FURGANHUSEYN's profileإلفرقآن.PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
May 28 KADINLA İMTAHAN(el-Lü'lü', III, 235, Hadis nu. 1744) Allah, beşeriyetin temelini erkek-dişi beraberliği ile atmış ve Kıyamet'e kadar da bu İlâhi kanun, geçerliliğini koruyacaktır. Bu sebeple erkek ve kadın birbirlerine karşı ilgi ve ihtiyaç duyma fıtratında yaratılmıştır. Bu, yaratılıştan kaynaklanan meyil ve alâka olmasaydı, belki de zürrüyetin devamı mümkün olmazdı. Olsa bile bereketsiz olurdu. Dolayısıla erkek ve kadın arasındaki beraberlik arzusu normaldir. Ancak, bu beraberlik hukuki çerçeve içerisinde olmazsa; kadın ve çocuklar aleyhine bir durum ortaya çıkar. Cemiyet çok büyük bir tehlikeye maruz kalır. Şu halde hukuksuz yani nikâhsız beraberliklerden en çok kaçınması gerekenlerin kadınlar olması; aklın ve mantığın gereğidir. Hukuk dışı ve sorumsuz erkek-kadın beraberliğini engellemek için İslam; bir takım tedbir, çare ve çözümler sunar. Bunlardan; kadının tesettürlenmesi ve câzibedar kıyafet ve davranışlardan uzak durması başta gelir. Okulda, işyerinde ve her nerede olursa olsun ihtilat (birlikte bulunmak) yasaklanır. Adı ne olursa olsun ve ne adına yapılırsa yapılsın ve isterse masum görünüşlü olsun; nikâhsız erkek-kız (kadın) arkadaşlığı zinaya götürücü bir hareket olarak telakki edilir ve yasaklanır. Erkeklerin kadınlarla imtihanı; Peygamber Efendimiz'in işaret buyurduklarından 1400 küsûr sene sonra, çok boyutlu bir hâl almıştır. İşin en dikat çeken ciheti; kadınların eşitlik, özgürlük ve ekonomik bağımsızlık adına; erkeklerin karşısına cinsel tahrik unsuru olarak çıkarılmalarıdır. Ne yazık ki, çok bariz olan bu istismara karşı çıkması tabiî olan kadınlar, suskun kalmaktadırlar. Geri kalmış ülke insanlarını; tüksek sesle sindirmek ve sloganlarla sömürmek âdettendir. Ülkemizde yapılan da tam budur. Mevcud sisteme göre erkek, kadının dişiliğini öne çıkarmasından, kadın da erkeğin bu dişilik cazibesine meftûniyetinden memnun iseler, ortada davacı olmadığına göre yapılacak tek şey vardır. O da; bu hâlin yaygınlaştırılmasıdır. Ahlâk bozulmuş, aile yuvaları sarsılmış, toplum iflâsın eşiğine gelmiş kimin umurunda.. İmtihan bütün şiddetiyle devam ediyor. YOLLARIN EN GÜZELİ Peygamberimizden Yol Haritası Prof. Dr. Osman Öztürk DUDAĞIMIZDAN TAŞAN DERYALAR
May 26 dar sokaklar
Dar bir sokağa giriverdiğiniz, dar bir sokağın hikâyesine kulak verdiğiniz oldu mu hiç? Eskimiş yıpranmışlıkları, mağrur, içine kapanık duruşu dar bir sokağın, neler anlatır? Sahi, içine kapanık mıdır dar bir sokak? Yoksa, attığınız her adımda dalga dalga genişleyen, gönlünüze işleyen bir yanına mı şahit olursunuz? Dar bir sokağın gönlü vardır çünkü, kırılganlığı; tümsekleri ve dikenleri. Kanayan ve kanatan bir yanı vardır dar bir sokağın. Asfalt döşeli, geniş bir yoldan, atıveriyorsun kendini Safranbolu’nun taş döşeli dar bir sokağına. İz bırakabileceğin, yılların izlerini okuyabileceğin bir sokak burası. Yalın ayak, yalın gönül giriverdiğinde, sırlarını önüne seriverecekmiş, dünya kadar büyüyecekmiş hissini veren bir sokak. Bir atın nal sesleri, “sütçüüü!” diye bir sesleniş sonra. Kapılardan uzatılan tencereler, selamlaşmalar. Birbirlerini uzun zamandan sonra ilk defa görüyormuşçasına hasretle, sıcacık selamlaşmalar. Bir evden başka bir eve değen, aks-i sedalarla çoğala çoğala dünyayı saran selamlar. Çocuk, komşu çocuğa iki üç adım uzak; hanım, komşu hanıma. Cami hemen köşeyi dönünce. Gözünü yumuverse ayakları şaşırmadan