FURGANHUSEYN's profileإلفرقآن.PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    July 27

    evlilik ağaçı

    y1pR1nrkeZhkHbUzY2yiEfFeQlM1Id92BthB1XfeVAi695s2T85sgGkz0p70m-4pJXlEVLİLİK AĞACI
    Yeni evli bir çift vardı. Evliliklerinin daha ilk aylarında, bu işin hiç de hayal ettikleri gibi olmadığını anlayıvermişlerdi. Aslında birbirlerini sevmiyor değillerdi. Son zamanlarda o kadar sık olmasa da, evlenmeden önce sık sık birbirlerini çok sevdiklerine dair ne kadar da dil dökmüşlerdi. Ama şimdilerde, küçük bir söz, ufak bir hadise aralarında orta çaplı bir kavganın çıkasına yetiyordu. Bir akşam oturup ilişkilerini gözden geçirmeye karar verdiler. Her ikisi de, boşanmayı istememekle beraber, işlerin böyle gitmeyeceğinin farkındaydılar. Erkek, "Aklıma bir fikir geldi" dedi. "Bahçeye bir ağaç dikelim ve eğer bu ağaç üç ay içinde kurursa boşanalım. Kurumaz da büyürse bunu bir daha aklımızdan geçirmeyelim. Bu süre içinde de ayrı ayrı odalarda kalalım." Bu ilginç fikir hanımının da hoşuna gitti. Ertesi gün gidip bir meyve fidanı aldılar ve birlikte bahçeye diktiler. Aradan bir ay geçti. Bir gece bahçede karşılatılar. Her ikisinin de elinde içi su dolu birer bidon vardı

    kavgayı bitirme usulü

     
    esma[72]Rahmet Peygamberimiz (s.a.v.) bir gün ashabına,
     
             "Size cennetlik kadınların kimler olduğunu haber vereyimmi?"buyurdu.Ashap,
         
             "buyrun, haber verin ya Rasulallah" dediler.Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu saadeti hak eden kadınları şöyle tanıttı:

             "Onlar kocalarını çok severler.Onlara çocuk verirler. Bir kızgınlık anında veya kendisine kötü davranıldığında ya da kocası ona kızdığında elini kocasının elinin üzerine koyar ve ona,
             
                'İşte elim elinde; sen benden razı olmadıkça uyku uyuyamıyacagım' der.


              Böyle bir kadın karşısında eriyip yumuşamayacak ve kusurun birazda kendisinde olduğunu söylemeyecek erkek çok azdır.Kocasına karşı tevazu gösterip sabırla bu formülü uygulayan kadının dünyası da ahireti de cennet olur.Böyle özür dileyen bir kadının özrünü kabul etmeyen ve ona hala sert davranan erkeğin de hesabını Allah görür.

    kadının adı

    kadının adı ve değeri rosa154 <bir güldür onlar koklamasını bilene !

    "Kadının Adı Yok" diyerek, kadının değerini yok eden malum zihniyete bir nazire olsun diye koydum bu başlığı.

    Modernler kadını evden çıkartıp, evini yıktılar. Kadını ikna etmek için, evini ona "Bu senin zindanın" diye tanıttılar. Bu şeytani telkine aldanan modern kadın evi terk etti.

    Modern kadına ev yerine önerdikleri şey ne? Sokak, cadde, süpermarket, kulüp, dernek, fabrika, daire, dükkân, ofis vesaire vesaire... Ama bunların hiç biri evin yerine geçmedi. Kadın eve düşman dışarıya hayran edildi. Fakat dışarı onu korumadı. Koruyamazdı da. Onu dışarı çağıranlar zaten korumasız kalsın, savunmasız kalsın diye çağırmıştı. Onu dışarı çağıranlar, onu metalaştırmaya can atanlardı.

    Kadın onlar için süslendi, boyandı, pudralandı. Onlar için harcadı parasını, zamanını, hayatını. Onlar, içerden çıkarıp dışarının malı ettikleri her kadını yağlı ve bağımlı bir müşteri olarak alkışladılar. Nitekim öyleydi de. Kadın artık kazanmak için harcıyor, harcamak için kazanıyordu.

    Önce anneliğini unuttu. Zira kendine yabancılaştı. Zaten dışarlıklı bir hayatın yoğunluğunu hiçbir kadın annelikle birlikte kaldıramazdı. O nazenin omuzlara bu ağır gelirdi. Öyle de oldu. Yıktıkları evin yerine pansiyonu koydular. Yıktılar dedimse, damını duvarını yıktıklarını kastetmedim elbet. Bu mecazen bir yıkımdı. Evin misyonunu yıktılar, tıpkı kadının kadınlık misyonunu yıktıkları gibi.

    Artık evler iki kişilik pansiyondu. Baba işe anne işe çocuk kreşe; oh ne ala memleket! Siz buna ev diyebilecek misiniz? Zaten olmadı da. Önce çocuk sayısını azaltmaya ikna ettiler. Zaten evinden çıkardıkları kadın, buna mecburen ikna olmak zorundaydı. Başka türlü yapamazdı. Kendisini dışarıdan koparak her şey ayak bağıydı. Bu çocuk için de, hatta eşinden "hanımlık" bekleyen koca için de geçerliydi.

    Evsizliğin merkezi olan Batılı toplumlarda kadın doğurmuyor. Geçenlerde Kıbrıs Rum yönetimi her doğum için 60 bin dolar vereceğini açıkladı. Biliyorum yine ikna edemeyecekler. Çocuğu angarya gören bir kadını doğurmaya nasıl ikna edebilirsiniz. Dahası, "kamu malı" haline getirilmek için içindeki anne öldürülmüş olan modern kadın, fıtratın haykıran sesini, taş kesilmiş kalple nasıl duysun?

    Eline köpeğin zincirini tutuşturdular ve " çocuk yok, köpek olsun " dediler. Modern kadın farkına varmadan köpeği çocuğun yerine koyuverdi. Çocuğun kahrına katlanmamak için evden kaçan modern kadın köpeğin kahrına katlandı. Tıpkı bir kocanın kahrına katlanmamak için evi gözden çıkaran modern kadının, kocalık sorumluluğunun hiç birini taşımayan bir sürü sorumsuz ve iffetsiz erkeğin kahrına katlandığı gibi.

    Müslüman kadını önce birinci evi olan tesettürü, sonra ikinci tesettürü olan evi koruyor. Bu ALLAH'ın kendi talimatına uyan kadına bahşettiği bir lütuftur.

    Evet, İslami tesettür birinci evdir. Bazıları İslami tesettüre "ikinci deri" gibi bakarlar. Bu ifrattır, aşırılıktır ve fıtrata aykırıdır. Tesettür mümin kadının sosyal ilişkilerini düzenleyen bir talimattır. Karşıt cinsle ilişki kurarken dişiliğini arka plana atar ve kişiliğini ön plana çıkarır. Bunu tesettür sayesinde yapar. Muhatabına " Benimle kişiliğim üzerinden ilişki kur" mesajı vermiş olur.

    Tesettüre ikinci deri gibi gören ifrat anlayış, onu Müslüman kadının yalnız olsun başkalarıyla olsun deri gibi ondan kopmaz bir parça olarak görür. Bu ilk bakışta "hassasiyet" gibi gözükse de, derinden bakınca fıtrata zıt ve zorlama olduğu anlaşılır. Fıtrata uygun olmayan her dindarlık gösterisi, mutlaka ziyana yol açar. Ya bunu uygulayanın tavır, davranış, ilişki ve anlayışında, ya da muhataplarının üzerinde.

    İlk ev olan İslami tesettür, Müslüman kadınla birlikte yürür. Müslüman kadın nereye giderse gitsin, o da oraya gider. İşte bu nedenle o "ev"lidir. Tesettürü alınarak dışarı salınmış bir kadın, bu yüzden evi başına yıkılmış bir kadındır.

    " İlk evi" olan tesettürünü koruyamayan, " ikinci tesettürü" olan evini koruyamaz. Başta inşa edemez ki korusun. İşte bu yüzden, hakkı ifa edilen bir tesettür mucizedir.

    Dünyanın kadın açısından gittiği yöne dikkatlice bakınız. Muceza derken ne kastettiğimi o zaman anlarsınız. Yine tesettürün hürriyetin sembolü olduğu gerçeği, özgürlük adı altında metalaştırılan modern kadının içinde bulunduğu sıkıntılı duruma bakınca daha iyi anlaşılmaktadır.

    Kadın rahatsız olacaksa, değersizleştirme operasyonundan rahatsız olmalıdır. Kadının adı yoksa, ona bir ad konulur. Ama ya değeri yoksa ne yapılır? Değer isim gibi "koydum" demekle konulacak bir şey değil ki.

    Kadını değerinden koparanlar, ona "fiyat" biçiyorlar. Zira kendilerinde değer yok, para çok. "Parayı bastırırız, alırız" diye düşünüyor olmalılar.

    Kadın, değersizleştirme operasyonuna kurban gitmemek istiyorsa, euzü besmele çeksin. Çeksin de şeytanlar ondan elini çeksin.

    kalbi ılık mı ? Kılıbık mı ?

    7de67rx
    İki arkadaş cami avlusunda oturmuş konuşuyorlardı...

    Arkadaşlardan birisi ‘Bu akşam arkadaşlarla maç izlemeye gideceğiz, sen de gelir misin?’ diye sordu. Soruyu soranın durumuna bakılırsa arkadaşının sevinç içerisinde ‘evet’ diyerek onaylamasını bekliyordu. Ama beklenen olmadı. Arkadaşının yüzüne ciddi bir yüz ifadesiyle bakan genç, ‘Hayır maça gelemem. Biliyorsun ben evlendim, artık gözü yolda olan ve sürekli evde bekleyen bir eşim var. Bundan böyle hayatıma daha dikkat etmeliyim.’ dedi. Bu ifadeyi duyan arkadaşı önce hayretle baktı arkadaşının yüzüne, ardından alaylı bir tavırla ‘Vay, vay, vay kılıbık kardeşim, yüreği sevgi dolu pek muhterem ev erkeği, bakıyorum da ilk haftada boyunun ölçüsünü almışlar. Nedir bu evdekileri ihmal etmemeliyim, artık maça gelmeyeceğim lafları?’ diyerek yeni evli genç arkadaşını ayıpladı. Yeni evli genç tam ağzını açmış arkadaşına bir cevap verecekti ki yan taraflarında oturan nur yüzlü bir dedenin konuşmasıyla başını o tarafa çevirdi. O zamana kadar olanları göz ucuyla takip eden dede söze karıştı.

    ‘Gençler kusura bakmayın az önce konuştuklarınıza kulak misafiri oldum. Ve bu misafirlik beni yıllar öncesine götürdü. Şimdi müsaadenizle size o gün başımdan geçen ve bugün sizin sayenizde hatırladığım olayı anlatmak istiyorum.’ diyerek başladı anlatmaya.

    ‘Yeni evlenmiştim, mahalleden çok sevdiğimiz arkadaşlar bir program yapmış, birlikte eğlenmek istemişlerdi. Tabii beni de çağırmışlardı. Durumu eşime anlatarak gittim; ama akşam olmak üzereyken geri döneceğime dair söz verdim. Kalkmak üzere hareket edince durumu arkadaşlarıma izah etmeye çalıştım ama hepsi birden anlaşmışlar gibi az önce arkadaşının sana ‘maça gelmiyorum’ dediğin için söylediği şeyleri söylediler. Kimisi kılıbık, kimisi korkak kimisi ‘daha önce böyle değildin, evlendin böyle oldun’ tarzında şeyler söylediler. Anlayacağınız zor durumdaydım. Ya eve gidip akşamı eşimle geçirmeyi tercih ederek korkak ve kılıbık olacak, ya da arkadaşlarımla kalarak onların baskısıyla güya kazak erkek olduğumu ispatlayacaktım. Her şeyi göze alarak oradan ayrılmaya karar verdim. Yolda gelirken evimize çok yakın olan caminin hocasıyla karşılaştım. Durumu ona açmaya karar verdim. Söylediği ‘Sen kılıbık değil, kalbi ılıksın.’ ifadesi o kadar hoşuma gitti ki, o günden bugüne ismim hep kalbi ılık olarak kaldı. Bu yüzden ben bunca hayatım boyunca evde asıp kesen, sövüp döven, bağırıp çağıran, kırıp dökenlerle değil, kalbi ılıklarla oturup kalkarım. Öylelerinin aslında erkeklik dedikleri onları pohpohlayan nefislerinden başkası değil.

    Hz. Peygamber gerçek pehlivanı bize bakın nasıl anlatıyor: ‘Gerçek pehlivan öfkelendiği zaman nefsine hakim olabilen kimsedir.’ (Müslim, Birr, 106) Sonra beni bir kenara çekerek konu ile ilgili Hz. Peygamber’in söylediği birkaç hadisi de ekleyerek şu kalbi ılığı evde bekleyen eşinin yanına gönderdi. Biz bazen yabancıya bir melek gibi davranır, yüzüne güleriz de eve geldiğimizde bizden sevgi bekleyen ev halkına karşı ifrit kesiliriz. Yabancı insan ne yapsın senin güzel ahlakını. Evet, elbette ki ona da güzel davranılmalı; ama, güzel davranış, yani güzel ahlak ilk başta hayatı birlikte yaşadıklarımıza lazım değil mi? Bir başka yerde de yine en hayırlıdan bahseden ALLAH Resulü “usvetül hasene” olarak kendisini de örnek göstererek bize olmamız gereken hali anlatıyor. Hz. Aişe anlatıyor: “Hz. Peygamber (sas) buyurdular ki: ‘Sizin en hayırlınız, ailesine karşı hayırlı olandır. Ben aileme karşı hepinizden daha hayırlıyım…’

    O gün bana korkak diyen ve kılıbık olmakla eleştiren arkadaşlarımın birçoğu ya eşinden ayrıldı ya da zehir zemberek bir aile hayatları oldu. Oysa ALLAH Resulü’nün sözlerini hayatıma düstur edindiğim için evim çoluk çocukların oynaştığı bir cennet köşesine döndü. Varsın bana korkak desinler. Ben Rabbimin ne dediğine kulak verir, her zaman kalbi ılıklardan olmayı tercih ederim.’ Hakkınızı helal edin.

