’sin hakkındır… Lütfedip Rahmetine sararsan, Rahman (c.c.) Sen’sin şanındır…
Ve bu son demde,, Yüzsüzüm, ama yinede kapına geldim… Güçsüzüm, ateşin sinede affına geldim…. ———————————————————— Bir çaresizin seslenişidir bu.. Bir yanmışın..! Belki bir bitişin seslenişidir bu… Bir yanlışın…! Hepsinden de ziyade,,, Yüzsüz bir gencin seslenişiydi bu…. ———————————————————– ^!^yüzsüz yüreğimden July 28
Gönderen : hun2028
------------------------------------------------------------------------------------------------------------- July 07
İLAH NEDİR?
Cahiliye insanının ilah düşüncesi
İslam'dan önceki arapların ve eski milletlerin ilahlık bağlamında ne gibi düşüncelere sahip olduklarına,buna karşılık Kur'an'ın bu sözcükle ilişkili hangi yaklaşımları reddettiğine de bakmamız gerekmektedir.
1. "Onlar,kendileri için bir güç kaynağı olmak üzere (ya da onların himayesine girerek mahfuz kalmak için) Allah'tan başka ilahlar edindiler." (Meryem, 81)
"Yardım edilecekleri (Yani ilahların kendilerine yardım edecekleri) ümidiyle Allah'tan başka ilahlar edindiler." (Yasin, 74)
Bu iki ayet-i kerimeden anlaşılmaktadır ki,cahiliye ehli,ilah olarak niteledikleri varlıkların kendilerini desteklediğini,musibet ve belalardan koruduğunu ve onların himayesinde korku ve zarardan mahfuz kaldıklarını düşünüyordu.
2. "Rabbinin kararının vakti gelince,Allah'a şerik koştukları ilahları bir işe yaramadı ve onların yıkım ve felaketlerinden başka bir şeyi artırmadı." (Hud, 101)
"Allah'tan başka edindikleri ilahlar,yaratılmışlardır,hiçbir şey yaratamazlar,diri değil ölüdürler,ne zaman yeniden diriltileceklerini de bilmezler,ilahınız tek bir ilahtır." (Nahl, 20-22)
"Allah'tan başka ilah edinme,O'ndan başka ilah yoktur." (Kasas, 88)
"Allah'tan başkalarını (ilah olarak) çağırıp duranların,gerçekte bu ortak koşageldikleri şeylere de uyup bağlandıkları yok (ya)… Sadece vehim ve zanlarına uyuyor onlar;yalan söylemek,bütün yaptıkları." (Yunus, 66)
Bu ayetler birkaç meseleye ışık tutmaktadır:
a. Cahiliye insanı,ilah olarak nitelediklerinden sorunlarının çözümünü ve gereksinimlerinin karşılanmasını diliyor,başka bir deyimle onlara niyazda bulunuyordu.
b. Onların ilahları sadece cin,melek ya da tanrılardan oluşmuyordu.Bunlar arasında ölüp-gitmiş insanlar da vardı.Nitekim bu, "Diri değil ölüdürler" ve "Ne zaman yeniden diriltileceklerini bilmezler" ibarelerinden açıkça anlaşılmaktadır.
c. Onlar ilahlarının,kendi dualarını işittiğini ve onlara yardım etmeye kadir olduğunu zannediyordular.
Bu noktada,söz konusu niyaz ve yardımı beklenen ilahın keyfiyetinin iyice anlaşılmasını gerekli görüyorum.Eğer ben susayıp ta su getirmesi için hizmetçimi veya hastalanıp beni tedavi etmesi için doktoru çağırıyorsam;ne bu çağırma niyaz olarak nitelendirilebilir ve ne de bu,hizmetçi ya da doktoru ilahlaştırmak manasına gelir. Çünkü bütün bu olanlar sebep ve sonuç zinciri içerisinde gerçekleşmektedir,dışında değil.Ancak eğer ben susuzluk hali ya da hastalık durumunda hizmetçi ya da doktoru çağırmak yerine,herhangi bir veli ya da putu yardımıma çağırırsam, bu tabii ki onları ilahlaştırmak ve onlara dua etmek olur.Çünkü,benden yüzlerce kilometre uzakta bir kabirde istirahat etmekte olan veliyi yardımıma çağırmam,onun bu haliyle beni duyup işittiğini kabul ettiğim manasına gelir.Bana göre,o,sebepler alemine hükmetmektedir ve bu yüzden de bana su yetiştirmeye ya da hastalığımı gidermeye kadirdir.Aynı kıyastan hareketle böyle bir durumda herhangi bir putu yardıma çağırmak da onun su,sıhhat ya da hastalık üzerine hakimiyeti olduğu ve olağanüstü bir şekilde benim gereksinimimi karşılamak için sebepleri harekete geçirebildiği manasına gelir.O halde kendisine niyaz etmeyi gerektiren ilah kavramı hiç şüphesiz olağanüstü bir otorite ile birlikte olağanüstü güçlere sahip olma düşüncesini de beraberinde getiren bir kavramdır.