camiye ulaşacak ihtiyarlar, şimdi de bastonlarına belletiyorlar cami yolunu. Namazdan sonra asma altında oturmak, konu komşuyla hoş-beş etmek gerek. Kovaladıkları ne var ki. Zamanın ilerisindeler, zamanı koşturuyorlar peşlerinden. Kim bilir, bu sokak da ilerlerde bir yerlerde bekliyordur bizi. Bükülmüş olsa da beli, mağrur bir dirençle. Mağrur olmalı tabii, bir selamla, bir tebessümle genişleyen, büyüyen insan bir yanı var dar sokağın. Ve komşunun bahçesine doğru eğilen, artık o komşunun hakkı olup erik sahibi tarafından asla dokunulmayan dalları var. Komşunun ipine asılan çamaşırlarla rengarenk salınışı bir de. Ve gözü arkada kalmadan komşuya emanet edilen çocukla, insanın insana sarsılmaz bir güveni var dar sokakta. Peki, ya geniş sokaklar, numaralı caddeler? İnsanı itiyor, uzaklaştırıyor birbirinden bu caddeler. Hayatın içinden alıp hayatın gerilerine, kuytularına itiyor. Ve kapıyor insanı içine. İnsan uzak, hayat uzak artık. Sonra suni birliktelikler, kabul günleri filan. Belki arkadaşlar, komşular birliktelerdir bu günlerde; fakat hayat yok, tılsım uzak bu günlerden. Evet, genişliyor sokaklar. Genişledikçe sokaklarımız, kalbimiz darlaşıyor, sıkışıyor. Yoksa kalbimizdeki darlığı sokakların darlığından biliyor da, ondan mı genişletiyoruz sokakları? Genişletilirken sokaklar, kırpılan, budanan, yitirilen, yola gidenler neler? Bahçe duvarları mı yıkılıyor, engel görülen ağaçlar mı kesiliyor? Ah o ağaçlar, zaten göğü görmemize de engeller! Öyle ya, özgürlük göğü sınırsızca görebilmek, sokaklarda engel tanımaksızın fütursuzca koşabilmek!.. O ağaçlar, hele o dut ağacı engel! Bir de dut silkelemek için konu komşu toplanıp yaygıyı sermiyorlar mı yol üzerine!.. Taşlar da, sokak aralarında oynayan çocuklar da, kapı önlerinde oya ören, fasulye ayıklayan kadınlar da engel!.. Sokakların darlığı engel koşmamıza, kaçmamıza... Kendinden kaçıyor aslında insan. Kendi kendini hapsedişinden, kendi kendini kıstırışından kaçıyor. Özgürlüğü gönlünden çıkarıp mekâna hapsedeliden beri böyle. Sanıyorlar ki sokaklar genişledikçe, köşe başları olmadıkça yolunun üzerinde, özgürleşecek... Sokaklarda âşina simalar görmeyince rahatlayacak, kuşatılmışlıktan kurtulacak... Artık, birbirlerine darlık vermeyecek kadar uzak insanlar birbirlerinden. Mekânlarımız geniş, sokaklarımız da. Ve Asma Altı gibi uzun uzun isimleri yok sokaklarımızın... 5. Cadde, 9. Cadde... “Sütçüüü!”, “hurdacııı!”, “simitçiiii!” seslenişleri de uzak kulaklarımızdan. Ve camlarımız hiçbir çocuğun yetişemeyeceği, çocuk kavgalarının ulaşamayacağı kadar yüksek. Fakat yüreğimizde hâlâ o darlık. Nedeni belirsiz... mi?! Bilemiyorum, hâlâ o taş döşeli dar sokağın insandan insana çoğalan bir yanı var mıdır? Bir sokaktan kaç kere olursa olsun sadece geçivermek, bilmek, anlamak için yetmiyor çünkü. Bir dert dinleyeni olmalı diyorsun, bir delisi, bir maşuğu, tabii bir de aşığı... Yaramaz çocukları bir de; hani şu cam kıranlardan. Beli bükük ihtiyarları sokakla bir yaştan. “Sütçüüü!” diye sesler duyulmalı diyorsun. “Kolay gelsin”ler, “bereket versin”ler... Kabul günleri de neymiş; dostlar birbirine hep makbul olmalı diyorsun. Birlikte pekmez kaynatsın kadınlar ve de oya örsünler. Bilsin Ayşe kadın, o akşam komşusunu yediği yemeği kokusundan ve de tadından... Sadece böyle olmalı, böyleymiş diyorsun, kendini asfalt döşeli bir yoldan Safranbolu’nun taş döşeli dar bir sokağına atarken. Ve izler arıyorsun hislerine cevap verecek. Belki buluyorsun, belki dönüp dönüp kendi izlerini takip ettiğini fark ediyorsun. Fakat Safranbolu’nun dar sokaklarının dünyaya açıldığına, dünyayı içine alacak kadar genişlediğine bir kere daha tanıklık ediyorsun. Bir de, asma yaprakları ve ağaç dalları arasından gökyüzünün daha mavi göründüğüne... yüreğimi avucuma koydumyüeriğimi avucuma koydum