    Dedenin bu anlattıklarından sonra kendisini maça davet eden arkadaşının yüzüne anlamlı anlamlı bakan genç ‘Sen istersen bana kılıbık demeye devam et. Ben maça gelmeyerek evde dört gözle beni bekleyen eşimin yanına giderek ‘Kalbi ılık’ lardan olmaya kararlıyım.’ diyerek ayrıldı. Dede, gencin arkasından gülerek bakıyordu.
    July 26

    melekler,Adem aleyhisselam'a nasıl secde etmişlerdir?

    Melekler, Adem Aleyhisselâm'a nasıl secde etmişlerdir. Secde etmeleri ne türden bir secdedir?

    Bu secdenin, bizim anladığımız manada, alınlarını yere koyma şeklinde bir secde olmadığı açıktır. Secde, İlâhî emirlere itaat etmenin en ileri seviyede bir göstergesidir; tevazuun da son sınırıdır. Şu koca kâinat şu âciz Âdemoğlunun hizmetine verilmiş ve insan, büyük bir ilâhî ihsan olarak arza halife kılınmıştır. Âdem’e secde hâdisesinin hakikati, bu ilâhî takdirin melekler alemine ilân edilmesidir.

    Bu secde bir ilâhî emirdir; Âdemoğlunun melekler ve cinler üzerindeki üstünlüğünün ilânı yanında melekler için de bir ibadet teklifidir. Allah nasıl emretmişse, onlar da o şekilde secde etmekle mükelleftirler.

    Hz. Adem’e secde, bir İlâhî emrin yerine getirilmesi cihetiyle, gerçekte, Allah’a c.c yapılmıştır.

    Biz de namaz kılarken kıbleye döneriz. Eğer Kâbe’nin yanında isek, yüzümüzü ona çevirerek ibadetimizi öylece yapar, secdeye kapanırız.
    Bu secdemiz görünüşte Kâbe’ye, hakikatte ise Allah’adır.

    ölümü çocuklara nasıl anlatmalı

    Ölüm meselesini

    çocuklara en doğru biçimde

    anlatmanın yolu

    biz büyüklerin onu en doğru biçimde

    anlamamızdan geçer.

     

    Deprem sonrası, birçok kişi pek çok konuda yığınla şey söyledi. Ama her meselede olduğu gibi bu meselede de, atlanan, gözden kaçan, hiç değinilmeyen mevzular kaldı. Bu kapısı açılmadık konuların içinde en önemlisi de, bütün hayatı koca bir oyun gibi gören çocukların, bir anda gerçek hayatın en gerçek yüzüyle burun buruna gelmeleri oldu. Çocuklar bu büyük depremden sonra, annelerini, babalarını, kardeşlerini, sokakta birlikte oynadıkları arkadaşlarını ölümün alıp götürüşünü gördüler. Enkaz altlarından ölü insanların çıkarılışını izlediler, harabe sokaklarda, eski oyun günlerinin izini ararken daha önce hiç tanışmadıkları ceset kokularını duydular. Ölüm, bütün çıplaklığıyla karşılarına çıktı. Büyükler kendi dertlerine düşmüş olmanın verdiği telâşla, çocukların bu ölümle ilk ve yoğun karşılaşmalarının ardından, onlara ne gibi açıklamalarda bulunulması gerektiğini, teselliye muhtaç küçük kalplerin nasıl teskin edileceğini düşünmeye bu konuda gerçek ve işe yarar açıklamalar yapmaya gerek duymadılar.

    Deprem sonrası ilerleyen günlerle birlikte, bu konuda bazı yazılar yazıldı. Meselâ tanınmış bir yazar ölümü kendi dünyasında çözememiş bir insan çaresizliğiyle meseleyi farkediyor ama; “4 yaşında bir çocuk babası olarak bu türden hassas konularda daha ‘yerel’ ve ‘gerçekci’ çözüm ve önerileri beklediğini” itiraf ediyordu.  Evet bu itiraf ölüm meselesini, bütün gerçekliğiyle birlikte kuşatamamış ve kucaklayamamış birinin çaresizliği idi. İslâmiyetin ahiret inancından uzak kalmışlığın, inanamamışlığın kaydı idi.

    •••

    Batı dünyasından elimize geçen ve ölümle alâkalı olan çeşitli yazılar, İslâmiyetin her yaş grubu için ne kadar isabetli müjde ve telkinlerde bulunduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Batılı bir çocuk eğitimcisinin başından geçen çok enteresan bir olay, bu hakikate misâl olarak gösterilebilir.

    Bu eğitimcinin küçük yaştaki kızı, günün birinde, bir türlü yemek yemez olmuştur. Annesi çocuğa önce yemesi için yalvarmış, sonra zorlamışsa da fayda vermeyince acıkması için beklemiştir. Ancak aradan 2 gün geçtiği halde küçük çocuk, ağzına bir lokma dahi koymamıştır. En nihayet annesi çok ısrar edince, çocukcağız ağlamaya başlar ve dilinden şu sözler dökülür:

    —Ne olur anneciğim sen de yeme, çünkü seni çok seviyorum.

    Annesi, neden yememesi gerektiğini sorduğunda küçük kız sebebini söyler ve anne hayretler içinde kalır. Meğer küçük kız ile babası arasında birkaç gün evvel şöyle bir konuşma geçmiştir.

    —Baba, niçin yemek yiyoruz?

    —Büyümek için.

    —Büyüyünce ne olacak?

    —İhtiyarlıyacağız.

    —Peki ihtiyarladıktan sonra ne olacağız?

    —Ne olacak, herkes gibi biz de öleceğiz...

    O günden sonra çocuk, yemek yememeğe karar vermiştir. Çünkü o, herkesin yemek yediği için öldüğünü zannedip; öyleyse yemek yemem; yemezsem büyümem, büyümeyince de ihtiyarlamam ve dolayısıyla ölmem diye düşünmektedir. Tabii kendisi ölmek istemediği gibi, çok sevdiği annesinin de ölmesini istemiyor. Bu sebeple O'nun da yememesi için, yalvarıp yakarıyor. Ve eğitimci bu hâdiseyi naklederek okuyucularına "Demek ki, çocuklara anlaşılması zor olan ölüm ve âhiret gibi mevzuları anlatmamalıyız" diyor. Bunu burada noktalayıp bir başkasına göz atalım.

    Doktor D. Freundin de, Readers Diegest adlı derginin bir sayısında "Çocuklara ölümden bahsetmeli mi?" konulu bir yazı yayınlar ve ölüm konusunda şu tavsiyelerde bulunur: "Çocuğunuzun köpeği ölünce, derin bir uykuya daldığını, kardeşi, arkadaşı veya bir yakını ölünce de onların bir seyahate çıktığını söylersiniz" diyor.

    Ancak birkaç gün sonra gelen yüzlerce mektupta; çocuğumuzu yatırıp uyutamıyoruz ve birlikte seyahate çıkamıyoruz. Çünkü köpeğinin ve arkadaşlarının başına gelen âkibetin, kendilerine de geleceğinden korkuyorlar, ne yapacağız, şaşkına döndük şeklinde birçok soru soruluyor. Doktorun cevaben yazdığı yazı ise; "Bu meseleyi fazla kurcalamakla hata ettik" şeklinde oluyor.

    İşte bu cevaplar hiç şüphesiz çaresizliğin ve aczin, ilâhî esaslardan habersizliğin ifadesinden başka bir şey olmasa gerek. Demek ki, insan nev'inin yarısını teşkil eden çocuklar ancak ölüm sonrası bir hayat inancıyla insanca yaşayabilirler. Ve yalnız Cennet fikriyle onlara dehşetli ve ağlatıcı görünen ölümlere ve vefâtlara karşı dayanabilirler. Ve her vakit etrafında kendi gibi çocukların ve büyüklerin ölümlerinin onların endişeli nazarlarına çarpmasına, ancak ebedî hayatın müjdesiyle tahammül edebilirler. Hem bunu tahmin etmek zor değildir. Çünkü çocuklar daha küçük yaşlardan başlayarak çeşitli ölüm-kalım tecrübeleriyle belirli bir ölçüde ölümle ilk karşılaşmaya doğru ilâhi bir programlama çerçevesinde hazırlanmaktadır. Aydınlık ve karanlığın birbirini takibi, uyuma ve uyanık kalma dönemleri,  çeşitli çocukluk oyunları, ölüm ve hayat zıtlıkları şuurunu geliştirmekte, çocuk yavaş yavaş bazı şeylerin daimi ve düzenli bir şekilde gelip gittiğini, ister istemez öğrenmektedir.  Bize düşen ise, en iyi ve gerçekçi telkini, ruha uygun olarak enjekte edebilmektir. Yeri gelmişken bu konuda da bazı tecrübe ve tespitlerin ışığında çocuktaki ölüm şuurunun kendini hangi yaşta gösterdiğine göz atalım.

    "Henüz 5 yaşına gelmemiş küçüklerin, ölümün varlığından bütünüyle habersiz ve herşeyin canlı olduğu, Macaristan, Çin, İsveç, A.B.D. doğumlu çocuklarda yapılan testlerde hepsinin aynı kavrayış şeklini paylaştığı görülmüştür.”

    Çocuklara gerçeklerin bizim inancımız doğrultusunda öğretilmesi, onların yavaş yavaş ölüm fikrini kabul etmelerine ve bu tutumlarının düşünce ve konuşmalarına yansımasına sebep olur.

    Pedagog ve psikologlar tarafından yapılan araştırmalar, çocuğun ruhî dünyasının en çok sarsıldığı yaşların 7 ve 9 yaşları olduğunu ortaya koymuştur. Çünkü çocuğun ölümü ihtiva eden, ölü taklidi yapması gerektiren oyunlara merak sarması bu döneme rastlar. Ölü taklidinin yer aldığı oyunların oynanması, çocuğun ölüm düşüncesini hayatın içine yerleştirmesi açısından tesirli bir rol oynar. Bu dönemdeki çocukların çoğu, ölümü bütün hayatî faaliyetlerin süresiz olarak kesilmesi şeklinde benimserler. Ünlü bir pedagog olan Carlos Costanetana'ya göre; çocuk ancak kendini doğrulayacak tasvirlere dayalı his ve müşahede tahlillerini yapabilecek duruma eriştiği bu yaştan itibaren, dünyayı ve hayatı tanımayı öğrenmiş ve dolayısıyla içinde yaşadığı toplumun bir üyesi olmağa hak kazanmış demektir.

    Hiç şüphesiz insanlar içinde yapılan bu araştırmalarda, mantık ölçülerine sığmayan tecrübe ve buluşlara da rastlamak mümkündür. Ancak yine de bunların hepsi bir araya geldiğinde, şaşırtıcı bir şekilde birbiriyle uyum gösteren bir tablo oluşmaktadır.

    Başta zikrettiğimiz iki örnekte olduğu gibi; susmak veya meseleyi örtbas etmeye çalışmak kime ne kazandırır? Aslında, bizce hiç ehemmiyeti olmayan şeylerin dahi en ince noktalarını soran veya araştıran çocuk, nasıl olur da kendisini ve bütün yakınlarını alâkadar eden ölüm ve âhiret gibi mevzuları sormaz, araştırmaz?

    Eğer siz ona "Ölüm yokluk değil!.. Hiçlik değil!... Sönmek değil!... " hakikatını ve kabir kapısının nur âlemine açılan bir kapı olduğunu anlatamazsanız çocuğun, küçücük kalbi paramparça olacaktır. Oynamakta olduğu basit bir oyuncağı dahi elinden almaya çalıştığınızda ağlayan çocuk, eğer âhireti bilmezse, hergün beraber oynadıkları kardeşinin veya sevdiği bir yakınının birdenbire kaybolmasına nasıl tahammül edecektir?

    Halbuki ruhu, "Cennet ve ahiret inancının" nuruyla aydınlanan bir çocuğun yüzündeki acı ve keder sisi dağılacak "Gerçi çok sevdiğim oyun arkadaşım veya kardeşim öldü, ama Cennetin bir kuşu oldu; orada bizden daha iyi yaşar. Hem nasıl olsa biz de O'nun yanına gideceğiz. İleride yine onlarla beraber olacağım. Ölüm yok olmak değil ki üzüleyim. Ölüm sadece bir yer, bir oda değişikliğinden ibarettir" düşüncesi şuur ve hislerine yansıyınca, gözyaşları dinecek ve o küçücük kalbi huzur bulacaktır.

