FURGANHUSEYN's profileإلفرقآن.PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    May 28

    KADINLA İMTAHAN

    avatar_1120386467_1_Arkamda bıraktığım en ciddi imtiham konusu, erkeklerin kadınlarla sınanmasıdır." 9abrxy
    (el-Lü'lü', III, 235, Hadis nu. 1744)

    mailguldonen4tx

    Allah, beşeriyetin temelini erkek-dişi beraberliği ile atmış ve Kıyamet'e kadar da bu İlâhi kanun, geçerliliğini koruyacaktır. Bu sebeple erkek ve kadın birbirlerine karşı ilgi ve ihtiyaç duyma fıtratında yaratılmıştır. Bu, yaratılıştan kaynaklanan meyil ve alâka olmasaydı, belki de zürrüyetin devamı mümkün olmazdı. Olsa bile bereketsiz olurdu. Dolayısıla erkek ve kadın arasındaki beraberlik arzusu normaldir. Ancak, bu beraberlik hukuki çerçeve içerisinde olmazsa; kadın ve çocuklar aleyhine bir durum ortaya çıkar. Cemiyet çok büyük bir tehlikeye maruz kalır. Şu halde hukuksuz yani nikâhsız beraberliklerden en çok kaçınması gerekenlerin kadınlar olması; aklın ve mantığın gereğidir.

    Hukuk dışı ve sorumsuz erkek-kadın beraberliğini engellemek için İslam; bir takım tedbir, çare ve çözümler sunar. Bunlardan; kadının tesettürlenmesi ve câzibedar kıyafet ve davranışlardan uzak durması başta gelir. Okulda, işyerinde ve her nerede olursa olsun ihtilat (birlikte bulunmak) yasaklanır. Adı ne olursa olsun ve ne adına yapılırsa yapılsın ve isterse masum görünüşlü olsun; nikâhsız erkek-kız (kadın) arkadaşlığı zinaya götürücü bir hareket olarak telakki edilir ve yasaklanır.

    Erkeklerin kadınlarla imtihanı; Peygamber Efendimiz'in işaret buyurduklarından 1400 küsûr sene sonra, çok boyutlu bir hâl almıştır. İşin en dikat çeken ciheti; kadınların eşitlik, özgürlük ve ekonomik bağımsızlık adına; erkeklerin karşısına cinsel tahrik unsuru olarak çıkarılmalarıdır. Ne yazık ki, çok bariz olan bu istismara karşı çıkması tabiî olan kadınlar, suskun kalmaktadırlar. Geri kalmış ülke insanlarını; tüksek sesle sindirmek ve sloganlarla sömürmek âdettendir. Ülkemizde yapılan da tam budur. Mevcud sisteme göre erkek, kadının dişiliğini öne çıkarmasından, kadın da erkeğin bu dişilik cazibesine meftûniyetinden memnun iseler, ortada davacı olmadığına göre yapılacak tek şey vardır. O da; bu hâlin yaygınlaştırılmasıdır. Ahlâk bozulmuş, aile yuvaları sarsılmış, toplum iflâsın eşiğine gelmiş kimin umurunda..

    İmtihan bütün şiddetiyle devam ediyor.





    YOLLARIN EN GÜZELİ

    Peygamberimizden Yol Haritası

    Prof. Dr. Osman Öztürk

    DUDAĞIMIZDAN TAŞAN DERYALAR

    y1pX7f-C-p4igJ23r0kZmG7Lae88CoqSK10w7nwnWVf94r3SgZsa7-sF5wfOln0gPmxeATcVq4jyxQ 
    Onları kolayca yapıştırırız dudağımıza; dilimizden kolayca çıkıverirler. Ama ne söylerler, ne fısıldarlar yüreğimize. Bir kez daha düşünmeye değmez mi?

    Sübhanallah

    “Sübhanallah” sözü, dudağına değer değmez, kendi varlığının titrekliğini hissettirir sana. Rabbini, kusurdan, noksandan, zulümden uzak görürken, kendi kusurlarını, kendi noksanlarını, kendi karanlık yanlarını görmeye başlarsın. Bütün hatlarınla varlık iddiasından geri çeker seni “Sübhanallah!” Hatırlatır ki, varlığın senin elinde değil; asla senin elinde olmadı. Yokken varlığına dair bir fikrin yoktu. Var olma isteğin de yoktu. Rabbine uzaklığının nişanesidir “Sübhanallah!” Uzaklıkların en uzağı ise yokluktur; hiçliktir. Yok olan uzaktır; öylesine uzaktır ki, uzak sözcüğü bile yetmez uzaklığını ölçmeye... Şimdi bir düşün. Olsan da olmasan da birdi dünya; senin yokluğun bir şeyi eksik etmeyecekti yeryüzünden. Sen olmadığında kimse yokluğunu farketmeyecekti. Ama şimdi varsın; yokluğun dipsiz kuyusundan çıkarıldın. Rabbinin dilemesiyle var edildin. Rabbin seni var etmeyi diledi; ellerin yokken elinden tuttu, yüzün yokken yüzüne baktı. İyi bil ki, en büyük sürprizdir varlığın; seni var-yok arası bir titreklikten çıkaran Rabbine minnettarlığının en doğru ifadesidir Sübhanallah.