3. "Etrafınızdaki (kalıntılarını gördüğünüz) köyleri (ahalisini) biz helak ettik.Belki geri dönerler diye onlara ayetlerimizi defalarca göstermiştik.Yakınlık vesilesi görerek Allah'tan başka edindikleri ilahlar,azabımız inerken neden onlara yardım etmediler? Yardım etmek bir tarafa onları bırakıp kayboldular.Bu onların yalanı ve uydurup durdukları şeylerdi." (Ahkaf, 27-28)
"Sizlerin de (sonunda) ona döndürüleceği,beni yaratana neden ibadet etmeyeyim? Rahman bana bir zarar vermek istediğinde şefaatleri bir işe yaramayacak ve beni kurtaramayacak ilahlar mı edineyim?" (Yasin, 22-23)
"Allah'tan başka veliler edinenler var ya,biz onlara sırf Allah'a yaklaştırmaları için tapıyoruz (derler) Allah,onların ihtilafa düştükleri meselede (kıyamet günü) kararını verecektir." (Zümer, 3)
"Allah'ı bırakıp ta kendilerine ne zarar ve ne de fayda verebileceklere tapıyor ve bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir diyorlar." (Yunus, 18)
Bu ayet-i kerimeler ışığında diğer bazı meseleler de aydınlığa kavuşmaktadır.Bu ayetlerden cahiliye insanının uluhiyetin kendi ilahları arasında bölüşüldüğü ve onların üzerinde daha yüce bir ilah olmadığı gibi bir görüşü taşımadıkları anlaşılıyor.Cahiliye insanın da açık bir şekilde,en yüce ilah düşüncesi vardı ve dillerinde Allah kelimesinin bulunması da bu yüzdendi.Diğer ilahlar bağlamında ise,en yüce ilahın ilahlığında diğer ilahların da birazcık müdahale ve nüfuzları olduğu inancını taşıyordular.Onlara göre diğer ilahların sözleri tutuluyor,onlar vasıtasıyla işler yürütülebiliyor,herhangi bir kazanç sağlama ve zararlardan korunma yolunda şefaatleri kabul ediliyordu.Bu gibi inançlar yüzünden onlar,Allah'la birlikte diğerlerini de ilah olarak görüyordular.Dolayısıyla onların terminolojisine göre herhangi bir kimseyi Allah katında aracı tutarak ondan yardım dilemek,onun önünde tazim ve terkim merasimleri tertiplemek ve adak adamak,onu ilahlaştırmaktır.(1)
4. "Allah "iki ilah edinmeyin" dedi. İlah sadece bir tanedir. O halde sadece benden korkun." (Nahl, 51)
"Ve (İbrahim) Rabbim bir şey dilemedikçe O'na şerik koştuklarınızdan asla korkmuyorum dedi." (En'am, 80)
"(Hud'un (a.s) kavmi ona) Sana sözümüz ancak şudur;Tanrılarımızdan bazıları seni fena halde çarpmış dediler." (Hud, 54)
(1) Burada şefaatin iki çeşit olduğunun iyice bilinmesi gerekir:
a. Şu veya bu şekilde, zor ve nüfuza dayalı olan ve behemehal kabul ettirilip bırakılan,
b. Sırf bir iltica ve istek niteliği taşıyan ve kabul ettirme gibi bir baskıyı peşinden getirmeyen,
Birinci şıktaki manasıyla herhangi bir kimseyi şefiğ (şefaat edici) ya da aracı olarak görmek onu ilahlaştırmak ve ilahlıkta Allah'a eş koşmaktır.Kur'an böyle bir şefaati reddetmektedir.İkinci şıktaki anlamıyla,Peygamberler (a.s),melekler,Salihler,ehl-i iman ve tüm kullar başka bir kul hakkında şefaat edebilirler.Ancak,herhangi bir kimsenin şefaatini kabul etme ya da etmeme hususunda yüce Allah tam bir yetkiye sahiptir.Kur'an-ı Kerim bu tür şefaati teyid etmektedir. (Mevdudi)
Bu ayetlerden,cahiliye insanının,eğer ilahlarını şu veya bu şekilde darıltırlar ve onların yönlendirme ve inayetlerinden mahrum kalırsa,kendilerinin hastalık,kıtlık,can ve mal kaybı ve diğer afetlere uğrayacakları korkusunu taşıdığını anlıyoruz.
5. "Onlar alim ve rahiplerini Allah'a ortak koştular ve Meryem oğlu Mesih'i de ilahlaştırdılar.Oysa,onlara kendisinden başka ilah olmayan tek bir ilaha ibadet etmeleri buyurulmuştu." (Tevbe, 31)
"Nefsini ilahlaştıranı görmedin mi? Sen onun sorumluluğunu üzerine alır mısın? (Furkan, 43)
"Aynı şekilde (ilahlıkta) ortak koştukları, müşriklerin çoğuna evlatlarını öldürmeyi hoş gösterdiler." (En'am, 137)
"Onların (ilahlıkta) ortak koştukları,Allah izin vermediği halde,onlar için din cinsinden bir şeriat mı koymuşlar?" (Şura, 21)
Bu ayetlerde,ilahın daha önceki manalarından çok daha farklı bir anlamı göze çarpmaktadır.Burada,ilahlaştırılmış olanlarda herhangi bir olağan üstünlük söz konusu değildir.Onlar ya insandır ya da insanın kendi nefsidir. Bunlar,kendilerine niyazda bulunuldukları,fayda ya da zarar vermeye kadir oldukları ve himaye gücü taşıdıkları için ilahlaştırılmamışlardır.Bilakis,onlar,koydukları hükümler kanun olarak kabul edildiği,emir ve nehiylerine itaat edildiği,helal kıldıkları helal,haram kıldıkları haram olarak benimsendiği için ilahlaştırılmışlardır.Aynı şekilde bunların yalnız başlarına hüküm koyma ve yasaklama yetkilerine haiz olduğu ve bunlardan daha üstün kendisine başvurulacak ya da izin alınacak bir otorite olmadığı düşüncesi revaç bulmuştur.
İlk ayette alim ve rahiplerin ilahlaştırılması söz konusu edilmektedir.Bu ayetin dolaylı açıklamasını hadislerde bulmaktayız.Adiy Bin Hatem'in (r.a) bu ayetle ilgili olarak Peygamber Efendimiz (s.a)'e yönelttiği soruyu;O,şöyle cevaplamıştı: "Sizler,alim ve rahiplerinizin helal kıldığını helal,haram kıldığını haram kabul ediyor ve Allah'ın bu konuda ne buyurduğuna aldırmıyordunuz."
İkinci ayetin anlamı ise gayet açıktır; nefsi arzularına boyun eğen ve onun emirlerini daha üstün gören kimse,aslında kendi nefsini ilahlaştırmıştır.
İlk iki ayetten sonra gelen diğer iki ayette,her ne kadar ilah kelimesi yerine ortak(şerik) kelimesi gelmişse de,bizim tercümede belirttiğimiz gibi burada ilahlıktan ortaklık kastedilmektedir.Her iki ayette de,Allah'ın izni olmadan herhangi bir kimsenin koymuş olduğu örf,kanun ve sistemi caiz görenlerin,söz konusu kanun koyucuyu Allah'a ilahlıkta ortak koştukları açıkça belirtilmektedir.