    Yazımızı Prof. Dr. Atalay Yörükoğlu’nun ölüm ve çocuk konusundaki bir tavsiyesiyle bitirelim: “Çocuklar ölümle, çok erken yaşlarda ilgilenmeye başlarlar. Öldükten sonra iyilerin cennete gideceğini öğrenmek, onlar için çoğu zaman yatıştırıcı olur... Sevdiği dedesi ölen bir küçük çocuk, bu gerçeği çok güzel dile getirmişti: Dedem beni bırakıp cennete gitti, orada başka çocuklarla oynuyor!..”

    A. Yörükoğlu’nun, çocuğun bu durumuyla ilgili olarak anne ve babalara son tavsiyesi; “Onların sevdiği kişilerle, bir öte dünyada buluşmak ümidini kırmayın” şeklindedir. (Çocuk ve Ruh Sağlığı, İş Bankası Yay. Shf. 194)

    Son olarak şunu da ifade edelim ki; ölüm meselesini çocuklara en doğru biçimde anlatmanın yolu biz büyüklerin onu en doğru biçimde anlamamızdan geçer.

    (Zafer Yayınlarından çıkan "Ölüm Son Değildir" kitabından alınmıştır.)

    July 20

    NAMAZLARA AİT NİYETLER

    Namazlarda niyet de şarttır. Şöyle ki: Niyet aslen bir azimden ve kesin bir iradeden ibarettir. Kalbin bir şeye karar vermesi ve bir işin ne için yapıldığını düşünmeksizin bilmesi demektir.

    Namazla ilgili niyet, Yüce Allah'ın rızası için ihlâsla namaz kılmayı istemek ve hangi namazın kılınacağını bilmektir. Yapılan işlerin önemleri ve sevabları niyetlere göredir. İnsanın niyeti halis (sırf Allah rızası için) olmalıdır. İnsan yapacağı bir ibadeti şuurlu bir halde yapmalıdır. Yapacağı işle, Allah rızası gibi, yüksek bir gaye gözetmeli ve gaflet içinde bulunmamalıdır.

    Niyet kalbe aittir. Bununla beraber kalb ile niyet yapıldıktan sonra dil ile de söylenmesi daha iyidir. Bir insan başlayacağı bir namaza, kalb ile niyet edip de dili ile bir şey söylemese, o namazı caiz olur. Fakat kalb ile niyet etmekle beraber "şu vaktin farzını veya sünnetini kılmaya niyet ettim" demesi, daha iyidir. Bu şekilde, hem kalb, hem de dil ile niyet edilmesi, sahih olan görüşe göre müstahabdır. Kalbden niyet olmaksızın dil ile yapılan niyet sahih değildir.

    Farz namazlarla bayram ve vitir namazlarında bunları yerine getirirken hangi vakitler olduğunu belirlemek gerekir: "Bugünkü sabah namazına" veya "Bugünkü cuma namazına, bugünkü vitir namazına, bugünkü bayram namazına" diye niyet edilir. Yalnız farz namaza niyet etmek yeterli değildir. Böyle bir niyetle farz namazları tayin edilmiş olmaz. Fakat hangi namaz olduğu belirlenmeksizin vakit içinde: "Bu vaktin farzını kılmaya" diye niyet edilmesi kâfi gelir. Rekatların sayısını anmaya gerek yoktur. Yalnız cuma namazı böyle değildir; onu vaktin farzı niyeti ile kılmak olmaz; çünkü asıl vakit öğlenindir, cumanın değildir.

    Nafile namazlara gelince: Bunlarda sadece namaza niyet etmek kâfidir. Fakat şu vaktin ilk sünnetine veya son sünnetine niyet ettim, diye de kılınırlar. Bu namazların müekked veya gayr-i müekked olduklarını belirlemeye de gerek yoktur. Ancak teravih namazı için: "Teravih namazını veya vaktin sünnetini kılmaya niyet ettim," demelidir. İhtiyat olan budur.

    Cemaata yetişip de, imamın farzı mı, yoksa teravihi mi kıldığını bilmeyen kimse, farza niyet ederek imama uyar. Eğer imam farzı kılıyordu ise, uyanın da farzı sahih olur. Eğer imam teravih namazını kılıyordu ise, ona uyan o kimsenin namazı nafile yerine geçer. Yatsı namazından önce teravih kılınamayacağı için, teravih yerine geçmez.

    Niyetin Tekbir alma zamanına yakın olması daha faziletlidir. Daha önce de niyet edilebilir; yeter ki, niyet ile tekbir arasında namaza aykırı bir hal bulunmuş olmasın.

    Örnek: Bir kimse abdest alırken herhangi bir namazı kılmaya niyet etse, sonra namaza aykırı düşen yiyip içmek ve konuşmak gibi bir işte bulunmadan namaz yerine varıp namaza başlasa sahih olur. Bu arada hatırına o niyet gelmese dahi yine namazı sahih olur. Fakat tekbirden sonra yapılacak bir niyet ile namaz sahih olmaz. Tercih edilen görüş budur. Diğer bir görüşe göre, tekbir aldıktan sonra, Sübhaneke ve Eûzü'den önce yapılacak niyetle de namaz caiz olur.

    (İmam Şafiî'ye göre, niyetin tekbire yakın yapılması şarttır.)

    Farz namaz yerine getirilirken kazayı niyet etmek, kaza namazı kılınırken farza niyet etmek suretiyle namaz caiz olur. Örnek: Bir kimse öğle namazının vakti çıkmamıştır inancı ile öğlenin farzını yerine getirmeye niyet etse ve namazı tamamladıktan sonra öğle vaktinin çıkmış bulunduğunu anlasa, farza niyet ederek kılmış olduğu namaz kaza yerine geçer.

    Bir kimse öğle gibi vakit içinde hem öğle, hem de ikindi namazına niyet etse, bu niyet vakti girmiş olan namaz için geçerli olur. Vakti girmemiş olan namaz buna engel olmaz.

    Bir kimse, bir vaktin farzına niyet ederek namaza başlayıp da sonra nafile kılıyormuş gibi bir zanla namazı tamamlasa, bu namazı o farzdan sayılır. Çünkü namazın sonuna kadar niyetin hatırlanması şart değildir.

    Bir kimse farza niyet ederek tekbir aldıktan sonra farza niyet ederek tekrar tekbir alsa, farz namaza başlamış olur. Aksi de böyledir.

    Yine bir kimse öğle namazının farzına niyet ederek bir rekat kıldıktan sonra, ikindi namazının farzına veya bir nafile namaza niyet ederek tekrar tekbir alsa, öğle namazını bozmuş olur ve ikinci niyete göre namaza başlamış sayılır.

    Cemaat halinde imama uyulduğu zaman da niyet edilmesi lâzımdır: "Bugünkü öğle namazının farzını kılmaya niyet ettim; uydum bu imama," denir. Bu şekilde bir niyet yapılmazsa, imama uymak sahih olmaz.

    Bir kimse namaza tek başına başlamışken imama uymaya niyet ederek diliyle tekrar tekbir alsa önceki namazını bozmuş ve imama uymuş olur.

    İmama uyan kimsenin kılacağı namazı belirtmeksizin yalnız: "İmama uydum," veya "iktida ettim" diye niyet etmesi, üstün tutulan görüşe göre yeterli değildir. "İmamla beraber namaz kılmaya niyet ettim" denilmesi de böyledir.

    Bir kimse imama uymaya niyet edip namaza başladigi halde imam henüz namaza başlamamış bulunsa bu uyuş, sahih olmamış olur. Hatta "Allah" veya "Ekber" kelimesini imam daha bitirmeden kendisi bitirse yine imama uymuş olmaz. Fakat ikinci kere olarak tekbir alsa bununla imama uymuş olur.

    Cemaatin imama uymaya niyeti, imam "Allahü Ekber" deyip namaza başlamasından sonra olmalıdır ki, bir namaz kılana uyulmuş olsun ve imamdan önce tekbir alınmış olmak ihtimali kalmasın. Bu, İmam Ebû Yusuf ile İmam Muhammed'in görüşüdür. İmam Azam'a göre, cemaatın tekbirleri imamın tekbirine yakın olmalıdır; çünkü bunda ibadete acele etme fazileti vardır. O halde niyetin önce olması gerekir. Bununla beraber imam, daha Fatiha sûresini bitirmeden tekbir alıp imama uyan kimse, iftitah (başlangıç) tekbirinin sevabına kavuşmuş olur.

    Kendisine uyulan imamın kim olduğunu bilmek gerekmez. Hasan olduğu sanılan imamın, Bekir olduğu anlaşılsa, yapılan imama uyma niyetine bir engel teşkil etmez. Ancak Hasan'a uydum diye tayinde bulunarak niyet edildiği halde, imamın başkası olduğu anlaşılsa, iktida (imama uyma) sahih olmamış olur; çünkü bu kayda bağlanmış bir niyettir.

    İmam olan şahsın, imamete niyet etmesi gerekmez. Ancak kadınların da kendisine uymalarının sahih olabilmesi için imamete niyet etmesi gerekir. Bunun için bir imam: "Ene imamun limen tebianî Ben bana uyanlara imamım" diye niyet etse, kendisine kadınlar da uyabilirler. İmamet bahsine bakılsın.






    su altında namaz









    İnsan istedikten sonra her yerde namaz kılabiliyormuş ...
    Rabbim bizleri sürekli namazlarını eda edenlerden eylesin inşaallah ..
    Kılmayanalrada nasip etsin inşaallah ...
    July 19

    MÜ'MİN ANLAŞAN ANLAŞTIRAN İNSANDIR!

    y1pZZwUZYdQ_3Xb_8Jur79SRTfUCJ_mVKPDbhtZ6irA8HPzcebPjJQSsuqChLDcX6Xd
     
    MÜ'MİN ANLAŞAN ANLAŞTIRAN İNSANDIR!
     

    Kâmil, olgun mü’min, anlaşmazlığa düştüğü yerde, dayatmayla, inatla iş yapmaz. Fanatiklik ve körükörüne inat bir mü’minin vasfı değildir. Mü’min, muhataplarıyla doğru ve helal yoldan anlaşmaya çalışır.

    Size bir soru: Evde ve sokakta kendi görüşümüzü kabul ettirmek için olanca ısrarımızla direniyor muyuz? Yoksa, bizim görüşümüzün kabul görmediği yerlerde yine de bir anlaşma yolu arıyor, bir uyumlu insan örneği verme gereğine inanıyor muyuz? Yani eninde sonunda anlaşan-anlaştıran insan olmayı tercih ediyor muyuz? Böyle bir uyum ölçümüz var mı bizim?

    - Bence, anlaşmazlıklara maruz kaldığımız yerlerde inanmış insanlara mahsus uyum ölçümüz vardır bizim. Hem de bu uyum ölçüsünü Peygamberimiz vermiştir bizlere. Kitaplık çaptaki tek cümlelik hadisinde şöyle buyurmuştur Efendimiz:

    - ‘Mümin, anlaşan, anlaştıran insandır!..’ Evet, kamil ve olgun mümin, anlaşmazlığa düştüğü yerlerde dayatmayı, inadı tercih etmez. Fanatik ve iddiacı biri görüntüsü vermeye yönelmez. Ne pahasına olursa olsun kendi dediğini kabul ettirme inadını sürdürmez..

    - Ya ne yapar? Fedakârlıkla da olsa muhataplarla anlaşmayı, anlaştırmayı, işi tatlıya bağlamayı, helalleşerek halletmeyi esas alır. Çünkü kendisi mümindir. Mümin ise Efendimiz’in tarifiyle:

    - Kendisi anlaşan, başkalarını da anlaştıran adam, demektir. İnanmış insanın vazgeçilmez uyum özelliği ve güzelliğidir bu anlaşma ve anlaştırma vasfı..

    Olgun müminin sevimli yanını böyle tarif eden Efendimiz, sevimsiz yanını da hadisin devamında şöyle ifade buyurmuştur: “Anlaşmayan ve anlaştırmaya gayret etmeyen müminde hayır yoktur!” Evet, anlaşmayan, anlaştırmaya gayret etmeyen müminde hayır yoktur.

    Sözü daha fazla uzatmadan Efendimiz’in (sas) iki mümin arasındaki bir anlaşmazlığı nasıl anlaştırarak tatlıya bağladığına bakalım..

    Sahabenin ileri gelenlerinden Kab bin Malik ile İbni ebi Hadred, Mescid-i Saadet’e namaza gelmişlerdi. Ancak Kab’ın ötekinde alacağı vardı. Hazır yan yana gelmişken Kaab, alacağı parasını istedi. Borçlu da henüz eksiğini tamamlayamadığından hemen veremeyeceğini ifade etti. Derken gürültü Resulüllah’ın hanesinden duyulacak kadar yükseldi. Evinin mescide bakan penceresinden perdeyi kaldırarak boynunu uzatıp iki tarafa da bakan Resulüllah, iki mümin arasında bir alacak verecek anlaşmazlığı olduğunu anladı. Müminler arasındaki anlaşmazlıklar müminlere mahsus şekilde mutlaka bir anlaşma anlaştırma ile sonuçlanmalıydı. Bu, kamil müminin vasfıydı. Bunun için de gücü yeten tarafın birazcık fedakârlığı gerekirdi. Bu yüzden Efendimiz, alacaklı olan Kab bin Malik’e, sağ elinin şehadet parmağını yukarıya doğru dikerek ortasından bölme işareti yaptıktan sonra, ‘Alacağının yarısını bağışla, sen bunu yapabilirsin, durumun böyle bir fedakârlığa müsaittir.’ tavsiyesinde bulundu. Kab, kamil müminin vasfını bildiğinden anlaşmaz mümin durumuna düşmek istemiyordu. Hemen cevap verdi:

    - Başım gözüm üstüne ya Resulallah. Alacağımın yarısını bağışlayarak anlaşan mümin olmayı tercih ediyorum!