    Elhamdülillah

    Var-yok arası bir titreklikten varlığa eriştirildin. Varoluşa muhatap kılındın. Sonsuz uzak olduğun Rabbin, şimdi sana sonsuz yakınlığını anlatıyor. Sen kendi varlığından bile haberdar değilken, senin varlığına varlıkların en güzelini lûtfediyor, sana hayat bahşediyor. Sana hücre hücre dokunuyor kudret ve rahmetiyle. Senin dokunabileceğin yerlerden daha fazlasıyla dokunuyor sana. Dokunmak için kullandığın parmak uçlarının her noktasına her an dokunuyor. Kendini sevmeye ayırdığın duygularının her kıpırtısını rahmetinin avuçlarında tutuyor. Hayat ki, varlığın ışığıdır. Teninde güneşler açar hayatta olduğun için. Gözlerine kâinatlar doluşur ihya edildiğin için. Yüzün nice sevgilerin denizine akar ve birikir hayatta olduğun için. Yakınların en yakını hayattır; ihyadır. Öylesine yakın bir yakınlıktır ki hayat, bütün yakınlıkların aslı, esasıdır; bütün dokunuşların mayası ve kıvamıdır. Rabbinin tecellisi nabzında, kalbinin her kıpırtısında geziniyor şimdi. Sana şah damarından da yakın olduğunu söyleyen Rabbin, kendi varlığının diplerine senden daha yakındır. Hamd, bu yakınlığın ifadesidir dilinde. Nice şekerleri şeker eyleyen sırdır hamd; balları bal eyleyen iksirdir “elhamdülillah!”

    Allahüekber

    Senin sonsuz uzak olduğun Rabbinin sana sonsuz yakın olmasıdır büyüklük. Büyüklük, sana hiç minneti olmayanın seni sonsuz minnettarlıkla nazlamasıdır. Büyüklük, sana hiç muhtaç olmayan Rabbinin senin her ihtiyacını senden önce, senin bildiğinden daha fazlasıyla, senin dilediğinden çok daha incelikle karşılamasıdır. Allahüekber, tesbih ile hamdin ortasıdır; cemâl ve kemâlin kıvamıdır. Tekbir, sonsuz kudret sahibinin sen acize sonsuz rahmetiyle incelikle muhatap oluşunu taşır dudağına. Allah, senin O’na sonsuz uzaklığına rağmen, O’nun sana sonsuz yakın olmasıyle “ekber”dir, büyüktür. Allah’ın büyüklüğü, her şeyi dilediği gibi helâk edecek sonsuz bir celâl sahibi olduğu halde, sana şahdamarından bile yakın olarak, diline taşıyamadığın en ince sızılarını, aklına getiremediğin en mahrem arzularını cemâliyle görüp gözetmesidir.

    Maşaalllah

    Sahip oldukların ile arandaki bağ nedir. Seni elindekilere bağlayan ne olabilir? Elindekiler ne kadar elinde kalır, biliyor musun? Elindekiler elinde kalsa bile, sen ne kadar elinde tutabilirsin, hesap ediyor musun? “Benim” dediğin şey, şimdilik yanında olandır. Çocuğun, eşin, annen ve baban şimdilik yanındadır; kalbinin her daim aktığı, sevgilerinin her gün dokunduğu o yüzler ayrılığa ayarlıdır. Sevdalarının hepsi bir vedayı büyütmektedir. Bir gün ya sen onlara veda edeceksin, ya onlar sırayla sana veda edecekler. Şimdi ve burada, bir arada olmanız, ancak Rabbinin dilemesidir. Rabbinin sahip olduklarını senin yanında tutmayı dilemesidir zenginliğinin nedeni. O sana sonsuzluk vaad etmeseydi, sonunda sonsuzluğun olduğu bir son sözü vermeseydi, şimdiden aranızdaki sevgiler, muhabbetler yokluğa savrulacaktı. Sahip olduğun her şey hiçliğin rüzgârlarında savrulup anlamını kaybedecekti. Sen sen ol, hiçbir şey için “bu benimdir” deme; de ki, “sadece yanımdadır.” De ki, “onu yanımda tutan Rabbimin dilemesidir.” De ki, “Maşaallah!” Ne nazar boncuklarının sahte efsununa güven, ne de dillerden içeriksiz çıkan “tü, tü, tü...”lere kan. De ki, “Allah’ın dilediği oldu. Allah’ın dilediğidir olan.”