Uluhiyet konusunda meselenin özü
Yukarıda açıklamaya çalıştığımız tüm ilah kavramları arasında mantıki bir ilişki vardır.Bir kişinin olağanüstü anlamda bir varlığı kendi hami ve yardımcısı,sorunlarının halledicisi, gereksinimlerinin karşılayıcısı, niyazlarının işiticisi, menfaatlendiricisi ve zararlarının gidericisi olarak görmesinin nedeni;ona göre,söz konusu varlığın kainat nizamı üzerinde şöyle ya da böyle bir yaptırım gücü,bir otoriteye sahip olmasındandır.Aynı şekilde birisinden çekinen,korkan ve onun darılmasının kendisine zarar vereceğini,razı olmasının fayda getireceğini düşünen bir kimsenin,bu inanç ve davranışlarının sebebi,bu kişinin söz konusu varlığın bir çeşit otoriteye sahip olduğunu düşünmesindendir.Yine,en yüce tanrıyı kabul etmekle birlikte,ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla başkalarına yönelen kişinin bu davranışı,onun yöneldiği varlığı tanrılık otoritesinde şu veya bu şekilde ortak olarak görmesi nedeniyledir.Benzer bir çıkarsamayla,herhangi bir kimsenin hükmüne,kanun,emir ve yasaklamalarına mutlak itaat ve benimsemek de onu en üstün otorite olarak kabul etmektir.O halde uluhiyetin temel esası egemenliktir.Bu egemenlik,ister kainat nizamı üzerinde olağanüstü bir nitelik arzeden bir anlamda düşünülsün;isterse dünya hayatında,insanın onun hükmü altında olduğu ve yalnızca o hükümlere uymak zorunda bulunduğu manasında alınsın,değişmez.
Kur'an'ın Yaklaşımı
Kur'an'ın, Allah'tan başkasının ilahlığını reddetmede ve yalnızca O'nun ilahlığını ispatlamada tüm gücünü sarfettiği kavram egemenlik kavramıdır.Kur'an'ın bu bağlamdaki yaklaşımı (söylemi) şudur; "göklerde ve yerde tüm yetki ve otorite sahibi Allah (c.c)'tır.Yaratma O'na hastır,nimetler Ondandır,hüküm O'nundur,güç ve kuvvet kesinlikle O'nun elindedir.Her varlık isteyerek veya istemeyerek O'na boyun eğmektedir.O'nun dışında kimsenin ne bir otoritesi vardır,ne hükmü geçer,ne yaratma,yönetme ve düzenlemenin sırrına vakıftır ne de zerre miktarında da olsa O'nun dışında hiçbir ilah yoktur." Bu bağlamda Kur'an'ın müşriklere gönderdiği mesajın ifadesi şudur: "Gerçekten O'ndan başka bir ilah olmadığına göre,sizin başkalarını ilah sanarak yaptığınız bütün ameller tamamen yanlıştır,batıldır.Bu ameliniz niyazda bulunma,iltica isteme,şefaat dileme ya da hükmünü benimseyip itaat etme şeklinde de olsa bir şey fark etmez.Sizin başkalarıyla geliştirmiş olduğunuz tüm bağların yalnız Allah'a has kılınması gerekir.Çünkü otorite sahibi tek başına O'dur."
Bu konuyu Kur'an'ın hangi üslupla kanıtlama yoluna gittiğini geliniz kendi dilinden dinleyelim:
"Göklerde de tek ilah O'dur,yerde de tek ilah O'dur.Hakim ve Alim de O'dur. (yani O,göklerde ve yerde hakimiyet sağlamak için gerekli ilim ve hikmete sahiptir.)" (Zuhruf, 84)
"Hiç yaratanla yaratmayanlar bir olur mu? Bu kadarını da mı anlamıyorsunuz?... Allah'ı bırakıp ta ortak koştukları var ya; hiçbir şey yaratamazlar bilakis kendileri yaratılıyorlar… İlahınız tek bir ilahtır." (Nahl, 17,20-22)
"Ey insanlar,Allah'ın üzerinizdeki nimetlerini anın.Sizi gökten ve yerden rızıklandıran Allah'tan başka bir yaratıcı var mı?Ondan başka ilah yoktur.O halde,nereye döndürülüyorsunuz." (Fatır, 3)
"De ki,Allah,görmenizi ve işitmenizi giderip,kalplerinizi mühürlese,(yani aklınızı alsa),Allah'tan başka bunları geri getirecek kimdir,hiç düşündünüz mü?" (En'am, 46)
"O,kendinden başka ilah olmayan Allah'tır.Hamd dünyada da ahirette de O'nadır.Hüküm ve otorite yalnızca O'na aittir ve siz de O'na döndürülürsünüz.De ki, "Allah geceyi üzerinize kıyamet gününe kadar çekip uzatsa,Allah'tan başka size aydınlık getirecek kimdir,hiç düşündünüz mü? Artık duymazsınız." Yine,de ki: "Allah gündüzü,üzerinizde kıyamet gününe kadar çekip uzatsa içinde dinlenip rahatladığınız geceyi getirecek Allah'tan başka kimdir,hiç düşündünüz mü? Artık görmezsiniz." (Kasas, 70-72)
"De ki: "Allah'ın dışında (ilah diye) öne sürdüklerinizi çağırın. Onlar göklerde ve yerde zerre kadar bir şeye sahip değildir. Göklerde ve yerde onların ne bir payları ne de Allah'ın onların arasından bir yardımcısı vardır. Onun katında Onun izin verdiği kimsenin dışında kimse için şefaatin yararı yoktur."