    Bundan sonra da borçlu İbni ebi Hadred’e işaret eden Efendimiz; “Kalk git, sen de kalan borcunu getirip hemen öde. Senin de buna gücün yeter artık”, buyurdu.

    - Hemen ödüyorum ya Resulallah, bu kadarını zaten hazırlamıştım, anlaşmaz mümin durumuna düşmekten Allah’a sığınırım, dedi. Böylece gürültülü bir anlaşmazlık, anında sakin bir anlaşmayla sona erdi.

    Efendimiz buyurdu ki: - “Mümin anlaşan, anlaştıran insandır.” Arkasından da ekledi:

    - Anlaşmayan, anlaştırmak için gayret göstermeyen mü’minde hayır yoktur! Bunu böyle bilin!

    - Ne dersiniz, evde ve sokakta biz ne haldeyiz?. Anlaşan, anlaştıran mümin örneği mi veriyoruz? Yoksa aksiliklerin ve inatçılığın numunesini mi teşkil ediyoruz? Bir düşünsek, nefs muhasebesi yapsak mı?


    y1piZGOCsfrv63jKvHlwZdzRsbZP_qOrIj2jKc2D0gxQ7mYrTpJbEfPTriOYqmPZW4_
    July 15

    EVLİ ERKEĞİN PSİKOLOJİSİ

     

    y1pZZwUZYdQ_3Xb_8Jur79SRTfUCJ_mVKPDbhtZ6irA8HPzcebPjJQSsuqChLDcX6Xd      y1pZZwUZYdQ_3Xb_8Jur79SRTfUCJ_mVKPDbhtZ6irA8HPzcebPjJQSsuqChLDcX6Xdy1pZZwUZYdQ_3Xb_8Jur79SRTfUCJ_mVKPDbhtZ6irA8HPzcebPjJQSsuqChLDcX6Xd                                              

    EVLİ ERKEĞİN PSİKOLOJİSİ

    Mutsuz evliliklerin  çoğu eşlerini gerçek bir psikolog tahlile tabi tutamamalarından kaynaklanır.Bekar erkekle evli erkek veya bayan arasında tahminlerden fazla psikolojik farklar vardır.

    Evlilikte tıpkı şairlik,yazarlık,ressamlık gibi sanattır.Bütün mesele bu sanatı hassas dozlarına ve milimetrelik ayarlarına göre icra edip etmemektedir.

    Huzur ve mutluluk arayan hanımlara evli erkeğin psikolojisiyle ilgili tespitlerimiz var şimdi…Bunları bilen ve itinayla uygulayan kadın,kocasıyla kolay kolay uzun süre problem yaşamaz.

    1.Bir kadın her zaman yoğundur.Uzun süre evli Kalamış çiftlerin sıklıkla karşılaştıkları bir problem vardır.Evliliklerin yıl dönümünde kadın tarafından evde güzel bir masa ve hoş bir ortam hazırlar.Hatta özenle seçilen bir hediye bile konur masanın üzerine… Akşam eve gelen eş,gördüğü manzara karşısında donup kalır.Eşinin bu ince düşüncesine mukabil sevinsin mi,kendi unutkanlığına dövünsün mü? Kafası allak bullak olur.Çünkü bu önemli gün tamamen kafasından çıkmış ve eve eli boş gelmiştir.Tabii ardından küçük rahatsızlıklar yaşanır.Peki,böyle bir durumda erkek ne kadar hatalı? Yoğun bir tempoyla geçen günlerimizde hangi birimiz kafamızı toparlayıp hatırlamamız gereken şeyleri beynimizin bir köşesine not edebiliyoruz?Dolayısıyla kocasının psikolojisini tahlil edebilen bir hanım,bu durumda problem çıkarmaz veya en azından hadiseyi büyütmez.

    2.Günümüz dünyasında her erkek sinirlidir,birazcık delidir,ruh hastası gibi görünür.Asabiyet sergilemeyen,sinirlerine hakim olan öfkesini engelleyen gerçek kahraman bir koca beklentisindeki kadın boşuna bekler.Yapılması gereken,mümkün mertebe sinirlilik ortamı meydana getirmemeye çalışmaktır.Dışarıya karşı en masum görünen “beyefendilerin” de çoğu maalesef böyledir.Normalde iki yüzlü insanlara kızarız; günümüz dünyası 20 yüzlü, bazen 200 yüzlü insanlardan meydana gelmiştir.

    3.Evli erkek haklı çıkmaya çok sever ve arzular.Evli erkeğin belki de ne karakteristik özelliği sayılabilecek  bu durumun farkındaki kadın,evlilik sanatını büyük bir ustalıkla icra ediyor demektir.Ayrıca bütün karı-koca problemleri karı koca arasındaki haklılık yarışından çıkmaktadır,boşanmaların ana sebebi de budur.

    4.evli erkek aslında büyük bir ilgiye ,desteğe,yardıma muhtaçtır.Siz bakmayın onun asıp kesen konuşmalarına ,aile reisliği havalarına…Hayatta belki en yardıma ve ilgiye muhtaç kişi evli erkektir.

    5.Evli erkek rahatına çok düşkündür ,çünkü bu lüks hakkını sadece  ve ancak evde kullanabilmektedir.Hayat yükünü omzunda hissetmek bakımından erkekler kadınlardan daha endişeli bir yapıya sahiptirler.Erkeğin 10 gr. stresi kadının 1 kg. stresine eşittir.Bu bakımdan evlilik sanatkarı bir kadın,kocasına evdeki “rahata düşkünlük” lüksünü çok görmemelidir.

    6.Evli erkeğe en çok bıkkınlık veren şey; eve gelince eşinden dert,sıkıntı,felaket haberleri dinlemektir.İdeal bir kadın,beyi eve geldiğinin ilk  1.5 saati içinde ona dert ve tasa haberleri vermez.

    7.Evli erkek karısının kendisiyle söz yarışmasına ve dalaşına girmektense akşam yemeğinde zehir sunmasını tercih eder.Her seferinde nefsini avukat gibi müdafaa eden kadın,aslında baltayı ayağına vurarak eşini kendisinden bir santim daha uzaklaştırmaktadır.

    8.Evli erkeğin kalbine giden yol midesinden geçer.2x2=4 kadar net bir gerçektir bu…

    9.Evli erkek çok dağınıktır ama asla dağınık bir ev ve dağınık bir eş istemez.Erkeklerin fıtratında dağıtma,kadınlarınkindeyse toplamama özelliği ağır basar. “Yuvayı yapan dişi kuştur” atasözü bundan dolayı söylenmiştir.Evliliğini dağıtmamak isteyen bir kadın ,kocasının dağıttıklarını toplama sabrını ve becerisini memnuniyetle gösterir.

    10.Evli erkeğin evdeki durgunluk ve sessizlik  tavrını çok iyi anlamak gerekir. “Hiç konuşmuyor; durgun, sessiz ve dalgın!” değerlendirmesini yaparken kırıcı olmamak gerekir.Evli erkeğin cilveli sevgi sözlerini sıklıkla sarf etmesini ondaki sevgi noksanlığından değil ,çeşitli sorumluluk psikolojisinin verdiği yoğunluğa bağlamak daha doğru olur.

    11.Evli erkek aşırı ve hayali kıskançlıktan kaynaklanan bıkkınlık verici strese asla tahammül edemez.Kıskançlık aslında güzel normal ve gereklidir ama dozu ayarlanmamış kıskançlık evli erkeği çileden çıkarıp büyük bir stres altına sokar.Bu durumdaki erkek tahmin edilenden çok olumsuz tepki gösterebilir.Kıskançlığın dozunu iyi ayarlamak,çeşitli ağır ve hayali suçlamalarla kırıcı olmamak en ideal bir davranıştır.Aksi halde hayali endişeler yavaş yavaş gerçeğe bürünebilir.

    12.Evli erkek aile meselelerine en yakınlarının dahi yerli yersiz müdahalesinden hoşlanmaz.En beceriksiz kocalar bile böyledir.Akıllı bir kadın bu tür müdahalelere fırsat vermez,iplerin kocasının elinden çıkmasına zemin hazırlamaz.Ana-baba ,amca-dayı,teyze-hala vs.de olsa evli erkek aile nizamatında ortaklığı hiçbir zaman kabullenemez.Bu durumda iyilik yapayım derken iyiden iyiye aileyi baltalamak için iki tarafın yakınları da kendi işlerine bakmalı, “yol gösterme” ve “yardımcı olma” adı altında müdahaleci ve ukalaca karşılanabilecek tutumlardan sakınmalıdır.Tabiri caizse,her horoz kendi çöplüğünde ötmelidir.

    13.Evli erkek eşinin kendisine bizzat ve ismen dua ettiğini bilmek ve öğrenmek ister.Duanın gücü dünyaca meşhur dergilere konu olmuş enteresan bir etkileyiciliğe sahiptir.Kocasının başarısı,problemlerinin giderilmesi ve huzuru için sıklıkla ve bizzat dua eden bir kadın esasen son derece önemli bir faaliyet icra etmektedir.Bunu fark eden kocası manevi bir güven ve doyum yaşayacağından inanılmaz derecede rahatlar,gevşer ve istenilen kıvama gelir.Beylerin ve hanımların duadaki bu gücü keşfetmeleri gerekir.

    14.Evli erkek bir sanatkar ise veya kendi işinde başarılı olmak için çırpınan biriyse onun olumsuz görünen tavırlarını iki kat anlayışla karşılamak gerekir.Çünkü sanatkarlar ve işkolikler aslında iki evlidirler.Normal evliliklerin dışında adeta işleriyle de evlenmişlerdir.Ne yaparsanız yapın,bir sanatkarı veya iş sahibini kendi faaliyetlerinden uzaklaştıramazsınız.En iyisi onunla mücadele etmek yerine diyalog kurmaya çalışmak,her işine burun sokmadan ona yardım etmek,problemlerinin çözümüne katkıda bulunmaktır.

    Bütün hanımların,evli erkeğin psikolojisini doğru anlayıp ona göre davranarak huzur ve mutluluk sanatkarı olmaları temennisiyle…

                                                             Dr. Ahmet Akman
    <Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber
    Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber!...> y1pqXusuVDdxrSjkUDhYU3jpoZgvvr-pk54WtiRg4aYHk1wMFaRUEMusNfy9Jydr0XE
    July 12

    şeytanın en tatlı 12 sözü ve dostları

     
     
     ....................şeytanin En Tatli 12 Sözü...............

    --------------------------------------------------------------------------------

    1 - BİR DEFAYLA BİR ŞEY OLMAZ



    2 - DAHA GENCİZ.



    3 - ALLAH (C.C) KALP TEMİZLİĞİNE BAKAR.



    4 - ALLAH (C.C.) İLE KUL ARASINA GİRİLMEZ.



    5 - EMEKLİ OLDUKTAN SONRA.



    6 - ZAMAN SİZE DEĞİL SİZ ZAMANA UYUN.



    7 - BİR ŞEY OLMAZ Allah(C.C) AFFEDER.



    8 - BU KADAR GÜNAHTAN SONRA BİRAZ ZOR AFFEDİLİRSİN.



    9 - FAZLA DÜŞÜNME KAFAYI YERSİN.



    10 - CEHENDEMDE BİR SÜRE YANDIKTAN SONRA CENNNETE GİRMEYECEKMİYİZ. (Sanki kibrit çöpünün ateşine dayana biliyormuş gibi)



    11 - BİZ BÜYÜKLERİMİZDEN BÖYLE GÖRDÜK.



    12 - AMAN HA DİKKAT BEYNİNİZİ YIKAMASINLAR.





    ŞEYTAN VE DOSTLARI

    Bir gün Şeytan, dünya çapında konvansiyonel bir toplantı için tüm dostlarını çağırmış.

    Açılış konuşmasında demiş ki:

    Müslümanların Camilere gitmesini engelleyemiyoruz. Kur'an okumalarını ve gerçekleri öğrenmelerini de engelleyemiyoruz. Allah ve elçisi ile sağlam ilişkiler kurmalarını da engelleyemiyoruz.

    Allah ile bir kere bağlantı kurduklarında üzerlerindeki gücümüz kırılıyor. Dostları demiş ki: Gerçekten zor bir durum, peki ne yapalım? Şeytan demiş ki: Bırakın Camilere gitsinler. Fakat zamanlarını çalın, böylece Allah ve elçisi ile bağlantı kuramasınlar..

    Sizden isteğim budur. Şeytan devam etmiş: Dikkatlerini dağıtın, böylece gün boyunca Allah ile hayati öneme sahip bağlantıyı kuramasınlar. Dostları şaşırmış: Bunu nasıl başaracağız?

    Şeytan:
    Hayatın önemsiz ayrıntılarıyla zihinlerini sürekli meşgul et! Müslümanların kulaklarına şunu fısılda: Harca, harca, harca.. Borç al, borç al, borç al..'

    Kadınlarını işe girip uzun saatler boyunca çalışmaları için ikna et ! Erkeklerin haftada 6-7 gün, günde 10-12 saat çalışmalarını ve böylece hayatlarında boşluk kalmaması için planlar yap! Çocukları ile zaman geçirmelerini engelle!