    Senai DEMİRCİ

    _________________
     
    y1pX7f-C-p4igIpDPmTtAZpsb9rdei2GFj_gcuJ573BWsPHrgPBs-A2t5s0LSBOMNxTp9bvtwdLkjQ
    May 26

    dar sokaklar

    Dar bir sokağa giriverdiğiniz, dar bir sokağın hikâyesine kulak verdiğiniz oldu mu hiç? Eskimiş yıpranmışlıkları, mağrur, içine kapanık duruşu dar bir sokağın, neler anlatır? Sahi, içine kapanık mıdır dar bir sokak? Yoksa, attığınız her adımda dalga dalga genişleyen, gönlünüze işleyen bir yanına mı şahit olursunuz? Dar bir sokağın gönlü vardır çünkü, kırılganlığı; tümsekleri ve dikenleri. Kanayan ve kanatan bir yanı vardır dar bir sokağın.

    Asfalt döşeli, geniş bir yoldan, atıveriyorsun kendini Safranbolu’nun taş döşeli dar bir sokağına. İz bırakabileceğin, yılların izlerini okuyabileceğin bir sokak burası. Yalın ayak, yalın gönül giriverdiğinde, sırlarını önüne seriverecekmiş, dünya kadar büyüyecekmiş hissini veren bir sokak.

    Bir atın nal sesleri, “sütçüüü!” diye bir sesleniş sonra. Kapılardan uzatılan tencereler, selamlaşmalar. Birbirlerini uzun zamandan sonra ilk defa görüyormuşçasına hasretle, sıcacık selamlaşmalar. Bir evden başka bir eve değen, aks-i sedalarla çoğala çoğala dünyayı saran selamlar.

    Çocuk, komşu çocuğa iki üç adım uzak; hanım, komşu hanıma. Cami hemen köşeyi dönünce. Gözünü yumuverse ayakları şaşırmadan camiye ulaşacak ihtiyarlar, şimdi de bastonlarına belletiyorlar cami yolunu. Namazdan sonra asma altında oturmak, konu komşuyla hoş-beş etmek gerek. Kovaladıkları ne var ki. Zamanın ilerisindeler, zamanı koşturuyorlar peşlerinden.

    Kim bilir, bu sokak da ilerlerde bir yerlerde bekliyordur bizi. Bükülmüş olsa da beli, mağrur bir dirençle. Mağrur olmalı tabii, bir selamla, bir tebessümle genişleyen, büyüyen insan bir yanı var dar sokağın. Ve komşunun bahçesine doğru eğilen, artık o komşunun hakkı olup erik sahibi tarafından asla dokunulmayan dalları var. Komşunun ipine asılan çamaşırlarla rengarenk salınışı bir de. Ve gözü arkada kalmadan komşuya emanet edilen çocukla, insanın insana sarsılmaz bir güveni var dar sokakta.

    Peki, ya geniş sokaklar, numaralı caddeler? İnsanı itiyor, uzaklaştırıyor birbirinden bu caddeler. Hayatın içinden alıp hayatın gerilerine, kuytularına itiyor. Ve kapıyor insanı içine. İnsan uzak, hayat uzak artık. Sonra suni birliktelikler, kabul günleri filan. Belki arkadaşlar, komşular birliktelerdir bu günlerde; fakat hayat yok, tılsım uzak bu günlerden.

    Evet, genişliyor sokaklar. Genişledikçe sokaklarımız, kalbimiz darlaşıyor, sıkışıyor. Yoksa kalbimizdeki darlığı sokakların darlığından biliyor da, ondan mı genişletiyoruz sokakları? Genişletilirken sokaklar, kırpılan, budanan, yitirilen, yola gidenler neler? Bahçe duvarları mı yıkılıyor, engel görülen ağaçlar mı kesiliyor? Ah o ağaçlar, zaten göğü görmemize de engeller! Öyle ya, özgürlük göğü sınırsızca görebilmek, sokaklarda engel tanımaksızın fütursuzca koşabilmek!.. O ağaçlar, hele o dut ağacı engel! Bir de dut silkelemek için konu komşu toplanıp yaygıyı sermiyorlar mı yol üzerine!.. Taşlar da, sokak aralarında oynayan çocuklar da, kapı önlerinde oya ören, fasulye ayıklayan kadınlar da engel!.. Sokakların darlığı engel koşmamıza, kaçmamıza...

    Kendinden kaçıyor aslında insan. Kendi kendini hapsedişinden, kendi kendini kıstırışından kaçıyor. Özgürlüğü gönlünden çıkarıp mekâna hapsedeliden beri böyle. Sanıyorlar ki sokaklar genişledikçe, köşe başları olmadıkça yolunun üzerinde, özgürleşecek... Sokaklarda âşina simalar görmeyince rahatlayacak, kuşatılmışlıktan kurtulacak...