"O gökleri ve yeri hak ile yaratmıştır. O geceyi gündüze,gündüzü de geceye dolar. Güneş ve Ayı buyruğuna almıştır. Bunların her biri belirlenmiş bir vakte kadar akıp gider… O bir tek nefisten sizlerin yaratılışını başlattı, (Yani insani yaşamı başlattı) sonra O, bir tek nefisten, onun eşini var etti ve sizlere davarlardan sekiz çift indirdi. O sizleri annelerinizin karnında üç ayrı perde (zar) içerisinde yaratılıştan yaratılışa geçirerek aşamalı bir şekilde var etmektedir. İşte budur rabbiniz olan Allah. Hükümranlık ancak O'nundur. Ondan başka ilah yoktur. Öyleyse nereye dönüp gidiyorsunuz." (Zümer, 5-6)
"Kimdir gökleri ve yeri yaratan, gökten sizin için su indirip de o suyla, (sizlere kalsa bir ağaç bile bitiremeyeceğiniz) güzel güzel bahçeler bitiren? Allah'a bu işlerde ortak, bir ilah mı var? Ne ki onlar haktan yüz çevirmektedirler. Kimdir yeri oturmaya uygun kılıp arasından nehirler akıtan,orada sarsılmaz dağlar yaratan ve iki deniz arasına bir engel koyan? Allah'a bu işlerde ortak, bir ilah mı var? Ne ki müşriklerin çoğu bilmezler. Kimdir darda kalındığında kişinin duasına icabet eden, kötülüğü gideren ve sizleri yeryüzünde halifeler kılan (tasarruf yetkisi veren)? Allah'a bu işlerde ortak bir ilah mı var? De ki, siz ne kadar da kıt anlıyorsunuz. Kimdir o, karalar ve denizlerin karanlığında sizlere yol gösteren ve rahmetinin (yani yağmur) hemen önünde rüzgarları bir müjdeci olarak gönderen? Allah'a bu işlerde ortak, bir ilah mı var? Allah onların şirk koştuklarından yücedir. Kimdir O, gökten ve yerden sizi rızıklandıran? Allah'a bu işlerde ortak bir ilahta mı var? De ki: "Ortak koşmada haklıysanız, delillerinizi getirin." (Neml, 60-64)
"Göklerin ve yerin hakimiyeti O'nundur. Çocuk edinmemiştir. Hükümranlığında hiçbir ortağı yoktur. O her şeyi yaratmış ve her şey için tamı tamına bir ölçü belirlemiştir. İnsanlar (ise) Onu bırakıp ta, hiçbir şey yaratamayan, bilakis kendileri yaratılan, kendilerine bile ne zararı ne faydası dokunan, ne ölüm ne hayat ve ne de yeniden diriltme gücüne sahip ilahlar edinmişlerdir." (Furkan, 2-3)
"Gökleri ve yeri yoktan varedendir. Eşi olmadığı halde, çocuk nasıl edinebilir? O her şeyi yaratmış ve her şeyi bilendir. İşte budur rabbiniz olan Allah. O'ndan başka ilah yoktur, her şeyin yaratıcısıdır. O halde O'na ibadet edin. Her şeyin korunup gözetilmesinde vekil O'dur." (En'am, 101-102)
"İnsanlardan kimi Allah'tan başka eşler tutar. Allah'ı sever gibi onları severler. İnananlar ise en çok Allah'ı severler. Zulmedenler azabı gördükleri zaman bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının çetin olduğunu anlayacaklarını keşke bilselerdi." (Bakara, 165)
"De ki: Allah'tan başka yalvardıklarınızı gördünüz mü? Bana gösterin, onlar yerden neyi yarattılar? Yoksa gökler(in yaratılışın)da onların bir ortaklığı m var? Eğer doğru iseniz bundan önce (inmiş olan) bir kitap, yahut bir bilgi kalıntısı getirin. Allah'ı bırakıp da kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek şeylere yalvarandan daha sapık kim olabilir? Oysa onlar, bunların yalvardıklarından habersizdirler." (Ahkaf, 4-5)
"Eğer gökte ve yerde Allah'tan başka ilahlar olsaydı kainat nizamı alt üst olurdu. Arşın (yani kainatın saltanat tahtının) rabbi olan Allah, onların vasfedegeldiklerinden münezzehtir. O, yaptıklarından sorulmaz, onlar ise sorulurlar." (Enbiya, 22)
"Allah ne bir evlad edinmiş ve ne de O'nunla birlikte bir ilah vardır. Eğer böyle olsaydı her ilah yarattıklarıyla ayrılıp müstakil olur ve her biri birbirine üstün gelmeye çalışırdı." (Mü'minun, 91)
"Ey peygamber de ki: Onların dedikleri gibi, eğer Allah'la birlikte başka ilahlar olsaydı, arşın sahibinin hakimiyetini ele geçirmek için çareler ararlardı. Onların söyleyegeldiklerinden Allah yüce ve münezzehtir." (İsra, 42-43)
Bu ayetlerde başından sonuna kadar bir tek ana fikir göze çarpmaktadır.Şöyle ki;ilahlık ve otorite birbirinin ayrılmaz parçalarıdır.Anlam ve espri itibariyle de ikisi tek bir şeydir.Otoritesi olmayan ilah da olamaz ve ilah olmaması gerekir.Dolayısıyla otoriter olan ancak ilah olabilir ve onun ilah olması gerekir.Çünkü bir ilaha olan gereksiniminiz veye bu gereksinme nedeniyle bir kimseyi ilah olarak kabul etmeniz gerekiyorsa,bunlardan hiçbiri egemenlik olmadan karşılanamaz.Öyleyse egemenliği söz konusu olmayanın ilah olması anlamsız,gerçeklere aykırıdır.Böyle bir ilaha yönelmek son derece saçma ve yararsızdır.
Bu ana temadan hareketle,Kur'an-ı Kerim'in gündeme getirdiği delilleri,başlangıç ve sonuçları itibariyle aşağıdaki sıralama ile daha iyi anlamak mümkün olur:
1. Sıradan birer işler olarak görülen gereksinimleri karşılama,sorunları çözme,himaye etme,imdat ve yardıma koşma,koruma ve kollama,dualara icabet etme,aslında sıradan işler olmayıp,bunların bir ucu bütün bir kainat nizamını yaratan ve yöneten bir otoriteye dayanmaktadır. Küçük ve önemsiz gereksinimler üzerinde şöyle bir düşünseniz,gök ve yerin o muhteşem fabrikasında,sayısız sebeplerin toplu devinimleri olmadan,söz konusu basit ihtiyaçları bile karşılamanın imkansız olduğunu anlarsınız.İçmiş olduğunuz bir bardak suyun,yemiş olduğunuz bir tahıl tanesinin oluşması için bile, Allah bilir;güneş,toprak,rüzgar ve denizlerin ne gibi fonksiyonlarda bulunması gerekiyor. O halde sizin dualarınızı işitmek ve gereksinimlerinizi karşılamak için,sıradan bir güç değil de gökleri ve yeri yaratabilecek, gezegenleri hareket ettirebilecek,rüzgarları estirebilecek,yağmurları yağdırabilecek,kısaca,tüm evrenin düzen ve intizamını sağlayabilecek mutlak bir kudret ve otorite lazımdır.