parmaklarım titriyor... Düşünüyorum; Yüreğimin sahibi mi, Yoksa avuçlarımın sahibi mi daha büyük baskı altında? Sahip olmak mı, Sahip bulmak mı daha zor? Yoksa soru sormak mı? Ritmik tıkırtılarını duyuyorum ve akışını hissediyorum içimin... Yüregimi koydugumdan beri avucuma titriyor parmaklarım Düsünüyorum; Söylemek mi zor, yoksa susmak mi? Sahip olmak mi, Sahip bulmak mi daha zor? Yoksa soru sormak mi? Teslim olunarak esir alinmak,igneli fici!... Al sana cinnet! Yüregimi avucuma koydugumdan beri parmaklarim titriyor... Korkudan! Ben kimim? Neden bu cinnete talibim? Ve neden avucumda yüregim varken,yüregime avuc aramaktayim? Teslim olunarak esir alinmaktan kurtulmak icin,teslim olacagim. Esir aramadayim. Neden "neden"ler böyle boslukta?... igneli ficima kim olur talip? Aklimi unutturan titreyisler mi derman? Fermannnn!...Hani nerede? Cinnet penceresinin camlarina yazilmis!... Burnumu dayadigim çam kokusu canimda; Esirim yüregimi devreden esirlere!... Zangir zangir titriyor parmaklarim; Yüregim avuclarda!... Düsünüyorum; Sahip olmak mi,sahip bulmak mi daha zor? Yoksa soru sormak mi? Yüregimi avucuma koydugumdan beri parmaklarim titriyor. Korkudan! Biliyorum, teslim olunarak esir ailnmak igneli fici! Düsünüyorum; Söylemek mi zor, Yoksa susmak mi? May 25 lağım kanallarına dikkat
Bu Flashı BURAYA tıklayarak download edebilirsiniz. lütfen okuyun ve yoolayın arkadşlarınıza
![]() coca colanın reklamı![]() ![]() ![]() ![]() YASAKLANANLARIN BAŞLICALARI COCACOLA-FANTA-PEPSİ-YEDİGÜNMay 24 sevdanın çaresizliği AYAKKABI
Mustafa İslamoğlu Arapça’da karı-kocanın zevc ve zevce olarak tanımlandıgını ve bunun da sözlükte ayakkabının diğer eşi gibi anlatıldıgını yazmıştı bir yazısında.Benim de çok sevdiğim bu örnekten yola çıkarsak;
Ayakkabı ayağa uygun olmalı;Ayağınızdan bir numara küçük ayakkabı modeli güzel olsa bile size hayatı zehreder .Aynı şekilde ayağınızdan bir numara büyük ayakkabı da ayağınızdan sürekli çıkarak ayağınıza hiç de uygun olmadıgını gösterir.
Ayakkabılar ters giyilmez;Eşler kadın ve erkek fıtratı neyi gerektiriyorsa onu yapmalı.
Ayakkabının rahatlığı şıklığından önemlidir; Ayakkabı gün boyu sizi ayakta tutar ve bu yüzden rahatlık çok önemlidir.Estetik kaygılar her zaman yanıltıcıdır önemli olan sizin kendinizi ayakkbının içinde rahat hissetmeniz
Ayakkabı bir başka eşle değiştirilmez; Sevdiğiniz bir ayakkbıyı sağ ayağınıza sevdiğiniz diğer bir ayakkabıyı da sol ayağınıza giydiğinizi düşünün.Mantıksız mı?Bence de öyleJ
Ayakkabı ona özen gösterilirse uzun sureli olabilir; Sağ tarafı patlamış bir ayakkbının diğer kısmını giyerek devam edebilir misiniz yola?Yarı yolda kalmamak için kendinize verdiğiniz değeri eşinize de vermek önemlidir.
Ayakkabılar tamirle daha uzun dayanabilir;Hepimizin arızaları vardır.Ufak müdahaleler uzun sure dayanıklı kılar ayakkabıları.İnsan da sevgiyi ve muhabbeti..
Ayaklar bazen şişer ve ayakkabılar dar gelir; Ya ayakta çok kalmışsınızdır ya da uzun süren yolculuklar yapmışsınızdır. İnsandaki şişlik de egodur,çatışmadır,çözülmeye yanaşılmayan sorunlardır.
Yani demem o ki;Evlilik bir ayakkabının çifti olmak kadar güzeldir,korumasını bilene.