    Artık, birbirlerine darlık vermeyecek kadar uzak insanlar birbirlerinden. Mekânlarımız geniş, sokaklarımız da. Ve Asma Altı gibi uzun uzun isimleri yok sokaklarımızın... 5. Cadde, 9. Cadde... “Sütçüüü!”, “hurdacııı!”, “simitçiiii!” seslenişleri de uzak kulaklarımızdan. Ve camlarımız hiçbir çocuğun yetişemeyeceği, çocuk kavgalarının ulaşamayacağı kadar yüksek. Fakat yüreğimizde hâlâ o darlık. Nedeni belirsiz... mi?!

    Bilemiyorum, hâlâ o taş döşeli dar sokağın insandan insana çoğalan bir yanı var mıdır? Bir sokaktan kaç kere olursa olsun sadece geçivermek, bilmek, anlamak için yetmiyor çünkü. Bir dert dinleyeni olmalı diyorsun, bir delisi, bir maşuğu, tabii bir de aşığı... Yaramaz çocukları bir de; hani şu cam kıranlardan. Beli bükük ihtiyarları sokakla bir yaştan. “Sütçüüü!” diye sesler duyulmalı diyorsun. “Kolay gelsin”ler, “bereket versin”ler... Kabul günleri de neymiş; dostlar birbirine hep makbul olmalı diyorsun. Birlikte pekmez kaynatsın kadınlar ve de oya örsünler. Bilsin Ayşe kadın, o akşam komşusunu yediği yemeği kokusundan ve de tadından...

    Sadece böyle olmalı, böyleymiş diyorsun, kendini asfalt döşeli bir yoldan Safranbolu’nun taş döşeli dar bir sokağına atarken. Ve izler arıyorsun hislerine cevap verecek. Belki buluyorsun, belki dönüp dönüp kendi izlerini takip ettiğini fark ediyorsun. Fakat Safranbolu’nun dar sokaklarının dünyaya açıldığına, dünyayı içine alacak kadar genişlediğine bir kere daha tanıklık ediyorsun. Bir de, asma yaprakları ve ağaç dalları arasından gökyüzünün daha mavi göründüğüne...

    yüreğimi avucuma koydum

    104hk7zy7
    yüeriğimi avucuma koydum
    parmaklarım titriyor...
    Düşünüyorum;
    Yüreğimin sahibi mi,
    Yoksa avuçlarımın sahibi mi daha büyük baskı altında?
    Sahip olmak mı,
    Sahip bulmak mı daha zor?
    Yoksa soru sormak mı?


    Ritmik tıkırtılarını duyuyorum ve akışını hissediyorum içimin...
    Yüregimi koydugumdan beri avucuma titriyor parmaklarım
    Düsünüyorum;
    Söylemek mi zor, yoksa susmak mi?
    Sahip olmak mi,
    Sahip bulmak mi daha zor?
    Yoksa soru sormak mi?
    Teslim olunarak esir alinmak,igneli fici!...
    Al sana cinnet!


    Yüregimi avucuma koydugumdan beri parmaklarim titriyor...
    Korkudan!
    Ben kimim?
    Neden bu cinnete talibim?
    Ve neden avucumda yüregim varken,yüregime avuc aramaktayim?
    Teslim olunarak esir alinmaktan kurtulmak icin,teslim olacagim.
    Esir aramadayim.
    Neden "neden"ler böyle boslukta?...
    igneli ficima kim olur talip?


    Aklimi unutturan titreyisler mi derman?
    Fermannnn!...Hani nerede?
    Cinnet penceresinin camlarina yazilmis!...
    Burnumu dayadigim çam kokusu canimda;
    Esirim yüregimi devreden esirlere!...


    Zangir zangir titriyor parmaklarim;
    Yüregim avuclarda!...
    Düsünüyorum;
    Sahip olmak mi,sahip bulmak mi daha zor?
    Yoksa soru sormak mi?
    Yüregimi avucuma koydugumdan beri parmaklarim titriyor.
    Korkudan!
    Biliyorum, teslim olunarak esir ailnmak igneli fici!


    Düsünüyorum;
    Söylemek mi zor,
    Yoksa susmak mi?
    8509bordsottorosacq3
    May 25

    lağım kanallarına dikkat

     

    EVLERİ BİRER BAR, PAVYON YAPAN...
    İMANLARI SÖNDÜREN...

     
    LAĞIM KANALLARINA DİKKAT...!

    Bu Flashı BURAYA tıklayarak download edebilirsiniz.

    lütfen okuyun ve yoolayın arkadşlarınıza

    0
    0
    Mescid-i Aksa Gerçeği

    EY MÜSLÜMANLAR!
    BİLİN Kİ; İŞGAL EDİLEN TARİHİMİZDİR
    KUTSALIDIR İNSANLIĞIN..