2. Bu egemenlik (kudret ve otorite) bölünemez bir bütündür. Yaratma gücünün bir kimsede,rızıklandırma yetkisinin bir başkasında,güneşin birinin kontrolünde,yerin bir başkasının hakimiyeti altında,hastalık ve sıhhat vermenin birisinin yetkisinde,öldürme ve yaşatmanın bir diğerinin kontrolünde olması imkan dışıdır. Böyle olsaydı bu kainat nizamı asla yürümezdi. Bu yüzden tüm yetki ve güçlerin bir tek merkezi hükümranın elinde toplanması zaruridir. Kainat nizamı vakıanın böyle olmasını gerektirmektedir ve gerçek de böyledir.
3. Tüm egemenliğin bir tek otoritenin elinde bulunması ve bu egemenlikte hiçbir kimsenin zerre kadar bile hissesinin olmaması gerektiğine göre,şüphesiz,uluhiyetin de hiç kimseyle paylaşılmaksızın tümüyle söz konusu otoriteye mahsus olması gerekir. Ondan başka kimsenin insanların feryatlarını işitmeye,dualarını kabul etmeye iltica vermeye,insanlara hami,yardımcı ve veli olmaya,fayda veya zarar vermeye gücü yoktur. O halde,ne gibi bir ilah düşüncesine sahip olursanız olun,ilahlık kavramı Allah'tan başka bir ilah olmamasını gerektirmektedir. Hatta,kainatın hakimi nezdinde, O'na yakınlığı hasebiyle çok az da olsa sözünün geçmesi,şefaatinin kabul edilmesi manasında bile hiçbir ilah yoktur.Onun hükümranlık nizamında kimsenin parmağını oynatmaya bile gücü yetmez. Hiç kimse O'nun işlerine burnunu sokamaz. Şefaatleri kabul ya da reddetme tamamıyla Onun insiyatifindedir. Ona şefaatini zorla kabul ettirebilecek hiçbir güç yoktur.
4. Hakimiyet ve egemenliğin ne kadar çeşidi varsa,hepsinin bir tek yüce hakimin zatında odaklaşması ve egemenliğin en basit bir parçasının bile başkasına devredilemeyeceği yüce otoritenin vahdaniyetinin, yani birliğinin bir gereğidir. Yaratıcı O ise ve yaratma da O'na bir ortak yoksa;rızıklandırıcı O ise ve rızık vermede O'na bir eş yoksa,tüm kainat nizamının yürütücüsü (müdebbir) ve yöneticisi (munazzim) O ise,ve bu yürütme ve yönetme işinde O'nun bir ortağı yoksa,o halde,yargı,yürütme ve yasamanın da O'na ait olması gerekir. Ve bu hususta da O'nun hiç kimseyle ortak olmasını gerektirecek bir sebep yoktur.Nasıl ki,O'nun egemenliği noktasında O'ndan başka bir imdada koşan,gereksinimleri karşılayan ve himaye edenin bulunmasını düşünmek batıldır;aynı şekilde,O'nun mutlak egemenliğine rağmen,bir başkasının egemen bağımsız,hükümran ve özgür kanun koyucu olduğuna inanmak da son derece batıldır.Yaratma ve rızıklandırma,diriltme ve öldürme,güneş ve ayın boyun eğdirilmesi,gece ve gündüzün birbiri peşine çevrilmesi,kaza ve kader,hüküm ve hükümranlık,emir ve kanun koymanın her biri tek külli egemenlik ve hakimiyetin çeşitli boyutlarıdır ve bu egemenlik ve hakimiyet bölünemez bir bütündür.Allah'ın hükmü olduğuna dair delili olmadan herhangi bir hükme itaatı zorunlu gören kimse,Allah'tan başkasına el açıp dua eden bir kimsenin şirke bulaştığı gibi şirke bulaşmaktadır.Aynı şekilde,siyasi manada kendisini mülkün hakimi,üstün güç ve mutlak otorite sahibi olduğunu iddia eden bir kimsenin durumu da "Ben sizin veliniz,yardımcınız ve koruyup kollayıcınızım" demek suretiyle metafizik manada ilahlık iddiasında bulunan bir kişinin durumuna benzemektedir.Bu nedenle,Allah'ın yaratma,eşyanın takdiri ve kainatın yönetimi hususunda ortaksız olduğunun zikredildiği yerlerde "Hüküm O'na mahsustur" , "Mülk O'nundur" ve "Mülkte O'nun hiçbir ortağı yoktur" ibarelerinin kullanılması,ilahlık kavramının padişahlık ve hükümranlık kavramlarını da kapsadığına ve uluhiyetin (ilahın) bu anlamları itibariyle de Allah'a ortak koşulmasının kabul edilemeyeceğine açıkça delalet etmektedir.
Bu konu aşağıdaki ayetlerde biraz daha genişçe ifade edilmiştir:
"De ki; Ey Allah'ım, sen sahibi olduğun mülkünde istediğine iktidar verir istediğinden alırsın; dilediğine izzet verir, dilediğini zelil kılarsın." (Al-i İmran, 26)
"Hakiki hükümdar olan Allah üstündür, yücedir. O'ndan başka ilah yoktur. Arş-ı A'la'nın maliki O'dur." (Mü'minun, 116)
"De ki; İnsanların Rabbine, insanların hükümdarına, insanların ilahına sığınırım…" (Nas, 1-3)
"Herkesin ortaya çıktığı ve hiç kimsenin sırrının Allah'a gizli kalmadığı gün, "Şimdi, hükümranlık kimindir?" denir. Bunun cevabı, "gücü herkese yeten tek Allah'ındır" dan başka bir şey olmaz." (Mü'min, 16)
İmam Ahmed'in Hz.Abdullah bin Ömer'den (r.a.) rivayet ettiği hadis, bu ayeti en güzel bir şekilde tefsir etmektedir. Bu hadiste Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) bir hutbesinde şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir:
"Allah Teala gökler ve yeri avucuna alıp, Hükümran benim, Cebbar benim, Mütekebbir benim, neredeler yeryüzünün hükümdarları? Nerede cebbarlar, nerede mütekebbirler? diye seslenir." Abdullah bin Ömer, hutbede bu ibareleri okurken, Peygamber Efendimizi bir titremenin tuttuğunu, öyle ki O minberden düştü düşecek diye korkuya kapıldıklarını rivayet etmektedir.