H Ü Z Ü N Hüzün… artık...Hüzün zaman zaman deli dalgalarla gelir, Gönlümün kıyısına vurur… Aşılmaz kayalar gibi ruhum… Suskun… Yorgun… Öylece masum… Hüzün… Her yanım hüzün! Kalbim volkan patlamalarının ardından kalan kızgın ve kor küllerin yeri şimdi. Ömrüm nihayetin eşiğinde bunu bil ey hüzün. Gelme! gelme üstüme artık… Aciz bedenim ayrılsa da bu alemden, geride ufak bir parıltı kalsın, bırak! O parıltı yarin gözlerinde kalan ışıltı olsun… yine bir hüzün ertesinde yazılmış bir şiir... Ha unutmadan! Ey şiir! sen de her dem kalbime hicranlar verip durdun! Ne inşirah sebebi oldun bana, ne bir ferahlık Sen de bırak artık beni, bırak ki kalemimden kan damlamasın işte o an kendini sobele
Hani bazen aklın-yüreğin yelken açar ya senden?..
halkı müslüman aşağılananda müslüman !Halkı müslüman, aşağılanan da müslüman
Hâlâ dinç ve heyecanlı. Yaklaşık yarım asırdır süren bir mücadelenin adı Şule Yüksel Şenler… İşte son açıklamaları ve süper bir röportaj... Vakit Haber Müdürü Muharrem Coşkun'un Röportajı Hâlâ dinç ve heyecanlı Yaklaşık yarım asırdır süren bir mücadelenin adı Şule Yüksel Şenler… Türkiye’de din görevlilerinin eşlerinin dahi saçlarının bir kısmı gözükecek şekilde çene altı başörtüsü taktığı günlerde oluşturduğu yeni tarzla milyonlarca kızı etkiledi. Modern bir ailede başörtüsü takmaya karar verince önce ailesi, sonra çevresinin psikolojik baskısına maruz kaldı. Tesettüre girmekle kalmadı, hem yeni bir tarz, hem de tesettürü anlatacak konferanslara başladı. Gittiği her yerde büyük coşkuyla karşılandı ve kısa sürede genç kızlar ve kadınlar başlarını onun gibi kapatmaya başladılar. Konuştuklarını bizzat yaşayınca etkisi de fazla oldu. Kısa sürede “Şulebaş” denen bir örtünme tarzı oluştu. Gazetelerde yazdığı yazı ve konuşmalarından dolayı hakkında onlarca dava açıldı. Bir yazısından dolayı 9 ay hapis yattı. Bazı kitapları filmlere aktarıldı. Şule Yüksel Şenler, bugün 70 yaşına merdiven dayamış durumda. Normalde demeç vermeme kararı almıştı. Ancak bir gazete, hakkında tam sayfa yayınladığı kendisiyle ilgili yazısında bazı yalan yanlış bilgilere yer verince dayanamadı. Şenler bu yanlışları düzeltmek için Vakit’i seçti ve Sohbet Vakti’ne konuştu. Hemen belirteyim, Şule Yüksel Şenler, hâlâ çok heyecanlı, hayat dolu ve en önemlisi de 40 yıl önce yaşadığı olayları tarih ve saatiyle anlatacak kadar da aklı sağlam. Sözü daha fazla uzatmadan sizleri yarım asra ışık tutacak sohbetle baş başa bırakmak istiyorum. Şule hanım, isterseniz sizi çok kızdıran ve bu söyleşiye bir anlamda vesile olan sizin, “yalan yanlış” dediğiniz bir gazetedeki iddialarla başlayalım. Birkaç örnek verir misiniz? Hangi iddialar yanlıştı? En başta benim abi baskısıyla örtündüğümü yazmışlar. Bu tamamen yanlış. “Ağabey baskısı” diyor. Ağabey baskısı değil, ağabey tavsiyesi vardı. O zaman risale derslerine gittim. Orada da “örtünün” dediler. Ben “Şimdi örtünemem, imanım kuvvetlendikçe kendim örtünmek istiyorum” dedim. Zaten hoşuma gidiyordu. Başka? Mesela “aşık olduğu erkekle 4 yıl flört etti” yazmışlar. Asla böyle bir şey yok. Hiç aşık oldunuz mu? Evet oldum. Çocukluk aşkı bunlar, on dört yaşındaydım. Hiç buluşmadım ve hiç görüşmedim. Sadece mektupla platonik bir aşktı. 2 evlilik geçirdiniz, evlendiğiniz kişiyle flört ettiniz mi? Hayır etmedim. Ve en önemlisi beni derinden yaralayan mesele, alzheimer hastası olduğumu iddia etmişler. Çok şükür böyle bir şey yok. Ben bir ara geçici bir hafıza kaybı yaşadım, bakın dikkatinizi çekerim, geçici bir hafıza kaybı diyorum. 