     

    Bu Flashı BURAYA tıklayarak download edebilirsiniz.

    coca colanın reklamı









    YASAKLANANLARIN BAŞLICALARI COCACOLA-FANTA-PEPSİ-YEDİGÜN

    May 24

    sevdanın çaresizliği

     
    Sevdamın çaresizliğidir hasretin
    Ey gül kokulu çaresiz sevdam
    Vur artık yüreğime vuslat hançerini
    Dünüm ,bu günüm yarınım sen iken
    Anlatamam ki yokluğunun çıldırtan çığlıklarını
    Layık değilim, biliyor muhacir yüreğim seni sevmeye
    İnanç avuçları kor gibi yakarken
    Zindanlarıma yokluğunun çığlıklarını bıraktım sevgili teselli diye
    Zerre zerre eriyorken hasretinin çıldırtan çığlıklarında

    AYAKKABI


                                     miscellaneous_151             AYAKKABI

    Mustafa İslamoğlu Arapça’da karı-kocanın zevc ve zevce olarak tanımlandıgını ve bunun da sözlükte ayakkabının diğer eşi gibi anlatıldıgını yazmıştı bir yazısında.Benim de çok sevdiğim bu örnekten yola çıkarsak;

     

    Ayakkabı ayağa uygun olmalı;Ayağınızdan bir numara küçük ayakkabı modeli güzel olsa bile size hayatı zehreder .Aynı şekilde ayağınızdan  bir numara büyük ayakkabı da ayağınızdan sürekli çıkarak ayağınıza hiç de uygun olmadıgını gösterir.

     

    Ayakkabılar ters giyilmez;Eşler kadın ve erkek fıtratı neyi gerektiriyorsa onu yapmalı.

     

    Ayakkabının rahatlığı şıklığından önemlidir; Ayakkabı gün boyu sizi ayakta tutar ve bu yüzden  rahatlık çok önemlidir.Estetik kaygılar her zaman yanıltıcıdır önemli olan sizin kendinizi ayakkbının içinde rahat hissetmeniz

     

    Ayakkabı bir başka eşle değiştirilmez;   Sevdiğiniz bir ayakkbıyı sağ ayağınıza sevdiğiniz diğer bir ayakkabıyı da sol ayağınıza giydiğinizi düşünün.Mantıksız mı?Bence de öyleJ

     

    Ayakkabı ona özen gösterilirse uzun sureli olabilir; Sağ tarafı patlamış bir ayakkbının diğer kısmını giyerek devam edebilir misiniz yola?Yarı yolda kalmamak için kendinize verdiğiniz değeri eşinize de vermek önemlidir.

     

    Ayakkabılar tamirle  daha uzun dayanabilir;Hepimizin arızaları vardır.Ufak müdahaleler uzun sure dayanıklı kılar ayakkabıları.İnsan da sevgiyi ve muhabbeti..

     

     

    Ayaklar bazen şişer ve ayakkabılar dar gelir;  Ya  ayakta çok  kalmışsınızdır ya da uzun süren yolculuklar yapmışsınızdır. İnsandaki şişlik de egodur,çatışmadır,çözülmeye yanaşılmayan sorunlardır.


    Yani demem o ki;Evlilik bir ayakkabının çifti olmak kadar güzeldir,korumasını bilene.

     

    36086im  36086im

    H Ü Z Ü N

                           Hüzün…

    artık...Hüzün zaman zaman deli dalgalarla gelir,
    Gönlümün kıyısına vurur…

    Aşılmaz kayalar gibi ruhum… Suskun… Yorgun…
    Öylece masum…

    Hüzün… Her yanım hüzün!
    Kalbim volkan patlamalarının ardından kalan kızgın ve kor küllerin yeri şimdi.
    Ömrüm nihayetin eşiğinde bunu bil ey hüzün.

    Gelme! gelme üstüme artık…

    Aciz bedenim ayrılsa da bu alemden, geride ufak bir parıltı kalsın, bırak! O parıltı yarin gözlerinde kalan ışıltı olsun…

    yine bir hüzün ertesinde yazılmış bir şiir...

    Ha unutmadan!

    Ey şiir! sen de her dem kalbime hicranlar verip durdun!
    Ne inşirah sebebi oldun bana, ne bir ferahlık

    Sen de bırak artık beni, bırak ki kalemimden kan damlamasın

    işte o an kendini sobele

    dividers853yvtu8

     

    Hani bazen aklın-yüreğin yelken açar ya senden?..

    Sende değilsen, O'nda hiç yoksundur ya hani?..

    Farketmezsin ya hani çoğu kez, tâa uzaklara kaçtıklarını..

    Ordasındır ama yoksundur. Varsındır ama yoksunsundur.

    İşte o an sobele kendini!

    Geri çağır uzaklardan seni.. Seni sana döndür.

    Yoktan var edenin adıyla;

    Lâilaheillâ ente subhânek innî kuntu minezzâlimîn

    Geri çağır kendini!
    ...........................
    ...........................
    ...........................

    Namazdasın şimdi de..

    Vahy sağanağında söyleşmektesin O'nunla, O'ndasın..

    Birden!..

    Âniden bir sapma!..

    Bak aklın-yüreğin kaçıverdi senden!

    Ve düşüş..
    ......

    ......

    ......