    Evleri ferahladıkları bir yer olmaktan çıkacaktır! Zihinlerini o kadar meşgul et ki kendi iç seslerini (oto kritik, nefis muhasebesi) dinleyemesinler! Böylece kafaları karışacak, Allah ve elçisi ile zihinsel beraberlikleri kopacaktır. Bravooo, mükemmel fikir, diye alkışlamış dostları. Durun, daha bitmedi, diye devam etmiş Şeytan:

    Kahvehanelerde, doktor muayenehanelerinde, kafe'lerde masaları gazete ve dergilerle doldur! Zihinlerini 24 saat haber bombardımanına tut! Araba kullanma esnasında tefekkür etmelerini, İnternete girenlerinin mailboxlarını, junk maillerle, sipariş katalogları ile, bahislerle, çekilişlerle, promosyon ürünleri ile ve boş umutlarla doldur! Gazete ve TV'leri ince yapılı güzel modellerle doldur ki kocaları dış güzelliğin önemli olduğuna inansınlar ve hanımlarından hoşlanmasınlar! Kadınların, akşamları kocalarıyla ilgilenemeyecek kadar çok yorulmasını sağla! Eğer kadınlar, erkeklerin ihtiyacı olan sevgiyi veremezlerse, erkekler bu sevgiyi başka yerlerde arayacaklardır!

    Çocuklarına namazın önemini anlatmalarını engellemek için hikaye kitaplarını tavsiye et!

    Doğaya çıkıp Allahın yaratma sıfatını görmelerini engellemek için onları çok meşgul et, eğlence parklarına, fuarlara, spor karşılaşmalarına, oyunlara, konserlere, sinemalara vs götür! Oralarda kavga çıkarıp birbirlerini vurmaları sağla! Bizim işimiz fitne çıkarmaktır, bunu unutma! İslami dostluklar ve sohbetler yerine, taraftar-parti dostluklarını ve dedikoduları teşvik et! İşte plan bu! Futbol, hayatlarının odağı olsun. Futbolcuların isimlerini çocuklarına ezberletmeyi marifet saysınlar! Ancak İslamın şartlarını merak bile etmesinler! Kurnazca plan için dostları şeytanı çılgınca alkışlamışlar ve ülkelere dağılırken Müslümanları daha fazla meşgul edeceklerine, telaş içinde oraya buraya koşuşturacaklarına, Allah'a, Elçisine ve ailelerine daha az zaman ayırtacaklarına söz vermişler. Sence bu plan başarılı mı?
     
     

    duaaa

    ..

     
     
     
    y1p1FlIQISpm4lIsnfPdjyCdwmR1vpmky-iSJE1QTTqtnsOUT1YExy2oFyRBHYtuSbC
     
    y1pllNgqpNG415MJmRxDA23LTWh4Ml1oNpwUDBk2HyhPU5hGNNrO8wS82gLi85GUm8z
    y1pOo9tgwBQYcDygOrztdUZgt0E5GNP7UyL63DylRLqJ2xiNFSE-9mKl-QXx5q8JtgY
     
     
     
     
     
     y1pDO2CUCKJJ4XnnIL_1c4I3byR7QZHSqSePS2y8AxDi-pT7zsiNAS-kj9TRJ5mit3G

                                  y1pZZwUZYdQ_3Xb_8Jur79SRTfUCJ_mVKPDbhtZ6irA8HPzcebPjJQSsuqChLDcX6Xd                              

          ASLIASLI  ASLI  

     

    DUA

     Ana - baba duası al sırtın yere gelmez
    Onların evlâdına duası hiç eksilmez...

    Peki diyeceksin ki nedir huzursuzluğum?
    O zaman kendine sor: acaba nasıl kulum?

    Başkasının duası üstü ömür kurulmaz
    O dualar var olsun...yalnız onlarla olmaz...

    Sen de dualarınla Yaratanına yönel
    İnan ki kendi duan dualar içi ilk el...

    Yüz yüze gel duanla seni Yaratanınla
    Dua et ki kendinin kul olduğunu anla...

    Dua, Yaratanına her an teslim olmaktır...
    Dua, Allah' ın ile bire bir yaşamaktır...

    Namaz nasıl ki kulun beş vakit Miracıdır
    Dua âciz gönülün şifası, ilacıdır...

    Herkesten dua al da o tek duadan sakın:
    Mazlumun duası ki Allah 'ına en yakın...

    y1px9625i1kvam8lklcdgdumj8

    http://furganhuseyn.spaces.live.com
        

    July 10

    bana da birşey varmı

    BANA DA BİR ŞEY VAR MI?

    Cüneyd-i Bağdâdî ordu ile bir sefere katıldı. Ordu kumandanı ona bâzı şeyler gönderdi. O da istemeyerek alıp, asker ve gâzilerin muhtaçlarına dağıttı. Bir gün öğle namazını kıldıktan sonra oturup;

    "Niçin o şeyi kabûl ettim?" diye kendi kendini kınıyordu. O sırada uykusu gelip uyudu. Rüyâsında, çok süslü bir takım köşkler gördü.

    "Bunlar kimin?" diye sordu.

    "Gâzilere dağıtılan malın sâhiplerinin" denildi.

    "Onlarla birlikte bana da bir şey var mı?" diye sordu.

    Ona içlerinde en güzel ve büyük olanı gösterip;

    "İşte bu senindir." dediler. O;

    "Bana onlardan üstün tutulmamın ve en iyisinin bana verilmesinin sebebi nedir?" diye sorunca;

    "Onlar mallarını sevap bekleyerek verdiler. Bu sebeple verilen saraylar, ona göredir. Sen ise, o malı kabûl etmekle yanlış bir iş yapmaktan korkarak, nefsini sîgaya, hesâba çekerek dağıttın. İşte Allahü teâlâ bu hâline, böyle düşünmene kat kat sevap verdi." dediler.



    ESAS HASTA BENMİŞİM

    Bir zaman Cüneyd-i Bağdâdî'nin gözlerinde ağrı meydana geldi. Tabib çağırdılar, gelen tabib, hıristiyan idi. Muâyene edip;

    "Gözlerinize su değdirmeyeceksiniz." dedi.

    Cüneyd-i Bağdâdî;

    "Su değdirmesem nasıl abdest alırım?" deyince, tabib;

    "Gözleriniz size lâzım ise su değdirmeyeceksiniz." dedi.

    Cüneyd-i Bağdâdî abdest alıp namaz kıldı ve namazdan sonra bir mikdâr uyudu. Uyandığında gözlerinde hiç ağrı kalmamıştı. O anda duyduğu ses;

    "Yâ Cüneyd! Sen bizim için gözlerini fedâ ettiğin için, biz de senden o ağrıyı aldık." diyordu.

    Bir zaman sonra hıristiyan tabib tekrar geldi. Baktı ki gözleri tamâmen iyi olmuş. Hayret edip;

     "Nasıl yaptın da iyi oldu?" dedi.

    Cüneyd-i Bağdâdî olanları anlatınca, Cüneyd-i Bağdâdî'nin elini öpüp îmân etti ve;

    "Esas ağrıyan göz sizinki değil benim gözlerim imiş. Hakikatleri göremiyen ben imişim" dedi.


    KİMSENİN GÖRMEDİĞİ YERDE...

    Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin bir talebesi vardı. Bütün iyilik ve fazîletler onda mevcuttu. Sonradan gelmesine rağmen Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri onu pek ziyâde seviyor, diğer talebeler bu hâli çekemiyorlardı. Talebelerinin bu hâli Cüneyd-i Bağdâdî'ye mâlûm oldu. Talebelerinin eline birer kuş verdi ve;

    "Her biriniz bu kuşları kimsenin görmediği bir yerde boğazlayıp getirsin." buyurdu.

    Hepsi de kendilerine verilen kuşları aldılar, varıp ıssız bir mahalde boğazlayıp getirdiler. Yalnız o talebesi boğazlamadan getirdi. Cüneyd-i Bağdâdî;

    "Niçin boğazlamadın?" buyurdu.

    "Hocam! Siz; "Kuşları kimsenin görmediği bir yerde boğazlayın." demiştiniz. Ben ise ıssız bir yer bulamadım. Her yeri Allahü teâlâ görüyor." deyince,

    Cüneyd-i Bağdâdî buyurdu ki:

    "Arkadaşınızın firâsetini gördünüz mü?" Bunun üzerine; tövbe edip boyunlarını büküp, Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinden affedilmelerini dilediler.



    VAKİT GELDİ


    Cüneyd-i Bağdâdî, insanlara ilim öğretmek için bir meclis kurdu. Herkes bu sohbetlere gelip istifâde etmeye başladı. Bir gün hıristiyan fakat hıristiyan olduğuna dâir görünüşte bir alâmeti bulunmayan bir genç, Cüneyd-i Bağdâdî'nin sohbet ettiği meclise gelip, Cüneyd-i Bağdâdî'ye şöyle dedi:

    "Ey üstâd! Hazret-i Peygamber buyuruyor ki:
    "Müminin firâsetinden korkunuz. Çünkü o, Allahü teâlânın nûru ile bakar." Bunun mânâsı nedir?"

    Cüneyd-i Bağdâdî bir müddet sustu. Sonra başını kaldırıp;

    "Müslüman ol. Müslüman olmak zamânın geldi." buyurdu. Meğer o genç hıristiyan imiş. Hemen zünnârını kesip orada müslüman oldu.

    İmâm-ı Yâfiî buyuruyor ki: "İnsanlar, bu hâdisede, Cüneyd-i Bağdâdî'nin bir kerâmeti var zanneder. Halbuki, bu hâdisede onun iki kerâmeti vardır. Birisi, o gencin hıristiyan olduğunu bilmesi, diğeri de, gencin, müslüman olma vaktinin geldiğini bilmesidir."

    Kaynak: Evliyalar Ansiklopedisi, İhlas Yayınları
     

    dua!




    Muhammed bin Hışam şöyle anlatiyor:

    Ma´rufi Kerhi bana:
    -´´Sana on cümle öğreteceğim,beşi dünya , beşi ahiret icindir.
    Bunlar ile kim dua ederse Allah c.c. ona icabet eder´´ dedi.
    Ben yazayimmi dediğimde ´´Hayir ben nasil Bekr bin Hanisin tekrar
    tekrar
    okumasiyla ezberledimse sanada tekrar tekrar okuyarak ezberletirim ´´
    dedi.

    DUA şudur


    Hasbiyallahü lidiinii
    Hasbiyallahü lidünyaye
    Hasbiyallahül keriimü lima ehemmenii
    Hasbiyallahül haliimülgaviyyü limen beğa aleyye
    Hasbiyallahüş şediidü limen kade´nii bisüü´in
    Hasbiyallahür rahiimü indelmevt
    Hasbiyallahür ra´üüfü indel mes´eleti filkabri
    Hasbiyallahül keriimü indelhisab
    Hasbiyallahül latiifü indel mizan
    Hasbiyallahül kadiirü indessirat
    Hasbiyallahu laa ilahe illa hüve aleyhi tevekkeltü ve hüve rabbül arşil aziim


    Manasi.

    Dinim icin Allah c.c. bana kafii
    Dünyam icin Allah c.c. bana kafi
    Bütün mühim işlerim icin Allah c.c. bana kafi
    Bana haksizlik etmek isteyenlere hilm ve kuvvet sahibi olan Allah c.c. bana kafii
    Bana kötülük düşünenler icin Allah c.c. bana kafi
    Ölüm aninda, merhamet sahibi olan Allah c.c. bana kafii
    Kabir sualinde esirgeyici olan Allah c.c. bana kafii
    Hesab vaktinde kerem sahibi olan Allah c.c. bana kafii
    Mizan başinda lutuf sahibi olan Allah c.c. bana kafii
    Sirat üstünde,kaadir olan Allah c.c. bana kafii.
    Allah c.c. bana yeter. O´ndan baska ilah yok. O´na dayandim. O arşı aziimin rabbidir.


    (((Amin Allahumme Amin)))

    Ihya cild 1 , sahife 917
    July 09

    çocukların duası

     
     
       rosa154   


    sana kalbimi  getirdim

    Karanlıklardan güneşlere doğru açılan
    Yüreklerimizin perde aralıklarından süzülen,
    Nur katreleriyle geldim kapına!

    Ey rahmetiyle kalpleri evirip çeviren,
    Sana kalbimi getirdim.
    Ey kalpleri nuruyla sarıp okşayan!
    Onulmaz günah yaraları ile
    Kan revan kalbim avuçlarımda,
    Kapına geldim.

    "Selam olsun ömür seccadesini gönül dergahına serenlere"
    Diyebilmeyi ne çok isterdim,
    Biliyorum ne yüzüm var ,ne de hakkım.

    Öğrendim ki dua, aşığın maşuğuna bir haber salmasıdır;
    Bekleyiştir, iştiyakla, korkuyla, ümitle bekleyiştir.
    Önünde bütün ruhumla secde edebilseydim.
    VE O PİŞMANLIKLA
    AFFET BİZİ RABBİM DİYEBİLSEYDİM.
    GECENİN BU VAKTİN DE
      

        ASLIASLI  ASLI 

    http://furganhuseyn.spaces.live.com        

    Namazı sevebiliyormuyuz ?