7 ay psikoterapi gördüm, böyle bir dönem geçirdim. Yine “Babası Hasan Tahsin ağır psikolojik hastaydı” diyor, oysa psikolojik hasta değildi, yaşının verdiği şeyden erken bunama denilen bir durumu vardı. Hafızasını kaybetmişti, bazen ara sıra geldiği oluyordu. Anneniz başörtülü müydü? Annem aksine, başörtülü değildi, çok modern (!) bir hanımdı. Şapkalı, makyajlı... Annenizin hiç fotoğrafı var mı? Var ama veremem, çünkü kendisi bir müddet sonra tesettüre girdi. Peki anneniz neden örtündü? Annem bizden etkilendi ve aynı şekilde o da Risale-i Nur derslerine devam etti. Ben o sıralarda Adalet Partisi (AP) Edebiyat ve Gençlik Kolları başkanıydım, AP mitinglerine katıldığım falan da oldu. Annem de Bakırköy Kadın Kolları üyesiydi, yani orada idare heyetindeydi. Biz önceden de fikren Demokrat Parti (DP)’liydik. Menderes’e hayrandık. Bütün partiyle ilgiliydik. Çok değişik bir aile yapımız vardı zaten. Bütün siyasi olayları tartışırdık ve aramızda hamdolsun ciddi bir ayrılık çıkmazdı. ABİM NAMAZ KILIYOR DİYE BİZ BASKI YAPARDIK Ama bu başörtüsü meselesinde ciddi bir ayrılık çıkmış? Ee.. Aile modern (!) bir hayat içinde yaşıyordu. Abim lise yıllarında Risale-i Nur’la tanışıyor. Tabii o zaman yasaktı risaleler. Baskınlar yapılıyordu, kütüphaneler aranıyor, kitaplar alınıyor ve gazetelerde bu olay “Nurcular basıldı” şeklinde yer alıyordu. Ağabeyiniz annenize ve size “başörtüsü takmalısınız” dedi mi? Abim yalvararak söylerdi. “N’olur anneciğim, o mübarek saçlarını ört” der ve telkinlerde bulunurdu. Ama sizdeki dönüşüm müthiş olmuş..? Tabiî ki onun vesilesiyle oldu, Risale-i Nur toplantılarına o gönderdi. Toplantılara katıldım ve ben devam ettikçe kendimde günden güne değişiklikler gördüm. Hakikatleri dinlemezdik, yani “ağabey herkes aya giderken biz yaya mı kalacağız” derdik. Böyle çıkışlarla ağabeyimi rencide eder, üzerdik. Böyle bir müddet geçti ve abim evi terk etti neticede. Arkadaşlarıyla ev tuttular ve tahsili bıraktı. Ağabeyimin ayrılışından sonra, bende büyük bir üzüntü oldu. Abim ayrılırken, “Allah size hidayet versin, Allah size yardım etsin” deyip ağlaya ağlaya uzaklaştı. Ve o an bana olanlar oldu, ruhumda bir deprem oldu ve bir uyanış... Ve bir müddet sonra Kadın gazetesinde “Duyuşlar ve Gülüşler” sunuşunda bir hafta kız kardeşim, bir hafta ben olmak üzere görüşlerimizi, duyuşlarımızı belli eden köşe yazıları hazırlıyorduk. Ağabeyimin içime tohum ettiği o fikirler yeşeriyor ve kalemime yansıyordu. Kimse inanmıyordu bu fikirlerin açık başlı bir hanımdan çıktığına. Bu arada sizin tahsiliniz neydi? İlkokuldan sonra iki yıl ortaokula devam ettim. Ama düşünün, açık bir aile ama babam beni gündüzleri okula götürüyor, çıkarken ise annem gelip alıyordu. Yani bugünün ailelerinde görmediğimiz bir uygulamaydı bu. Ben o kadar memnun olurdum ki bundan. Babam o sıralar yeni bir iş almış ve annem de kalp hastasıydı. Annem o sıralarda kalp krizi geçirmiş ve aylarca yatağa mahkum olmuştu. Çareyi beni okuldan almakta buldular. Ben yalvarıyorum “şununla giderim, bununla giderim” diye. Ama annem, “asla seni böyle bir cemiyette okula göndermem” dedi. Annemin hastalığı geçtikten sonra da tabii bir iki yıl geçti. “Artık benim yaşıtlarım bir üst sınıfta olacak” dedim ve reddettim. HÜRRİYET’İN YALANLARI BENİ ÜZDÜ Hürriyet Gazetesi’nde kendisiyle ilgili çıkan iddiaları net ifadelerle yalanlayan Şenler, “En başta; benim abi baskısıyla örtündüğümü yazmışlar. Bu tamamen yanlış, aksine modern (!) bir aileydik ve namaz kılıyor diye ailece biz abime baskı yapıyor, dalga geçiyorduk. Mesela ‘4 yıl flört etti’ diye yazmışlar. Asla böyle bir şey yok. Ve en önemlisi, beni derinden yaralayan delirdiğimi iddia