    Huzurdan.
    -Ne yapayım..
    -Ne söyleyeyim..
    -Ne giyeyim..
    -Ne olacak?..
    -Ne..
    -Ne..
    -Ne..

    Ne sendesin ne O'nda, başkalardasın..Başkalarlasın!..

    Gurbetlerdesin..

    İşte o an sobele kendini!

    -Allâhuekber de geri çağır seni!

    -Allâhuekber! Bak Seninleyim..

    -Allâhuekber! Bak Sendeyim!
    Çünkü namazdan sana kalan "O'nda olduğun" kadardır..

    -Allâhuekber!

    -Allâhuekber!

    -Allâhuekber!

    -Sendeyim, Seninleyim, Senliyim..

    - Şükür ki ben bendeyim, şükür ki Sana bendeyim

     

    y1pgyP2om97PyKjukGD1tb66A3zGKOtnttLchOOX7LYkDihR65tiTeAASrfsleZs_y_dsvQQYFWNVQ

    halkı müslüman aşağılananda müslüman !

    Halkı müslüman, aşağılanan da müslüman


    Hâlâ dinç ve heyecanlı. Yaklaşık yarım asırdır süren bir mücadelenin adı Şule Yüksel Şenler… İşte son açıklamaları ve süper bir röportaj...


    Vakit Haber Müdürü Muharrem Coşkun'un Röportajı

    Hâlâ dinç ve heyecanlı
    Yaklaşık yarım asırdır süren bir mücadelenin adı Şule Yüksel Şenler… Türkiye’de din görevlilerinin eşlerinin dahi saçlarının bir kısmı gözükecek şekilde çene altı başörtüsü taktığı günlerde oluşturduğu yeni tarzla milyonlarca kızı etkiledi. Modern bir ailede başörtüsü takmaya karar verince önce ailesi, sonra çevresinin psikolojik baskısına maruz kaldı. Tesettüre girmekle kalmadı, hem yeni bir tarz, hem de tesettürü anlatacak konferanslara başladı. Gittiği her yerde büyük coşkuyla karşılandı ve kısa sürede genç kızlar ve kadınlar başlarını onun gibi kapatmaya başladılar. Konuştuklarını bizzat yaşayınca etkisi de fazla oldu. Kısa sürede “Şulebaş” denen bir örtünme tarzı oluştu. Gazetelerde yazdığı yazı ve konuşmalarından dolayı hakkında onlarca dava açıldı. Bir yazısından dolayı 9 ay hapis yattı. Bazı kitapları filmlere aktarıldı.
    Şule Yüksel Şenler, bugün 70 yaşına merdiven dayamış durumda. Normalde demeç vermeme kararı almıştı. Ancak bir gazete, hakkında tam sayfa yayınladığı kendisiyle ilgili yazısında bazı yalan yanlış bilgilere yer verince dayanamadı. Şenler bu yanlışları düzeltmek için Vakit’i seçti ve Sohbet Vakti’ne konuştu. Hemen belirteyim, Şule Yüksel Şenler, hâlâ çok heyecanlı, hayat dolu ve en önemlisi de 40 yıl önce yaşadığı olayları tarih ve saatiyle anlatacak kadar da aklı sağlam. Sözü daha fazla uzatmadan sizleri yarım asra ışık tutacak sohbetle baş başa bırakmak istiyorum.
    Şule hanım, isterseniz sizi çok kızdıran ve bu söyleşiye bir anlamda vesile olan sizin, “yalan yanlış” dediğiniz bir gazetedeki iddialarla başlayalım. Birkaç örnek verir misiniz? Hangi iddialar yanlıştı?
    En başta benim abi baskısıyla örtündüğümü yazmışlar. Bu tamamen yanlış.
    “Ağabey baskısı” diyor. Ağabey baskısı değil, ağabey tavsiyesi vardı. O zaman risale derslerine gittim. Orada da “örtünün” dediler. Ben “Şimdi örtünemem, imanım kuvvetlendikçe kendim örtünmek istiyorum” dedim. Zaten hoşuma gidiyordu.
    Başka?
    Mesela “aşık olduğu erkekle 4 yıl flört etti” yazmışlar. Asla böyle bir şey yok.
    Hiç aşık oldunuz mu?
    Evet oldum. Çocukluk aşkı bunlar, on dört yaşındaydım. Hiç buluşmadım ve hiç görüşmedim. Sadece mektupla platonik bir aşktı.
    2 evlilik geçirdiniz, evlendiğiniz kişiyle flört ettiniz mi?
    Hayır etmedim. Ve en önemlisi beni derinden yaralayan mesele, alzheimer hastası olduğumu iddia etmişler. Çok şükür böyle bir şey yok. Ben bir ara geçici bir hafıza kaybı yaşadım, bakın dikkatinizi çekerim, geçici bir hafıza kaybı diyorum. 7 ay psikoterapi gördüm, böyle bir dönem geçirdim.