Seyyid Ebu'l A'la el-Mevdudi (Kur'an'ın Dört Temel Terimi)
La İlahe İllallah’ın manası: Tek ilah’tan başka kulluk edilecek başka bir ilah yoktur. O tek olan ilah da, şeriki olmayan yüce Allah’tır. Çünkü ibadete layık olan, ancak O’dur. Bu kelimenin gereği, Allah’ın (c.c.) dışındaki bütün sahte ilahları reddetmektir. Zira Allah (c.c.) dışındaki mabutların ilahlık iddiası batıldır. Çünkü O’ndan başka bir şey ibadete (dua edilmeye, emir ve yasak koymaya, nizam tespit etmeye) layık değildir. Uluhiyetin başkaları için reddedilmesi, ilahlığı sadece ortağı olmayan Allah’a (c.c.) ait kılmayı ve O’nun yanında ikinci bir ilah edinmemeyi gerektirir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk (ortak) koşmayın...” (Nisa: 36)
“Kim tağutu inkar edip Allah’a iman ederse, muhakkak kopması mümkün olmayan sağlam bir kulpa (La İlahe İllallah’a) yapışmış olur. Allah işitendir, bilendir.” (Bakara: 256)
“... Biz her ümmete, yalnız Allah’a kulluk etmeleri ve tağuttan da sakınmaları için Rasul gönderdik.” (Nahl: 136)
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Kim La İlahe İllallah der ve Allah’tan başka tapınılanları reddederse malı ve kanı haram olur...” (Müslim, İman: 8.)
Bütün rasullerin kavimlerini davet ettikleri söz şudur: “... Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilahınız yoktur...” (A’raf: 59)
İbn-i Receb (Allah ona rahmet eylesin) şöyle demiştir: “İlah; yüceliğiyle, aşk ve muhabbetiyle korku ve ümidiyle kendisine güvenilen, tevekkül edilip dayanılarak kendisinden istenilen, kendisine dua ve yakarışta bulunulan, itaat edilip isyan edilmeyendir. Tüm bunlar ancak aziz ve celil olan yüce Allah’a yaraşır.” İşte bu sebeple; Rasulullah (s.a.v.) Kureyş müşriklerine: “La ilahe illallah” deyiniz, dediğinde müşriklerin cevabı; “İlahları tek bir ilah mı kıldı? Gerçekten bu çok acaip bir şey” (Sa’d: 5) demek olmuştur.
Kelime-i Şehadet’in genel manası Allah’ın (c.c.) dışında ibadet edilenleri reddeder ve batıl kılar. Yani tağutu red ve Allah’a (c.c.) iman etmeyi gerektirir. Tağutu reddetmek, Allah’ın (c.c.) emir ve yasağına ters düşen emirlerde bulunan kişi ve kurumları, hevayı ve şeytanı reddetmektir. “La ilahe illallah” ın manasıyla birlikte gereğini de yerine getirmek, ibadette Allah’ı (c.c.) birleyerek O’na benzer tutulanları terketmektir.
Kul, “La ilahe illallah” dediğinde; ibadette Allah’ı (c.c.) birlediğini, Allah’tan (c.c.) başkalarına, putlara, kabirlere, evliyalara ve salihlere ibadet etmenin batıl olduğunu ilan eder. “La ilahe illallah” ın gereği, Allah’tan (c.c.) başka ibadete layık ilah olmadığını, yaratıcı, kudret sahibi ve her şeye kadir olanın Allah (c.c.) olduğunu kabul etmek, Allah’tan (c.c.) başka hiç kimsenin hakimiyet hakkı olmadığına inanmaktır. Çünkü hakimiyet yalnız Allah’a (c.c.) aittir. Kim, “La ilahe illallah” ı bu şekilde inanarak açıklarsa mutlak olarak tevhidin hakkını vermiş olur.
Allah’a (c.c.) yaklaşmak için ölülere kurban kesen, türbelere yardımda bulunan, kabirlerin etrafını tavaf eden ve adak adayanlar, Allah’ın (c.c.) yaratıcı ve her şeyin sahibi olduğuna inansalar bile, ilk Arap müşrikleri gibi Allah’a (c.c.) şirk koşmuş olurlar. Mekke müşrikleri, kabirlere ve putlara tapmadıklarını söylüyor fakat uygulamada aksini yapıyorlardı. Onlar yaratıcı ve rızık verici olduğuna inanmadıkları halde, sırf kendilerini Allah’a (c.c.) daha çok yaklaştırsınlar diye salih olduğuna inandıkları bazı kişilere ibadet ediyorlardı.
Hakimiyet, “La ilahe illallah”ın gerçek manasının tamamını değil sadece bir cüzünü oluşturur. Çünkü ibadette şirk koşan bir kimsenin, şeriatın hükmünü kabul etmesinin bir faydası yoktur. Şayet “La ilahe illallah” ın manası onların zannettiği gibi olsaydı, Rasulullah (s.a.v.) ile müşrikler arasında herhangi bir mücadele olmaz, onlar da Rasulullah’a (s.a.v.) bağlanırlardı. Böyle bir durumda, Rasulullah (s.a.v.) onlara: “Allah’ın varlığını ve her şeye kadir olduğunu tasdik edin. Hukuki meselelerde şeriatın hükmüne tabi olun” der ve onları ibadetlerinde serbest bırakırdı. O zaman Allah Rasulü’ne tabi olurlardı. Bunlar, Arap lisanının ehli olan bir kavim oldukları için “La ilahe illallah” ın putları tapmayı reddettiğini ve sadece lafzi bir mana taşımadığını anlıyorlardı. Bundan dolayıdır ki bu kelimeden nefret ederek uzaklaştılar ve şöyle dediler: “... İlahları tek bir ilah mı kıldı? Şüphesiz bu çok acaip bir şey...” (Sa’d: 5)
Allah (c.c.) onları şöyle vasfediyor: “Onlara “La ilahe illallah” denildiği zaman kibirlenirlerdi ve “mecnun bir şair için ilahlarımızı mı terk edeceğiz.” derlerdi.” (Saffat: 35-36)
Onlar, “La ilahe illallah”ın Allah’ın (c.c.) dışında ibadet edilen her şeyi reddetmek, ibadette sadece Allah’ı (c.c.) birleme manasına geldiğini çok iyi biliyorlardı. Şayet müşrikler “La ilahe illallah” dedikleri halde putlara ibadet etmeye devam etselerdi, kendi içlerinde çelişkiye düşerek bundan rahatsız olurlardı.