etmişler. Çok şükür böyle bir şey yok” diyor. ŞULEBAŞ YAKIŞTIRMASI NASIL ORTAYA ÇIKTI? Okumadınız ama gazetelerde yazmaya başladınız, dahası konferanslar başlıyor. Neden konferans verme kararı aldınız? İnanılmaz bir direniş ve kuvvetle karşı koyabileceğim bir yola sürüklendiğimi hissettim. Bunu anlatmalıydım, tebliğ etmeliydim. Ve o dönemde ciddi anlamda kitap da yoktu. Bir tek “İslam’da Kadın” kitabı vardı, ben de konferanslarım için ondan faydalandım. Kitapların çoğu dışardan, özellikle Mısır’dan gelirdi. Örtündünüz ama, farklı bir tarzla. Dahası Şulebaş stili çıktı ortaya…? O zamanlar örtünen kişilere “Ayşeler, Fatmalar” deniyordu. Bu isimler o kadar basite indirgenmişti ki, hep hizmetçiler, kapıcı hanımları falan örtünür anlayışı vardı. Bu kompleks içerisindeki genç kızlar ve hanımlarımız Ayşe ve Fatmalara benzemek istemiyordu. Genç kızlarımız, hanımlar bu kompleksten kurtulsunlar istiyordum. Halkı Müslüman olan ülkede, tesettür, bir annenin çocuğuna dokunulmaz bir tehlike, dokunulmaz bir mevzu görünüyordu. Ben “buna dokunacağım” dedim. Bu aşağılık duygusundan toplumu ben kurtarmalıyım. Aktifim, gazeteciyim, ben bu mevzuyu en iyi şekilde yapabilirim. “Bugüne kadar hep dünyaya çalıştım, bugünden sonra dinim için çalışacağım” dedim. Doğruya, güzele ve dinimin gerekleri neyse hiç çekinmeden değinecektim. Dua ettim Rabbime; “Allah’ım bana bahşet” dedim. Derken Rabbim kapıları açtıkça açtı. İlk İslami yazımı Yeni İstiklal gazetesine münferit bir yazı olarak gönderdim. Fakat Mehmet Şevket Eygi bey bunu görünce baş sayfada “İslam Kadınına Hitap” başlığıyla manşet yapmış. Bir şey daha yapmış Şevket bey. Üç tane çarşaflı Pakistanlı genç kızı, kitapları koltuklarında üniversiteye girerken birisi peçesini açmış kaldırmış, diğerleri de arkasından girerken gösteren resmi kullanmış. Pakistan’da çarşaflarıyla üniversiteye giren genç kızlar olarak altına da yazısını koymuş. Tabii bu benim yazıyla bütünleşince bu resim çok derin manalar içeriyor. Bunun bu şekilde görünmesi beni şaşırttı ama hayra da vesile oldu. Hemen Türk Kadınlar Birliği malum işgüzarlığı ile dava açtı. Ne davası oluyor bu? “Kadını çarşafa sokmak için bir hamle” gerekçesiyle açmışlar. Ama ikinci celsede beraatla neticelendi. Başörtüsü modeli için Ermeni bir terziden model aldığınız da yazıldı. Nedir bu mesele? Dikiş kursu hocamız Ermeni kadındı. Yarısı Ermeni, yarısı Türklerden oluşan kursiyerlerle dokuz aylık bir kurs gördük. Ama benim başörtü modelimle hiç alakası yok. 1967’de konferanslara başlayan Şule Yüksel Şenler: Başörtüsünü sevdirmek için işe Samsun’dan başladım Müslüman kadınının tesettürden uzak, kompleksli halini aşmasının önündeki engelleri kaldırmak için mücadeleye başlayan Şule Yüksel Şenler, medyanın “Şulebaş” olarak dillendirdiği başörtüsü bağlama şekli ile ilgili olarak “Ben bunu bir geçiş döneminde başörtüsünü sevdirmek için yaptım. Ancak bugün gelinen noktada tesettürün içi boşaltılmış” sözleriyle, değerlerinden çok şey kaybeden topluma dikkat çekiyor. Peki tasarım nereden aklınıza geldi? O dönemde modern bir ailede yetiştiğim için sinemaya da giderdim. Audrey Hepburn adlı bir aktör vardı.Türban takardı. Hoşuma giderdi ama tabii önden açık, yarım bağlıydı. Biz bunu boynu da kapatacak şekilde aldık. Saçı göstermeden yine boyun kapalı arkadan bağladık. Daha sonra buna “sıkma baş” dendi. İlk önce böyle oldu. Sonra yoğun şekilde konferanslar başlıyor. İlk konferansınız nerede oldu? İlk olarak 1967’de Samsun’dan başladım. İmam Hatip öğretmeni Ali Acar bey, arkadaşlarına, “Hanımlarımızı tesettüre ikna edemiyoruz. En azından gelsin de