    Yine “Babası Hasan Tahsin ağır psikolojik hastaydı” diyor, oysa psikolojik hasta değildi, yaşının verdiği şeyden erken bunama denilen bir durumu vardı. Hafızasını kaybetmişti, bazen ara sıra geldiği oluyordu.
    Anneniz başörtülü müydü?
    Annem aksine, başörtülü değildi, çok modern (!) bir hanımdı. Şapkalı, makyajlı...
    Annenizin hiç fotoğrafı var mı?
    Var ama veremem, çünkü kendisi bir müddet sonra tesettüre girdi.
    Peki anneniz neden örtündü?
    Annem bizden etkilendi ve aynı şekilde o da Risale-i Nur derslerine devam etti. Ben o sıralarda Adalet Partisi (AP) Edebiyat ve Gençlik Kolları başkanıydım, AP mitinglerine katıldığım falan da oldu. Annem de Bakırköy Kadın Kolları üyesiydi, yani orada idare heyetindeydi. Biz önceden de fikren Demokrat Parti (DP)’liydik.
    Menderes’e hayrandık. Bütün partiyle ilgiliydik. Çok değişik bir aile yapımız vardı zaten. Bütün siyasi olayları tartışırdık ve aramızda hamdolsun ciddi bir ayrılık çıkmazdı.
    ABİM NAMAZ KILIYOR DİYE BİZ BASKI YAPARDIK
    Ama bu başörtüsü meselesinde ciddi bir ayrılık çıkmış?
    Ee.. Aile modern (!) bir hayat içinde yaşıyordu. Abim lise yıllarında Risale-i Nur’la tanışıyor. Tabii o zaman yasaktı risaleler. Baskınlar yapılıyordu, kütüphaneler aranıyor, kitaplar alınıyor ve gazetelerde bu olay “Nurcular basıldı” şeklinde yer alıyordu.
    Ağabeyiniz annenize ve size “başörtüsü takmalısınız” dedi mi?
    Abim yalvararak söylerdi. “N’olur anneciğim, o mübarek saçlarını ört” der ve telkinlerde bulunurdu.
    Ama sizdeki dönüşüm müthiş olmuş..?
    Tabiî ki onun vesilesiyle oldu, Risale-i Nur toplantılarına o gönderdi. Toplantılara katıldım ve ben devam ettikçe kendimde günden güne değişiklikler gördüm. Hakikatleri dinlemezdik, yani “ağabey herkes aya giderken biz yaya mı kalacağız” derdik. Böyle çıkışlarla ağabeyimi rencide eder, üzerdik. Böyle bir müddet geçti ve abim evi terk etti neticede. Arkadaşlarıyla ev tuttular ve tahsili bıraktı. Ağabeyimin ayrılışından sonra, bende büyük bir üzüntü oldu. Abim ayrılırken, “Allah size hidayet versin, Allah size yardım etsin” deyip ağlaya ağlaya uzaklaştı. Ve o an bana olanlar oldu, ruhumda bir deprem oldu ve bir uyanış... Ve bir müddet sonra Kadın gazetesinde “Duyuşlar ve Gülüşler” sunuşunda bir hafta kız kardeşim, bir hafta ben olmak üzere görüşlerimizi, duyuşlarımızı belli eden köşe yazıları hazırlıyorduk.
    Ağabeyimin içime tohum ettiği o fikirler yeşeriyor ve kalemime yansıyordu.
    Kimse inanmıyordu bu fikirlerin açık başlı bir hanımdan çıktığına.
    Bu arada sizin tahsiliniz neydi?
    İlkokuldan sonra iki yıl ortaokula devam ettim. Ama düşünün, açık bir aile ama babam beni gündüzleri okula götürüyor, çıkarken ise annem gelip alıyordu. Yani bugünün ailelerinde görmediğimiz bir uygulamaydı bu. Ben o kadar memnun olurdum ki bundan. Babam o sıralar yeni bir iş almış ve annem de kalp hastasıydı. Annem o sıralarda kalp krizi geçirmiş ve aylarca yatağa mahkum olmuştu. Çareyi beni okuldan almakta buldular. Ben yalvarıyorum “şununla giderim, bununla giderim” diye. Ama annem, “asla seni böyle bir cemiyette okula göndermem” dedi. Annemin hastalığı geçtikten sonra da tabii bir iki yıl geçti. “Artık benim yaşıtlarım bir üst sınıfta olacak” dedim ve reddettim.
    HÜRRİYET’İN YALANLARI BENİ ÜZDÜ
    Hürriyet Gazetesi’nde kendisiyle ilgili çıkan iddiaları net ifadelerle yalanlayan Şenler, “En başta; benim abi baskısıyla örtündüğümü yazmışlar. Bu tamamen yanlış, aksine modern (!) bir aileydik ve namaz kılıyor diye ailece biz abime baskı yapıyor, dalga geçiyorduk. Mesela ‘4 yıl flört etti’ diye yazmışlar. Asla böyle bir şey yok. Ve en önemlisi, beni derinden yaralayan delirdiğimi iddia etmişler. Çok şükür böyle bir şey yok” diyor.