Günümüzde kabirlere ibadet edenler, bu şiddetli çelişkiden hiç rahatsız olmuyor, onlar “La ilahe illallah” demelerine rağmen bir çok ibadeti ölülere yapmaya devam ediyorlar. Ebu Cehil ve Ebu Leheb, bu kelimenin manasını günümüzde kabirlere ibadet edenlerden çok daha iyi biliyorlardı. Onların bile eli kurudu!
Sonuç olarak: Kim bu kelimeyi, manasını bilerek söyler, gereğiyle amel edip açık ve gizli şirkten kaçınırsa, ibadeti tam bir itikatla yalnız Allah’a (c.c.) has kılıp bununla amel ederse, işte o gerçek bir mümindir. Kim “La ilahe illallah” deyip inanmadığı halde zahiren amel ederse, o da münafıktır. Kim bu kelimeyi diliyle söyler fakat onu bozacak amellerden birini işler ve Allah’a (c.c.) şirk koşarsa o da müşriktir. “La ilahe illallah” kelimesinden kastedilen; manasını bilip bu mananın gerektirdiği şekilde Allah’a (c.c.) ibadet etmektir.
İbadet, muamelat ve bütün meselelerde Allah’ın (c.c.) hükümlerini kabul edip, beşeri kanunları reddetmek, insan ve cin şeytanlarının revaca çıkardığı bütün hurafeleri ve bidatleri ortadan kaldırmak bu kelimenin ameli gereklerindendir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “Yoksa onların dinden Allah’ın izin vermediği bir şeyi kendileri için din gösteren ortakları mı vardır?” (Şura: 21)
“... Eğer siz onlara itaat ederseniz, muhakkak ki müşrikler olursunuz...” (En’am: 121)
“... Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryemoğlu Mesih’i Rabler edindiler.” (Tevbe: 31)
Nebi (s.a.v.) bu ayeti kerimeyi okudu. Bunun üzerine Adiyy b. Hatem Rasulullah’a (s.a.v.) dedi ki: “Muhakkak onlar, onlara ibadet etmiyorlar ki. Rasulullah (s.a.v.): “Onlar Allah’ın helal kıldığı bir şeyi haram, haram kıldığı bir şeyi helal kıldıkları zaman onlara itaat etmiyorlar mı?” dedi. Adiyy b. Hatim: “Evet,” deyince, Rasulullah (s.a.v.): “İşte böylece onlara ibadet ediyorlar.” buyurdu. (Tirmizi, Tefsir: 10; Taberi: 14/210 (61632-61634); Suyuti, Durru’l-Mensur: 3/230; Beyhaki, Sünenü’l-Kübra.)
Şeyh Abdurrahman b. Hasan dedi ki: “Allah’tan başkalarına itaat etmekle alimlerini rabler edindiler. Aynı olaylar bu ümmetin içinde de vuku bulmaktadır. Bu ise en büyük şirk olup, “La ilahe illallah” ın manasını ortadan kaldırır.” Bu kelimeyi söyleyen bir kimsenin, beşeri kanunlarla muhakeme olmayı da reddetmesi gerekir. Çünkü sadece Allah’ın kitabıyla hükmolunmak, onun dışında kalan beşeri sistemleri terketmek vaciptir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “... Eğer bir şeyde ihtilafa düşerseniz onu Allah’a ve Rasulü’ne götürün.” (Nisa: 59)
“Herhangi bir şey hakkında anlaşmazlığa düşerseniz, onun hakkında hüküm vermek hakkı Allah’ındır. İşte benim Rabbim olan Allah O’dur...” (Şura: 10)
Allah (c.c.) kendi indirdiği şeriatle hükmetmeyenler hakkında kafir, fasık, zalim diye hüküm vermiştir. Allah’ın (c.c.) indirdiğinin dışında hüküm veren kişide iman yoktur. “La ilahe illallah” müslümanların yaşamlarının her yönüne hakim olması gereken bir hayat nizamıdır. Bazılarının zannetikleri gibi, sadece manasını anlamadan gereğiyle amel etmeden, sabah ve akşam virdlerinde bereket için tekrar edilen bir söyleyişten ibaret değildir. “La ilahe illallah”ın gereklerine bağlılık, Allahû Teala’nın isim ve sıfatlarına Allah (c.c.) ve Rasûlünün (s.a.v.) bildirdiği şekilde iman etmeyi gerektirir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na bunlarla dua edin. Onun isimlerinde ilhad etmeyin. Onlar yapmakta olduklarının cezasını göreceklerdir.” (A’raf: 180)
Abdurrahman b. Hasan dedi ki: “Arap dilinde ilhad kelimesinin manası, Allah Teala’nın isim ve sıfatları hakkında sapmaya meyletmek ve yalana yönelmektir. Bilerek veya bilmeyerek birtakım tevillerle Allah’ın (c.c.) isim ve sıfatlarının hak olan manasını inkar etmek ve O’nu mahlukata benzetmektir.” Her kim Allah’ın (c.c.) isim ve sıfatlarını bozar, tevil eder veya kabul etmez, Celil olan manalarına delalet eden manasını ortadan kaldırırsa, Cehmiyye, Mutezile, Eş’ariler gibi La ilahe illallah’ın delaletine muhalefet etmiş olur. Çünkü ilah, isim ve sıfatlarıyla dua edilen ve vesile olunandır.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “... En güzel isimler Allah’ındır. Onunla O’na dua edin...” (A’raf: 180)
İsim ve sıfatları olmayan nasıl ilah olur? Kendisine ne ile ve nasıl dua eder?" (Fethu’l-Mecid: 237-238)
İmam ibn-i Kayyım dedi ki; “İnsanlar ahkam ayetlerinin tefsirinde ihtilafa düştüler. Fakat Allah’ın (c.c.) sıfatlarıyla ilgili ayet ve hadislerin herhangi birinde ihtilafa düşmediler, bilakis sahabe ve tabiin bu ayetlerin manasını anladılar ve gereğiyle amel ettiler. Kur’an’da bulunan ahkam ayetlerinin manasını ilim ehlinden başkası anlayamaz, fakat sıfat ile ilgili ayetlerin manasını bütün insanlar anlayabilirler. Bundan kastettiğim mananın kefiyetinin değil de aslının anlaşılmasıdır.” (İbn Kayyım el-Cevziyye, Medaricu’s-salikin: 1/29-30.)