    NAMAZI SEVEBİLİYOR MUYUZ? y1pQ3EEt7GZhvRKrmN4qDQ0X9aR6vuVgDA5N2CdzH2eZkGAB5GojJLyzbD9CbYJFdsD

    Kendi kendimize şöyle bir düşünüp soralım ve samimi olarak cevap verelim; Bir Müslüman olarak namazı sevebiliyor muyuz? Her zaman için namazı seven bir insan mıyız? Namaz vakti gelse, ezan okunsa, namaz kılsam, canım namaz kılmak istiyor diyor muyuz hiç?
    Midemizin açlık hissettiği ve bir şeyler yemek istediği gibi günün belirli vakitlerinde namazın açlığını hissedip namaz kılma arzusu geliyor mu içimizden? Karnımız iyice acıktığı zaman yanımızdakilerin konuştuklarını anlamaz duruma gelerek aklımızı yemeğe taktığımız gibi, namaza olan açlığımızdan dolayı da aynı durum meydana geliyor mu, kafamızı namaza taktığımız oluyor mu
    Bazen canımız bir şey istediğinden dolayı belirli bir öğün olmadığı halde mutfağa girip bir şeyler atıştırdığımız gibi, farz olan vakitlerin dışında gönlümüz namaz kılmak istiyor mu, durup dururken iki rekât namaz kıldığımız oluyor mu? Sözü uzatmadan söyleyelim Allah Teala ile beraber olmayı arzu ediyor muyuz?
    Ezan sesi bizde nasıl bir etki yapıyor, ezanı duyduğumuzda çok müthiş bir müjdeli haber almışçasına gözlerimizin ışığı parıldıyor mu? Ezanın sözlerini tahlil ettiğimiz oluyor mu, tekbirler, tevhidler ve şehadetler kulağımıza ulaştığında ruhumuzun derinliklerine kadar ulaşıyor mu?
    Biraz sonra Allah Teala ile beraber olacağım, rabbimin huzuruna varıp samimi bir şekilde kendimi Ona arz edeceğim. Onun kelamını Ona okuyacağım ve O da beni dinleyecek. Her taraftan üzerime çullanan ve içerisinde boğulduğum atmosferden kurtulacağım, beni boğmaya çalışan şu karanlıktan sıyrılacağım, hepsini arkama atacağım, beni yaratanın huzuruna varacağım, Onunla yüz yüze geliyor gibi olacağım, Ona halimi arz edeceğim. Şu anda ne kadar mutluyum, ne güzel
    Evet, bu ve benzeri duygu ve düşünceler geçiyor mu içimizden? Samimi olarak cevap verelim.
    Sonra bu düşüncelerimiz bir bir gerçekleşiyor mu? Yani Allah Tealanın huzuruna vardığımızda Onunla gerçekten sağlıklı bir bağlantı kurabiliyor, beraber olabiliyor muyuz? Bunun en önemli belirtisi olarak da Onunla olan bu beraberliğimizi uzatmak istiyor ve uzatıyor muyuz? Kıyamımızı, kıraatimizi, rükûmuzu, secdemizi ve son oturuşumuz, yani her bir rüknü kendi içersinde uzatıyor muyuz? Evet, sırf Allah Teala ile beraberliğimizden dolayı uzatabiliyor muyuz rükünlerimizi, yani namazımızı?

     

    y1p8rj99bbKiVcKxRVh_3_CHNT003Oc8XBaiP8ZVBZrxap3j_Q5ghrTub8ddXnR1wtB

    insanların duasını alabilmek

    y1pJbQtML9_lVE1ZJZJNUlkVm6B4vREUo6IBgJpjip2TvP00ExP2HLCMvz9LMgSkKVu
     
     
    y1pDO2CUCKJJ4XnnIL_1c4I3byR7QZHSqSePS2y8AxDi-pT7zsiNAS-kj9TRJ5mit3G
     
    İnsanların Duasını Almak İçin


    Allahü teâlâ, insanlara hizmet edenleri, nasihat verenleri, tatlı dilli, güler yüzlü olanları, iyi iş yapanlara yardım edenleri, sabredenleri ve iyilik edenleri sever. Kendini beğenenleri ise, sevmez.

    Allahü teâlâ bir kulunu severse, ona, ahirete yarar işler, iyi, güzel ameller yaptırır ve onu, günah işlemekten korur. Bir kimse, verdiğini Allahü teâlânın rızası için verir, sevdiğini Onun için sever, düşmanlığını Allah için yaparsa, o kimsenin imanı tamam olur ve ahlakı güzel olanın da, imanı kâmil olur.

    Muhammed Ma’sum hazretleri buyuruyor ki:
    “Seven bir kimse, sevdiğinin sevdiklerini de sever. Sevdiğinin düşmanlarına düşman olur. Bu sevmek ve düşmanlık, bu kimsenin elinde değildir. Kendiliğinden hasıl olur. Bu kimse, sevmesinde ve düşmanlığında deli gibidir. Bunun içindir ki; “Bir kimseye deli denilmedikçe, bu kimsenin imanı tam olmaz” buyuruldu. Kendisinde bu delilik bulunmayanlar, sevmekten mahrumdurlar. Seviyorum diyebilmek için, sevgilinin düşmanlarına düşman olmak lazımdır.”

    Bir kimseye yapılan ihsan, iyilik, ne kadar kıymetli ve ne kadar çok olursa, sevgi de o kadar fazla olur. Hadis-i şerifte; (İnsanlar, kendilerine ihsan, iyilik edenleri sever. Bu sevgi, insanın yaratılışında vardır) buyuruldu.

    Bunun için, herkes anasını, babasını, hocasını, ustasını, vatanını, din kardeşlerini çok sever. Bir kimse, kendisine din ve dünya bilgilerini, imanını, Allahını, Peygamberini, güzel ahlakı öğreteni, herkesten, daha çok sever. Bu sevgi, cibillidir yani insanın doğuşunda vardır. Bu sevgiden mahrum olan kimse, hakiki insan değildir. Çok sevilen kimse, insanın kalbinden, hatırından çıkmaz. Seven, daima sevgiliye kavuşur, onun gibi olur. Sevgilisine tâbi olmamak, insanın elinde değildir. Sevmenin en kuvvetli alameti, sevgilinin sevdiklerini sevmek, sevmediklerini sevmemektir. Bunun için her müminin, Resulullah efendimizi çok sevmesi lazımdır. Onu çok seven, Onu çok anar, çok söyler ve çok över. Hadis-i şerifte; (Bir şeyi çok seven, onu çok anar) buyuruldu.

    İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
    “Sevgiliden gelen her şeyi, gülerek, sevinerek karşılamak lazımdır. Ondan gelenlerin hepsi tatlı gelmelidir. Sevgilinin sert davranması, aşağılaması, ikram, ihsan ve yükseltmek gibi olmalıdır. Hatta, kendi nefsinin böyle isteklerinden daha tatlı olmalıdır. Seven böyle olmazsa, sevgisi tam olmaz. Hatta, seviyorum demesi, yalancılık olur. Seven ve sevgiliden başka her şeyden kesilen, sevdiğine kavuşur. Böyle sevgisi olmayan ise, bu kavuşmayı ancak öğrenir, bilir ve bu bilgisini büyük nimet sanır.”

    İnsanlar, kendilerine iyilik edenleri sever. Bu sevgi sebebi ile, onların ahlakı ve âdetleri, herkese, iyilikten aldıkları paya göre bulaşır. Böylece, iyilikler, kötülükler, düzelme veya bozulma, baştan aşağı doğru yayılır. Bunun için, Allahü teâlânın kullarına iyilik etmeye, güler yüz, tatlı dil ve güzel huy ile onlara kolaylık göstermeye çalışmalıdır. Bu çalışmalar, gayretler, Allahü teâlânın rızasını kazanmaya ve ahirette yüksek derecelere kavuşmaya sebep olmaktadır. Zira hadis-i şerifte; (İnsanlar Allahü teâlânın ıyalidir, kullarıdır. Kullarına iyilik edenleri çok sever) buyurulmuştur.

    İyilik eden, elbette iyilik görür. İnsanlara yardım eden, Allahü teâlânın rızasına ve kulların da duasına kavuşur. Abdullah-ı Ensari hazretleri; “Sana iyilik eden kimsenin esiri olursun. Ona karşı boynun bükük olur. Kendisine iyilik ettiğin kimseye karşı ise, tam tersi olur. Onun için, daima herkese iyilik etmeli, faydalı olmaya çalışmalıdır” buyurmuştur.

    Ebu Müslim Havlani hazretleri buyuruyor ki:
    “İyiliğin sevabından daha güzel bir şey yoktur. İyilik yapmaya gücü yeten herkeste iyilik yapma niyeti bulunmaz. Bir kimsede, hem iyilik yapma gücü hem de niyeti varsa, saadet hasıl olur. Kalblere en çok tesir eden şey iyiliktir.”

    Birbirlerine yardım eden insanlar arasında çekişme olmaz. Zira insan, ihsanın kulcağızıdır. Hadis-i şerifte; (İnsanlar, kendilerine iyilik edenleri sever) buyurulmuştur.

    Ali bin Muhammed hazretleri buyuruyor ki:
    “Ey insanoğlu! İnsanların kalblerini kazanmayı, hoşnut ve razı etmeyi isteyerek, herkese iyilik et. İyilikten ayrılma. Bu yolda insanlara hizmetin devamlı olsun. Çünkü insan, iyiliğin kölesidir. Sana bir sıkıntı ve zarar gelirse, sen bunu yapanlara karşı gücün yettiğinde affedici ol ve hataları görme!”

    Netice olarak, dua almak için, evvela karşıdakinin sevgisini ve güvenini kazanmak lazımdır. İnsan, sevdiğini dinler ve sevdiğine itaat eder. Sevgiyi kaybedenler, geçici bir süre için belki başarılı gibi gözükebilirlerse de, o hâl, kalıcı değildir.
    y1pDiitTtY_0I0ovIOK0OGuNbBokNZivQJWDofNFUIf2bhKP8MSVA3DOJwOwm9xmypX

    ben beni bulmuşum artık

       

    Image and video hosting by TinyPic  

    Image Hosted by ImageShack.us 

     

    Ben Beni Bulmuşum Artık, Ne Yapsın Bize Ölüm...!

    Yorgun bir yürek gecesinin sabaha erdiği saatler..Odamdayım.."Cafer Tayyar Kendir" üstadımın dizelerini mırıldanıyorum takılmış kalmışcasına satırlara..

    " Her doğan güneş, iner ya akşam sularıyla Gülüm;
    Bizi de çağırırlar bir gün Berzah alemine Ölüm!.."
    Yazgımızın akibetidir , matem duyulmaz gülüm,
    Kimine firkat olsa da, bize şeb_i Aruzdur Ölüm.." diyor üstad....

    Ansızın hoşçakal derken, yürekleri yaslı, yürekleri yaşlı ardında bıraktığı gülleri geliyor yüreğime medine kokulu sevdiklerimin... "Lebbeyk Allahım Lebbeyk.. Ben geldim..Sağımda hz. Kuran, Göğsümde Sağlam İman, Fikrimde Havfz_ı Yezdan.. Alemde Görmedim Hiç Böyle Makam..Dünyayı Vereyim, Ben Burada Kalam.."diyişi geliyor berzah yolcusu ablam'ın ..Gözlerim yaşlı...

    Ölüm'ün Aşık'ların yüreklerini coşturuşunu izliyorum yürek labirentlerimde.. Aşıkların yürekleri coşarken, sevenlerin yürekleri çöllere döner ya en derin vedalarda hani.. Mecnun eder kızgın Taif çöllerinde... Ah Taif.. Sen taşlanan güzel insanların mekanı..Hani kanadı kırık, yüreği kırık.. İçinde en derin sevgiler barındıran Muhabbetullah dostlarımın mekanı...

    "Zaman Gönül boyutunda, mekan sevgiyle Gülüm" derdi Tayyar üstad..
    "Sabır en güzel Müjdedir, şeb_i yeldadır Ölüm.."...

    Söz incisini yürek gerdanına takıverdim de düştüm yollara bu sabahları meçhul gecelerde.. Güzel insanlar güzel atlara binip de giderken ardında bir selam, bir tebessüm, bir umut, bir güneş, bir sünnet, bir aşk , bir şevk ve bir iştiyak bırakarak..

    Cehaletin Mekke'sinden, Medeniyetin Medinesine "La illahe İlla Allah" diyerek göç ederken , Yasinlerle, Fatihalarla, sarsılmaz inançlar bıraktılar avuçlarıma.. Aşk'ın , sevginin, ümidin ve sabrın ve en güzeli Muhabbetullah'ın anlatılamaz hazzlarıydı onlar.. Bir gün yaşayanlar bile yaşamaz olur gülüm derdin ya üstad..Basu badel mevt ile yeniden sevdalar bizi ölüm derdin hani bu şiirinin devam eden dizelerinde.. Basu badel mevt ile dirilmeyi bekliyorum şimdi.. Şahadet hazz'ında hem de..

    Yüreklerden hasret diye feryatlar yükselirken O'na cc. kavuşmak için, vuslat ki hayal edilir, ardından gelirdi ya hani ölüm.. Ölmeden ölmek ve sonra Rabbin şahadet müjdesiyle dirilmek, ve ardından Kevserde toplanmak Resullah sav.'in mekanında.. O'nun huzurunda, en kalbi sevgilerle Dünya zindanında hasp olduklarımız ama yüreklerine islamın en derin sevgilerini bıraktıklarımızla hemde... Hani cennet nasip olsa " sevdiklerimi almadan girmem de girmemmm" diye naz yapacaklarımızla...