hanımlarımız bir genç hanımı görerek kompleksten kurtulurlar” demiş. Samsun’dan başlamanızın bir manası var mı? Hayır. Ama bu benim ilk konferansım olmasına rağmen, salon katılımcıları almamış, sokaklar caddeler meydanlar dolmuştu. Organizeyi kim yapıyordu? Ben konferansa çıkmadım. Davet alıyordum. Yani bugünün sıkma başını siz yapmışsınız? Onların tabiriyle sıkma baş efendim. Bundan sonra başlıyor ve buna “Şulebaş” deniyor değil mi? Ama biz koymadık “Şulebaş”ı, medya koyuyor. Öyle bir şey ki, bu tarz hâlâ devam ediyor. Şimdi örtünüzü Şulebaş şeklinde takmıyorsunuz. Neden? Aşağı yukarı 40 yaşından sonra hep dua ettim; “Allah’ım bir daha Şulebaşı getirme” diye. Neden? Ben bunu bir geçiş döneminde başörtüsünü sevdirmek için yaptım. Tesettürü sevdirerek, kabullendirmek için yaptım. Gerçi daha sonra, büyük örtüler bol pardösüler yaygınlaştı ve bu çok güzeldi. ŞİMDİ TESETTÜRÜN İÇİ BOŞALTILDI Ama şimdi artık bol giyinen genç kıza rastlamak zor. Bugünkü tarzı nasıl değerlendiriyorsunuz? Çok kötü bir gidişat var. Peygamberimizin bir sözü var; “Çıplak giyinikler” diye. Bugünkü kıyafetleri görünce aldığım yarayı anlatamıyorum. Duyduğum o acıyı anlatamam. O zaman belki pardösümüz o kadar uzun değildi, çünkü o zaman katiyen bırakmazlardı. Kim müdahale ediyordu? Toplumdan soyutlanıyordunuz. Mesela bir kalın çorap dediğimiz çorapları ancak yaşlı bayanlar giyiyorlardı. Müslüman hanımlar bile incecik çorapları giyiyorlardı. Bugün ciddi bir tartışma yaşanıyor. Hükümetin hazırladığı tasarıyı biliyorsunuz. Sizce bu yeterli mi? Bunu bir kere her şeyden önce kızlarımız için bir zul addediyorum. Tek tip kıyafete mecbur ediliyoruz. Demokrasi varsa ve eğer laiklik dinsizlik değilse; bu yapılan, kızları aşağılamaktır. Bir de ‘Sadece üniversitede serbest olsun’ diyorlar. Üniversiteyi bitirince ne olacak? Biz bunu hak etmiyoruz. Madem ki başını örtecek, ‘şöyle veya böyle ört’ demek nasıl bir anlayıştır? ‘Yüzü tanınacak bir şekilde girebilir’ demek yeterlidir. Hakkınızda çok sayıda dava açıldığını biliyoruz. Bir de mahkum olup hapis yattığınız dava var. Nedir o? Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a hakaret gerekçesiyle 9 ay hapis yattım. Papa 6. Paul’ün Türkiye’yi ziyaretiyle ilgili “Ağlayın ey kardeşlerim ağlayın” başlıklı yazımdan dolayı. Önce Demirel’e gidiyorlar, “Şule Yüksel size böyle böyle bir yazı yazmış efendim, davacı mısınız?” diyorlar. “Hayır, doğru yazmış kız, okudum” diyor. Cevdet Sunay’a soruyorlar. Cevdet Sunay “Davacıyım, mahkum edin” diyor. Ve Şule Yüksel mahkum oluyor.13 ay 10 gün. MÜSLÜMANLAR REHAVETE KAPILMAMALI Aradan geçen 40 yılda değişen ne var Türkiye’de? Umumi olarak değerlerinden çok şeyler kaybetmiş bir toplum içindeyiz. Bunun yanı sıra şuurlu, bilinçli İslami kesim en üst makamlara kadar çıktı. Yani İslam’ın yükselişi diyebileceğimiz bir döneme geldik. Benim hayal bile edemeyeceğim bir döneme geldik. Tabii ki imanla küfrün çarpışması kıyamete kadar devam edecek. Pişman olduğunuz bir şey var mı? Evet. Şulebaş mesela. Ne yapmalıydınız? O günkü durumumdan dolayı öyle bir pişmanlık duymuyorum. Sadece bu günlere gelip de, o kıyafetin bu derece dejenere edilmesi, bu derece basite indirgenmesi beni üzüyor. Milli Görüş’le aranız nasıldı? İlk zamanlar kalben desteklediğim halde parti için bir çalışmada bulunmadım. ‘Milli Görüş’te Hanımların Yeri’ ismiyle bir konferans verdim. Milli Selamet Partisi (MSP)’nden istifa eden 13 Nurcu kardeşe, verdim veriştirdim. Sudan sebeplerden istifa etmişler. Mesela Erbakan’ın hanımı rahmetli Hatice hanımı ilk defa kürsüye çıkaran ben oldum. DARBENİN BİR