“Bu konu selim fıtrat ve semavi kitaplarla bilinen bir konudur. Kemal sıfatlarını yitiren ilah, müdebbir ve rab olamaz. Bilakis eksikliği sebebiyle kendisiyle alay edilir. Hamd, ezelde ve ebedde celal ve kemal sıfatlara sahip olana aittir. Çünkü hamd’e layık olan sadece O’dur. (Muhtasar Sevaiku’l-Mürsele: 1/10.) Allah’ın (c.c.) kemal sıfatlara sahip olduğuna ve bütün noksan sıfatlardan ve mahlukata benzemekten uzak olduğuna mutlaka inanmak gerekir.” (İbn Kayyım el-Cevziyye, Medaricu’s-salikin: 1/26.) Tevhid - Hak Yayınları
July 05 EN İYİ TEMİZLİK MADDESİ ! ?
Kolanın zararlı olduğunu biliyorduk.Ama bu kadar zararlı olduğunu tahmin bile edmezdik. Eğer inanmıyorsanız deneyebilirsiniz
TUVALETİ TEMİZLEMEK İÇİN: Bir kutu kolayı klozetin içine dökünüz. Bir saat kadar bekleyiniz ve sifonu çekiniz. Koladaki sitrik asit hela başındaki lekeleri yok edecektir. KROM TAMPONLARDAKI PAS LEKELERINI YOK ETMEK İÇİN : Arabanın tamponunu Coca Cola''ya batırılmış bir sigara paketinin içindeki alüminyum folyosuyla iyice ovunuz. Tertemiz olacaktır. AKÜ KUTUP BAŞLARINDA ÇAPAĞI TEMİZLEMEK İÇİN : Bir kutu kolayı kutup başlarına dokun ve bütün çapak yok olsun. PASLANMIŞ BİR CiVATAYI SÖKMEK İÇİN : Coca-Colaya batırılmış bir bezi bir kaç dakika paslı cıvatayı uygulayınız. Bir kaç dakika sonra rahatlıkla dönecek ve çıkacaktır. ELBİSENİZDEKİ YAĞ LEKESİNİ ÇIKARMAK İÇİN : Bir kutu kolayı lekeli giyeceklerin üstüne boşaltın, Deterjanı ekleyin ve her zaman yıkadığınız gibi yıkayın. Coca- cola yağ lekelerinin yok olmasına yardım edecektir. Ayrıca ; Araba ön camlarındaki her türlü kuş pisliği yapışan sinekler veya ağaçlardan dökülen toz , polen, yapışkan maddelerin çıkarılmasıen iyi madde COCA COLA + PEPSI ''dir. * * * Peki nedir bu Cola''nin bu kadar etkileyici temizliklerde bile kullanılabilmesinin sebebi? Coca-Cola ve Pepsi''nin ortalama pH değeri 3.4 tur. Bu asidi de dişleri ve kemikleri eritmek için yeterlidir. Temizliklerde bu kadar etkili olmasının sebebi budur. Aslına bakarsanız Cola ile dünyada kimsenin tavsiye edemeyeceği KARBONDİOKSİT içiyoruz. Hani şu dışarı atmak için devamlı nefes alıp verdiğimiz, atmak için uğraştığımız KARBONDİOKSİT...! 2001 yılında Delhi Üniversitesinde "kim daha fazla Coca-Cola içecek",diye bir yarışma yapıldığında, sekiz litre Coca-Cola içerek kazanan ve 10 dakika içerisinde herkesin gözü önünde ölen kişinin haberini duymuşsunuzdur . Neden öldü? Çünkü çok fazla karbondioksit almıştı ve kanında yeterli oksijen yoktu. Başka bir örnek: Kırılmış dişinizi bir şişe Coca Cola''in iine koyun ve 10 gün sonra bakın... Diş 10 günde büyükoranda erir. Halbuki dişler ve kemikler ölümden sonra bile en fazla dayanabilen organlarımızdır ...

"Size kendi içinizden öyle bir peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir. O size çok düşkün, mü'minlere çok şefkatli, çok merhametlidir
zencefil
BİR BARDAK GÜLÜMSEME İLE BAŞLAYIN BİR KAP DOLUSU DOSTLUK İLAVE EDİN BİR TUTAM YUMUŞAKLIK VE BİRAZDA NEZAKET TOZU İLE KABARTIN BİR KAŞIK ÜMİT BİR BÜYÜK PORSİYON YARDIMLAŞMA ÇOK MİKTARDA ILIM BİR TUTAM ALÇAK GÖNÜLLÜLÜKLE ÇIRPIN KUVVETLENDİRMEK İÇİN BİR ÇORBA KAŞIĞI GÜVENE İHTİYACIMIZ OLACAK BİR SADAKAT KASESİ İÇİNDE BİR ÖLÇÜ İNANÇ İKİ ÖLÇÜ AKLI SELİM VE BİRKAÇ DAMLA HOŞGÖRÜYÜ AZAR AZAR İLAVE EDEREK SEVGİYLE KARIŞTIRIN İKİ KAŞIK GÜLÜCÜK 1 KAŞIK SABIR VE BİR TUTAM ÖVGÜ İLAVE EDİN ŞEVK İLE HİÇ DURMADAN KARIŞTIRIN VE ŞÜKRANLA TATLANDIRIN YEMEĞİN ADINI MERAK ETTİNİZ Mİ ? "İNSANLIK"
-- "...Bir Hayat Daha Olmalı Yeniden, Sevmeyi Öğrenmeli Büyümeden Kirlenmeden, Haykırmalı Ne Varsa Kalan Yüreğinde, Cana Kilit Vuran Yasakları Dinlemeden...."
|