    Kuranca bir hayata yönelip de, sünnetin şaşmaz rotasında huzura erip, yola hazırlık yapmak vaktidir şimdi.. "İrcü Rabbik" sözüne , hasretin ümidine reca duyarak ... Ruhların, azat olunmasına engellerin çok olduğu bu ahir zamanda , Ruh kuşunu " hu" diyarına şimdiden göndermek lazım senin deyişinle be üstad.. Musa gibi Tur dağında sefer eyleyip de, dünya nalınlarını çıkarmak gerek... Bitmek gerek bitmek...Hasretin hasadında "sabr" ı tesbih eyleyip , muhabbet naatlarıyla yılmadan.. Dökülmeden.. Kırılmadan...

    Ahh.. Anlatamadım Muhabbetullah'ın tadını ne desem boş.. Sadece yürek "ER" leri anlıyor işte.. "KER" olanlar ne bilsin.. Kişi gönlü feda etmedikçe maşuk'ları bulamazmışş.. Gönlü feda edenler hanii nerdeee... Faniyette Adem olup, hiç'liğe soyunmadan aşkın ateşinde yanamazmış hiç bir kul.. Ruhum doymuyor ki...Bunca ömrü boş eyleyip aşkı arayıp duranların içinde, gördüklerine aldanıp mal_i hülyalar kuranların içinde , gönül bir gönüle tutkun, sanki o aşk sanılırken, nasıl anlatırsın muhabbetullahın hazzını hasret gemilerinde ahhh...

    Sevgili özge habib.. Künyesi habibullah iken, ve tüm sevgiler muhabbetullah makamından gelmekteyken, nasıl yanılır insanlar ah.. Bir tek ELİF'ten, (CC) kaynaklanırken her şey.. Bela , çile , musibet, vedalar, hepsi birer uyarı ve ikaz iken ; bir inat ki nefsisten hep insan sayılmamaya!.. Yalan olan bu alemde halden hal'e geçiyoruz işte..

    Ölmek, dirilmekmiş, akledenlere.. Öteler alemine özlem ile yanmakmış.. Aldanmamakmış dünya nimeti zannedilenlere.. Alemin sahibine dost olmakmış ölmek.. Ak olan emaneti, sabırla, aşkla, şevkle, pak olarak rabbine teslim eylemekmiş.. Dünya müminin zinadanıymış üstad.. Ve bu zindanda, sevdiklerim hep "O" cc. imiş.. Sevgilerin asıl sahibinden gelirmiş bunlar.... Ve bizim göç'ümüz " EN YÜCE SEVGİLİYE" imiş..

    Şimdi söyle bakalım üstad, "Ben Beni Bulmuşum Artık, Ne yapsın Bize Ölüm ? "...... Ne Yapsın....

     (alıntı)


     Image and video hosting by TinyPic 

    Image and video hosting by TinyPic

    Nice ölümler vardır ki hasretle beklenir…

    Nice ölümler vardır ki sevda ateşi gibidir…

    Nice ölümler vardır ki sevgiliye kavuşmaktır…

      Image and video hosting by TinyPic

     Image Hosted by ImageShack.us

     

     

     

     


    hiç baharını vurdularmı dost

    Bismillah essalatu vesselamu ala Rasulillah

    Hiç baharını vurdular mı dost?
    Bahar bir başlangıçtır, canlanmadır, yenilenmedir. Tükenen ümitlerin yeşermesidir, kurulan hayallerin ilk meyvesidir. Herşey bir başka olur, nefes bile başka alınır, sözcükler bambaşka. Kucaklarsın hayatı, koklarsın geçen her saniyeyi sanki ilk kezmiş gibi. Kalbin kanını aşkla pompalar, nağmelerle dolaşır damarlarında. Yüzündeki çizgiler tebessüme dönüşür, üzüntüye, kedere dair ne varsa yok olmaya yüz tutar bohçalarını toplayıp uzak diyarlara doğru. Karanlığın belini büker aydınlık zafer kazanmışcasına haykırır, umutlar zincilerini kırar, özgürlüğünü ilk defa kazanmış gibi. Hayat sözlüğünden bir kalemle silinir tüm olumsuzluklar, karamsarlıklar. Bahar bir başkadır, renktir, zevktir, aşktır. Yaradana yarattıklarından dolayı tekrar tekrar şükürdür, hamddir. Bahar imanı kuvvetlendirir, maneviyatı güçlendirir.


    Hiç baharını vurdular mı dost? Yeşeren ümitlerini kuruttular mı? Acıyı tattın mı, içtin mi kana kana peki? Sabrederek, tevekkül ederek sığındı mı yüce Rahman'a. Başlangıçların sonlanması doğal başlangıçların sonlandırması nedir düşündü mü dost? Sana yapılmasını istemediğin şeyleri başkasına yapma diyenlerin arkadan nasıl hançerlediğine şahit oldun mu, ekmek yediği kapıya tekme atanı, su içtiği kabı devireni, başını soktuğu evini yakanı da mı görmedin!!! Heyhat Kitab-ı Mubin boşuna mı yazıyor "İnsanoğlu çok nankördür" diye.


    Biz hiç bahar görmedik, güzde geldik diyenlerden olmak mı isterdin yoksa baharı vurulanlardan mı?
    Vurulsak da kalsak da kahrı da lütfü da hoş olan Rabbe yemin olsun bahar da O'nun bu can da. Bir baharı gidene bin baharlar versin Mevla...
     
    7de67rx    y1pMsTCton-_TlRVBE-0Sf1qXTHGwlfUQX4fZoasOJxA_nPeMnwtNMV6_Dlj4LXAmGM

    iblisin yoldan çıkışı !

    Secde Emri

    "Rabbin meleklere: "Ben, balçıktan, işlenebilen kara topraktan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan üflediğimde ona secdeye kapanın" demişti. (Hicr 15/28-29)

    "Rabbin meleklere şöyle demişti: "Ben çamurdan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan ona üflediğim zaman ona secdeye kapanın." (Sad 38/71-72)

    "Meleklere, "Adem'e secde edin" demiştik, İblis müstesna hepsi secde ettiler, o ise kaçındı, büyüklük tasladı ve inkar edenlerden oldu. (Bakara 2/34)

    "And olsun ki, sizi yarattık, sonra şekil verdik, sonra meleklere, "Adem'e secde edin" dedik; İblis'ten başka hepsi secde etti, o secde edenlerden olmadı." (Araf 7/11)

    "Meleklere: "Adem'e secde edin" demiştik, İblis'ten başka hepsi secde etmiş, o ise: "Çamurdan yarattığına mı secde edeceğim?" demişti." (İsra 17/61)


    İblis'in Cevabı


    "Allah, "Sana emrettiğim halde, seni secdeden alıkoyan nedir?" dedi, "Beni ateşten onu çamurdan yarattın, ben ondan üstünüm" cevabını verdi." (Araf 7/12)

    "Allah: "Ey İblis! Secde edenlerle beraber olmaktan seni alıkoyan nedir?" dedi.

    O: "Balçıktan, işlenebilen kara topraktan yarattığın insana secde edemem" dedi." (Hicr 15/32-33)

    "Allah: " Ey İblis Kudretimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Böbürlendin mi? Yoksa gururlananlardan mısın?" dedi.

    İblis: "Ben ondan daha üstünüm. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın" dedi.

    Allah: "Defol oradan, sen artık kovulmuş birisin. Din gününe kadar lanetim senin üzerinedir" dedi." (Sad 38/75-78)


    Aldığı Ceza


    "Ona, " İn oradan, orada büyüklenmek sana düşmez, defol, sen alçağın tekisin" dedi. (Araf 7/13)

    "Öyleyse defol oradan, sen artık kovulmuş birisin. Doğrusu hesap gününe kadar lanet sanadır" dedi." (Hicr 15/34-35)

    "Oysa Ben onları ne göklerin ve yerin yaratılmasında ve ne de kendilerinin yaratılmasında hazır bulundurdum. Saptıranları hiçbir işte asla yardımcı da edinmedim.

    O gün Allah: "Bana ortak olduklarını iddia ettiklerinize seslenin" der. Onları çağırırlar, fakat hiçbirisi onların çağrılarına gelmez. Aralarına bir cehennem deresi koyarız.

    Suçlular ateşi görürler ve ona düşeceklerini anlarlar, fakat ondan kaçacak yer bulamazlar." (Kehf 18/51-53


    İblis'in İnandığı Şeyler


    a- Ahiret İnancı

    "İnsanların tekrar dirilecekleri güne kadar beni ertele" dedi.

    Allah; "Sen erteye bırakılanlardansın" dedi." (Araf 7/14-15)

    "Rabbim! Beni hiç olmazsa, tekrar dirilecekleri güne kadar ertele" dedi.

    Allah: "Sen, bilinen gün gelene kadar bırakılanlardansın" dedi." (Hicr 15/36-38)

    "Rabbim! Dirilecekleri güne kadar beni ertele" dedi.

    Allah: "Sen bilinen güne kadar erteye bırakılanlardansın" dedi." (Sad 38/79-81)


    b- Doğru Yolu Bilmesi

    "İblis: "Senin kudretine and olsun ki, onlardan, sana içten bağlı olan kulların bir yana, hepsini azdıracağım" dedi.

    Allah: "Doğrudur; işte ben hakikati söylüyorum, sen ve sana uyanların hepsiyle cehennemi dolduracağım" dedi." (Sad 38/82-85)

    "Allah, "Yerilmiş ve kovulmuşsun, oradan defol; and olsun ki insanlardan sana kim uyarsa, onları ve sizi, hepinizi cehenneme dolduracağım" dedi." (Araf 7/18)

    "Rabbim! Beni saptırdığın için, and olsun ki yeryüzünde fenalıkları onlara güzel göstereceğim; halis kıldığın kulların bir yana, onların hepsini saptıracağım" dedi.

    Allah şöyle dedi: "Benim gerekli kıldığım dosdoğru yol budur; "kullarımın üzerinde senin bir nüfuzun olamaz. Ancak sana uyan sapıklar bunun dışındadır."

    Ve Cehennem onların hepsinin toplanacağı yerdir." (Hicr 15/39-43)

    "Benden üstün kıldığını görüyor musun? Kıyamet gününe kadar beni ertelersen, and olsun ki, azı bir yana, onun soyunu kendi buyruğum altına alacağım" demişti.

    Allah: "Haydi git! Onlardan sana kim uyarsa bil ki, cehennem hepinizin cezası olur, hem de tam bir ceza" dedi.

    Sesinle, gücünün yettiğini yerinden oynat, onlara karşı yaya ve atlılarınla haykırarak yürü, mallarına ve çocuklarına ortak ol, onlara vaatlerde bulun ama şeytan sadece onları aldatmak için vadeder.

    Doğrusu Benim mümin kullarım üzerinde senin bir hakimiyetin olamaz. Rabbin vekil olarak yeter." (İsra 17/62-65)


    Yemini

    "Doğrusu ben size öğüt verenlerdenim" diye ikisine yemin etti." (Araf 7/21)

    İlk iş Adem ile Havva'nın edep yerlerini açmak idi.

    "Şeytan, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara fısıldadı: "Rabbinizin sizi bu ağaçtan menetmesi melek olmanız veya burada temelli kalmanızı önlemek içindir." (Araf 7/20)


    Adem'in Cennete Yerleşmesi

    "Ey Adem! Eşin ve sen cennette kal, orada olandan istediğiniz yerde bol bol yiyin, yalnız şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zalimlerden olursunuz" dedik." (Bakara 2/35)

    "Ey Adem! Doğrusu bu, senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa bedbaht olursun. Doğrusu cennette ne acıkırsın, ne de çıplak kalırsın; orada ne susarsın de ne de güneşin sıcağında kalırsın" dedik." (Taha 20/117-119)


    Cennetten Çıkarılması

    "Şeytan oradan ikisinin de ayağını kaydırttı, onları bulundukları yerden çıkardı, onlara "Biribirinize düşman olarak inin, yeryüzünde bir müddet için yerleşip geçineceksiniz" dedik.

    İnin oradan hepiniz, tarafımdan size bir yol gösteren gelecektir; Benim yoluma uyanlar için artık korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir" dedik.

    İnkar eden kimseler ve ayetlerimizi yalan sayanlar cehennemlik olanlardır, onlar orada temelli kalacaklardır." (Bakara 2/36-39)

    "Birbirinize düşman olarak inin, siz yeryüzünde bir müddet için yerleşip geçineceksiniz."

    Orada yaşar, orada ölür ve oradan dirilip çıkarılırsınız" dedi.(Araf 7/24-25)

    "Onlara şöyle dedi: "Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan inin. Elbet size Benden bir yol gösteren gelir; Benim yoluma uyan ne sapar ve ne de bedbaht olur.

    Benim Kitabımdan yüz çeviren bilsin ki onun dar bir geçimi olur ve kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz." (Taha 20/123-124)


    Yasak Ağaçtan Yemesi

    "Ey Adem! Sen ve eşin cennette kalın ve istediğiniz yerden yiyin, yalnız şu ağaca yaklaşmayın yoksa zalimlerden olursunuz." (Araf 7/19)


    Ebediyet veya Meleklik Arzusu

    "Şeytan, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara fısıldadı: "Rabbinizin sizi bu ağaçtan menetmesi melek olmanız veya burada temelli kalmanızı önlemek içindir." (Araf 7/20)

    "Ama şeytan ona vesvese verip: "Ey Adem! Sana sonsuzluk ağacını ve çökmesi olmayan bir saltanatı göstereyim mi? dedi.