BÖLÜMÜ BİZİM EVİN ÜSTÜNDE PLANLANDI Peki yeni bir proje ya da kitap var mı düşündüğünüz? O kadar çok projelerim var ki. Aşkımdan, şevkimden zerre kadar bir şey kaybetmedim. Neler yapmak istiyorum neler. Bir dizi var şimdi; “Hatırla Sevgili”. Orada Menderes’le ilgili güzel bir mevzuyu ele almışlar, ama biz Menderes’in canlı şahitleriyiz, hatta içinde olduk. Bazı sırlara da vakıf olduk. Nasıl sırlar mesela? Menderes’in sesinden radyoda, “En ufak şüphelendiğiniz bir durum varsa orduevinde Fahri Özdilek’e bildiriniz” diyorlardı. Meğer kedinin boynuna ciğer asıyormuşuz. İhtilal hazırlığının bir bölümü bizim oturduğumuz apartmanın üstünde oluşturuldu. Evimizin çatı katında gençler oturuyordu, bir şey için çıkmıştım yukarıya, orada bir kağıt gördüm, yazılı adamın ismini söylüyor. Adamın ismi diyelim ki Kenan. “Kenan biz teksirleri yaptık arkadaşlara dağıtmak üzere”… “İşte şu kadarını aldık, geri kalanını da sen git matbaadan al”. Nerelere dağıtılacaksa oraları da söylüyor, hangi paşayla irtibat kurulacaksa onları da yazıyor. Biz hemen annemle yine haber verelim dedik. Telefon ettik, dediler ki “Hemen buraya gelebilir misiniz?” “Belgeyi de unutmayın” dediler. Orduevinde bizi Mehmet Özgüneş karşıladı. Senatör oldu ihtilalden sonra. Hiç unutmuyorum, şahane bir orduevinde mesela yaldızlı masalar falan sandalyeler, tabaklar... Elleri titriyor, “Nerede belge? Sakın ondan kimseye bahsetmeyin” dedi. Biz, “Olur mu efendim, sizden kimseye bahseder miyiz?” dedik. Tabii ihtilali duyunca anlatamam, bizim sarsıntımızı. En büyük şoku ihtilalcilerin isimleri okunurken yaşadık. Fahri Özdilek ve Mehmet Özgüneş liste başıydı. Bir şey daha vardı, bakın bunu ilk defa size anlatıyorum; Dayım Ankara’da askeri hakimdi. İhtilalden sonra Yassıada Mahkemeleri başlayınca, dayım Ankara’dan geldi. Oturduk falan. Annem “hayırdır Ragıp” dedi. Dayım, “Vazifeli geldim, görevim örtülü ödenek durumunu araştırmak” dedi. Dönüş günü ayrılırken, annem, “Ragıp, samimi söyle, Allah için konuş. Ne buldun, bir şey buldun mu Menderes’le ilgili?” dedi. Dayım da, “Abla bak benim hayatımı, fikriyatımı, inancımı, karakter yapımı biliyorsun. Menderes’i de sevmem. Ama bak bu boş defteri böyle getirdim, aynen böyle boş olarak teslim edeceğim” dedi. “Bu adamın ipini ben çekmek isterim, her zaman böyle dediğim halde, bu adamın hiçbir şeyini bulamadım. Bu dosya tertemiz. Ama dikkat edin, ben bunu böyle teslim ediyorum, ama bunun içine ne doldurulur, yarın önümüze ne çıkar bilmiyorum. Siz şurasını bilin ki hiçbir pürüz yok” dedi. Ardından mahkemede Salim Başol duruşmada, örtülü ödenek duruşmasında, yok ayakkabı tamiri, yok cımbız diyerek akla gelmeyecek şeyler saydı. Bunları tekrar tekrar söylerken salondakiler kahkaha atıyordu. Gemilerle götürdükleri vatandaşların huzurunda yaptılar mahkemeyi. Radyodan da naklen veriyorlardı. Demet Tezcan: Kitabım yanlış haberlere konu ediliyor Şule Yüksel Şenler’in yakın tarihe ışık tutacak mücadelesini kaleme alarak kitaplaştıran gazeteci Demet Tezcan da, kitabında yer almadığı halde, kitabının kullanılarak yanlış bilgiler verilmesine tepkili. Tezcan, “Tamamen davaya hizmet ve bir çığır öyküsünü anlatan kitabım yalan yanlış haberlere konu ediliyor. Bu hem Şule hanımı hem de beni üzüyor. Hatta kitabımda olmayan şeylerin kitabım kaynak gösterilerek yazılmasını iyi niyetli bulmuyorum” diyor. Demet Tezcan’ın, “Bir Çığır Öyküsü Şule Yüksel Şenler” kitabı geçtiğimiz aylarda Timaş Yayınları’ndan çıkmıştı. __________________ tesettürde dikkat edilecek hususlar
sadece başörtüsü takmak tesettür sayılabilirmi ?
|
|||||||||||||||||||||
|
|