    Bunun üzerine ikisi de o ağacın meyvasından yedi, ayıp yerleri görünüverdi. Cennet yapraklarıyla örtünmeye koyuldular. Adem, Rabbine baş kaldırdı ve yolunu şaşırdı." (Taha 20/120-121)


    Adem'in Cevabı

    "Böylece onların yanılmalarını sağladı. Ağaçtan meyve tattıklarında kendilerine ayıp yerleri göründü, cennet yapraklarından oralarına örtmeğe koyuldular. Rableri onlara, "Ben sizi o ağaçtan menetmemiş miydim? Şeytanın size apaçık bir düşman olduğunu söylememiş miydim? diye seslendi.

    Her ikisi, "Rabbimiz! Kendimize yazık ettik; bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen biz kaybedenlerden oluruz" dediler." (Araf 7/22-23)


    Adem'in Peygamber Oluşu

    "Adem, Rabbi'nden emirler aldı; onları yerine getirdi. Rabbi de bunun üzerine tevbesini kabul etti. Şüphesiz o tevbeleri daima kabul edendir, merhametli olandır." (Bakara 2/37)


    "Rabbi yine de onu seçip tevbesini kabul etti, ona doğru yolu gösterdi." (Taha 20/122)


    Sonuç

    "Onlara: "Allah'ı bırakıp taptıklarınız nerededir. Size yardım ediyorlar mı veya kendilerine yardımları dokunuyor mu?" denilir.

    Onlar, azgınlar ve İblis'in adamları, hepsi, tepetakla oraya atılırlar.

    Orada putlarıyla çekişerek: "Vallahi biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi alemlerin Rabbine eşit tutmuştuk; bizi saptıranlar ancak suçlulardır; şimdi şefaatçımız, yakın bir dostumuz yoktur; keşke geriye bir dönüşümüz olsa da inananlardan olsak derler.

    Bunda şüphesiz bir ders vardır ama çoğu inanmamıştır.

    Rabbin şüphesiz güçlüdür, merhametlidir." (Şuara 26/92-104)



    KONU İLE İLGİLİ BİR ÖRNEK


    Türkiye'de ve bazı İslam ülkelerinde müslüman kadının başını örtmesi istenmemektedir. Bunu istemeyenler genellikle dine ve gerçek dindarlara saygılı olduklarını söyler ve din dışılıkla suçlanmayı reddederler.

    Bir taraftan da müslümanlar dini hayatlarını Kur'an ışığında gözden geçirmeye başlamış­lardır. Kur'an'a yönelme ile birlikte hurafelere karşı da savaş açılmıştır. Artık iki türlü müslümanlıktan sözedilmekterdir; biri Kur'an müslümanlığı, diğeri Kur'an dışı müslümanlıktır. Kur'an dışı müslü­manlıkla kastedilen geleneksel müslümanlıktır. Dindarların büyük çoğunluğu, geleneksel an­lamda müslüman oldukları için Kur'an müslümanlığı başörtüsü yasakçılarının da ilgisini çekmek­tedir.

    Bu yazıda başörtüsü yasakçılarının durumu sırf Kur'an ayetleri ışığında ele alınmıştır. Okuyucuya kolaylık olması için karşılıklı sohbet havası içinde yazılan yazı ile sizi baş başa bırakıyorum.

    - Müslüman kadınların başlarını örtmelerine karşı çıkanlarla ilgili bir hüküm gerçekten Kur'an'da var mı?

    - Elbette var. Müslüman kadınların başını örtmesi Allah'ın bir emridir. Allah'ın bir tek emrini bile kabul etmeyenin durumu Kur'an'da açıklanmıştır. Her müslümanın bunu çok iyi bilmesi gerekir. Şimdi ben sorayım, Kur'anda sapmanın ve saptırmanın simgesi haline gelmiş varlık hangisidir?

    - Şeytan mı?

    - Evet.. Şeytan, diğer adı ile İblis, meleklerle beraberken Allah ona ve bütün meleklere Adem için secdeye kapanma emri verdiğinde o bu emri kabul etmediği için kafir olmuştur. Konu ile ilgili ayetler şöyledir:

    Vaktin birinde Rabbin meleklere demişti ki: "Ben, kurumuş çamurdan, değişken kara balçık­tan bir insan yaratacağım.

    Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman onun için secdeye kapanın."

    Bütün melekler hemen topluca secde ettiler.

    İblis öyle yapmadı. O, secde edenlerle beraber olmamakta direndi.

    Allah buyurdu ki: "Ey İblis! Senin neyin var ki, onlarla birlikte secde etmedin?"

    Dedi ki, "Kurumuş çamurdan, değişken kara balçıktan yarattığın insana secde edemem."

    Allah buyurdu ki, "Öyleyse çık oradan, çünkü sen kovuldun. (Hicr 15/28-34)

    Demek ki, İblis Allah'ın bir tek emrini kabul etmediği için kovulmuştur.

    - Bir de kibirlenmesi var. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: "...İblis direndi, büyüklük tasladı ve kafirlerden oldu." (Bakara 2/34)

    - Şeytanın kibirlenmesi, aslında Hz. Adem'e karşı değil, Allah'ın emrine karşıdır. Yani Allah'ın, çamurdan yarattığı biri için secdeye kapanmasını istemesi İblis'in ağırına gitmiştir. Bundan dolayı Allah ona,"...İn oradan, orada büyüklenmek sana düşmez, çık, sen alçağın te­kisin" demiştir. (Araf 7/13)

    - İblis bu haliyle Allah'ı inkar etmiş mi oluyor?

    - Burada İblis Allah'ın bir emrini tanımamış oluyor. Bu da onun kafir olması için yeterli sayıl­mıştır. Yoksa iblis, Allah'ın ne varlığını, ne birliğini, ne yaratıcılığını ne de kudretini reddetmiştir. Kur'an-ı Kerim İblis'in saptıktan sonra,"..Doğrusu ben Allah'tan korkarım, Allah'ın cezası pek ağırdır." (Enfal 8/48) dediğini bildirmektedir. Allah'ın bazı emirlerini tanımamaya devam ettiği için bu sözü onu kafir olmaktan kurtaramamıştır.

    - Doğru, Allah'a "Rabbim" diye hitap ediyor. Nitekim bulunduğu makamdan Allah tarafından indirilince şöyle demişti: "Rabbim! Hiç olmazsa, tekrar dirilecekleri güne kadar bana süre tanı." (Hicr 15/36)

    - Buradan onun ahirete inandığı da açıkça anlaşılmaktadır.

    - O zaman çok ilginç bir durum ortaya çıkıyor. İblis Allah'a inanıyor, meleklere inanıyor, çünkü zaten kendisi onların arasındaydı. Ahiret gününe inanıyor. İnanması gereken bir pey­gamber henüz yok, çünkü Hz. Adem daha peygamber olmamıştır. İndirilmiş bir kitap da yok. Bazıları böyle birini iyi bir müslüman sayabilir ama Bakara suresinin 34. ayeti onun kâfir oldu­ğunu açıkça ortaya koyuyor. Üstelik Kur'an'ın bütününe baktığınızda onun kâfirlikte en önde olduğu açıkça gözükür.

    -İşte Allah'ın bir tek emrini tanımaması onun bu hale gelmesi için yetmiştir. Onun kâfirliği böyle başlamış, sonra da günah yükünü habire çoğaltmıştır.

    -Dilden dile dolaşan bir söz var, deniyor ki, "Bir kimsenin kâfir olduğuna dair doksandokuz, müslüman olduğuna dair bir delil bulunsa müftünün o bir delil ile amel etmesi gerekir."

    - Böyle bir şey kabul edilemez. O sözün doğrusu söyledir: "Bir tek konunun farklı yorumları olsa ve bu yorumlar kişinin kafir olmasını gerektirse ama bir yorumu da o kişinin kafir olma­dığı şeklinde olsa müftüye düşen kâfir olmayacağına dair olan yorumu dikkate almaktır. Eğer o kişinin niyeti bu ise zaten müslümandır. Ama eğer niyeti böyle değilse müftünün onu kâfir say­mamasının ona bir faydası yoktur[1]." Yoksa ayette olduğu gibi, kafir olmayı gerektiren bir tek söz ve davranış bile kişiyi Allah yanında kâfir yapmaya yeter.

    - Başörtüsü konusunda, Alah Teâlâ'nın “Başörtülerinin bir kısmını yakalarının üstüne vur­sunlar....” (Nur 24/31) diye emri var; ama deniyor ki, ayette "başörtüleri" diye tercüme edilen ke­lime, humur kelimesidir. Bu himar'ın çoğuludur. Bu kelime örtü anlamına da gelir. Burada başör­tüsü yasakçıları lehine bir yorum yapılamaz mı?

    - Evet ayette geçen, himar kelimesinin kökü hamr'dir. Bunun anlamı bir şeyi örtmektir. Himar da örtü anlamında kullanılmıştır. Ama bu kelime Arap örfünde kadının başını örttüğü örtüye isim olmuştur. Bunun kadının başörtüsü anlamına geldiği eski Arapça sözlüklerde yazılı­dır[2].

    Bu ayet indiği zaman Araplarda himar kelimesi kadının başörtüsü anlamındaydı. İçinde himar kelimesi geçen çok sayıda hadis vardır ve bunlar kadının başörtüsü anlamınadır. Bunlardan üç örnek verelim:

    1- Allah'ın Elçisi sallallahu aleyhi ve selleme ipekli kumaşlar getirilmişti. Ömer'e bir parça gön­derdi. Üsâme b. Zeyd'e bir parça gönderdi. Ali b. Ebî Talib'e bir parça verdi ve dedi ki; Onu ka­dınların arasında himar (başörtüsü) olarak parçalara ayır. (Müslim, Libas 7-2068)

    2- Alkame b. ebî Alkame annesinin şöyle dediğini naklediyor: "Abdurrahman'ın kızı Hafsa Allah'ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellemenin eşi Ayşe'nin yanına girdi Hafsa'nın üzerinde ince bir himar (başörtüsü) vardı. Ayşe onu parçaladı ve ona kalın bir himar (başörtüsü) giydirdi. (El-Muvatta, Libas, 4, hadis no 6)

    3- Hz. Ayşe Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle dediğini bildirmiştir. "Allah adet gören bir kadının namazını başı hımarlı (başörtülü) olmadan kabul etmez." (Ebu Davud Salat 58, H. no 641)

    Bugüne kadar, müslüman kadının başını örtmesinin Allah'ın emri olmadığını söyleyen bir tek mezhep çıkmamıştır. Uygulama da hep böyle olmuştur.

    - Şu anda "Başörtüsünün serbest, türbanın yasak olduğu" noktasına gelinmiştir. Başörtüsü serbest dendiğine göre onlar lehinde bir yorum yapılamaz mı?

    - Türban kelimesi Fransızcadır ve sarık anlamınadır[3]. Bu kelime Türkçemize de geçmiştir. Türkçe'de, sarık gibi kat kat olan, boyun kökünden alnın üstündeki tüy bitimine kadar saçları örten, kulağı, göğsü ve boynu açıkta bırakan ve kadınların kullandığı bir örtü anlamındadır. Yasaklanan türban bu ise başörtüsüne bu manada özgürlük tanıyanlar Kur'an açısından Allah'ın bir yasağına karşı çıkmış olmazlar.

    Ama son bir kaç yıldır bu kelime, ısrarla kadınların başörtüsü anlamında kullanılmaktadır. Bunlara göre türban, omuzları da örten başörtüsüdür. Ne gariptir ki, asırlardır müslüman Türk kadınının dışarda kullandığı başörtüsü omuzları da örter. Eğer türban bu ise neden şimdiye kadar bunu hiç bir sözlük yazmamıştır.

    - Herhalde olayı Kur'an'a göre değerlendirenler pek azdır.

    - Günümüzdeki müslümanlar henüz konuları Kur'an'a göre değerlendirme alışkanlığı kazanmış değillerdir. Allah Teâlâ Kur'an-i Kerim'de şöyle buyuruyor: "İnsanların çoğu ayetlerimizden gerçekten habersizdirler." (Yunus 10/92) Yukarıdaki ayetleri yazmam da Allah'ın bir ayetine karşı çıkan bir müs­lümanı, Kur'an'ın nasıl değerlendirdiğini göstermek içindir.


    --------------------------------------------------------------------------------

    [1]- M. Alauddin el-Haskefî (öl. 1088 h.) ed-Dürr'ül-muhtâr alâ Tenvîr'il-ebsâr, (İbn Abidîn Haşiyesi ile birlikte), Mısır 1404/1984, c.IV, s. 249, Ridde bölümü.

    [2]- Bakınız, İbn Manzûr, Muhammed b. Mükerrem (630-711 h.), Lisan'ul-Arab, Beyrut, 1410/1990, IV/257; Muhammed Murtaza ez-Zebîdî, Tâc'ul-Arûs, Mısır 10306, III/188.

    [3]- Tahsin SARAÇ, Fransızca Türkçe Büyük Sözlük, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 1976, c.II, s.1325.
    suleymaniyevakfi.org 

    Tags:  Köşe Yazıları Abdulaziz Bayındır İblisin Yoldan Çıkışı