    ŞULEBAŞ YAKIŞTIRMASI NASIL ORTAYA ÇIKTI?
    Okumadınız ama gazetelerde yazmaya başladınız, dahası konferanslar başlıyor. Neden konferans verme kararı aldınız?
    İnanılmaz bir direniş ve kuvvetle karşı koyabileceğim bir yola sürüklendiğimi hissettim. Bunu anlatmalıydım, tebliğ etmeliydim. Ve o dönemde ciddi anlamda kitap da yoktu. Bir tek “İslam’da Kadın” kitabı vardı, ben de konferanslarım için ondan faydalandım. Kitapların çoğu dışardan, özellikle Mısır’dan gelirdi.
    Örtündünüz ama, farklı bir tarzla. Dahası Şulebaş stili çıktı ortaya…?
    O zamanlar örtünen kişilere “Ayşeler, Fatmalar” deniyordu. Bu isimler o kadar basite indirgenmişti ki, hep hizmetçiler, kapıcı hanımları falan örtünür anlayışı vardı. Bu kompleks içerisindeki genç kızlar ve hanımlarımız Ayşe ve Fatmalara benzemek istemiyordu. Genç kızlarımız, hanımlar bu kompleksten kurtulsunlar istiyordum. Halkı Müslüman olan ülkede, tesettür, bir annenin çocuğuna dokunulmaz bir tehlike, dokunulmaz bir mevzu görünüyordu. Ben “buna dokunacağım” dedim. Bu aşağılık duygusundan toplumu ben kurtarmalıyım. Aktifim, gazeteciyim, ben bu mevzuyu en iyi şekilde yapabilirim. “Bugüne kadar hep dünyaya çalıştım, bugünden sonra dinim için çalışacağım” dedim. Doğruya, güzele ve dinimin gerekleri neyse hiç çekinmeden değinecektim. Dua ettim Rabbime; “Allah’ım bana bahşet” dedim. Derken Rabbim kapıları açtıkça açtı.
    İlk İslami yazımı Yeni İstiklal gazetesine münferit bir yazı olarak gönderdim. Fakat Mehmet Şevket Eygi bey bunu görünce baş sayfada “İslam Kadınına Hitap” başlığıyla manşet yapmış. Bir şey daha yapmış Şevket bey. Üç tane çarşaflı Pakistanlı genç kızı, kitapları koltuklarında üniversiteye girerken birisi peçesini açmış kaldırmış, diğerleri de arkasından girerken gösteren resmi kullanmış. Pakistan’da çarşaflarıyla üniversiteye giren genç kızlar olarak altına da yazısını koymuş. Tabii bu benim yazıyla bütünleşince bu resim çok derin manalar içeriyor. Bunun bu şekilde görünmesi beni şaşırttı ama hayra da vesile oldu. Hemen Türk Kadınlar Birliği malum işgüzarlığı ile dava açtı.
    Ne davası oluyor bu?
    “Kadını çarşafa sokmak için bir hamle” gerekçesiyle açmışlar. Ama ikinci celsede beraatla neticelendi.
    Başörtüsü modeli için Ermeni bir terziden model aldığınız da yazıldı. Nedir bu mesele?
    Dikiş kursu hocamız Ermeni kadındı. Yarısı Ermeni, yarısı Türklerden oluşan kursiyerlerle dokuz aylık bir kurs gördük. Ama benim başörtü modelimle hiç alakası yok.
    1967’de konferanslara başlayan Şule Yüksel Şenler: Başörtüsünü sevdirmek için işe Samsun’dan başladım
    Müslüman kadınının tesettürden uzak, kompleksli halini aşmasının önündeki engelleri kaldırmak için mücadeleye başlayan Şule Yüksel Şenler, medyanın “Şulebaş” olarak dillendirdiği başörtüsü bağlama şekli ile ilgili olarak “Ben bunu bir geçiş döneminde başörtüsünü sevdirmek için yaptım. Ancak bugün gelinen noktada tesettürün içi boşaltılmış” sözleriyle, değerlerinden çok şey kaybeden topluma dikkat çekiyor.

    Peki tasarım nereden aklınıza geldi?
    O dönemde modern bir ailede yetiştiğim için sinemaya da giderdim. Audrey Hepburn adlı bir aktör vardı.Türban takardı. Hoşuma giderdi ama tabii önden açık, yarım bağlıydı. Biz bunu boynu da kapatacak şekilde aldık. Saçı göstermeden yine boyun kapalı arkadan bağladık. Daha sonra buna “sıkma baş” dendi. İlk önce böyle oldu.
    Sonra yoğun şekilde konferanslar başlıyor. İlk konferansınız nerede oldu?
    İlk olarak 1967’de Samsun’dan başladım. İmam Hatip öğretmeni Ali Acar bey, arkadaşlarına, “Hanımlarımızı tesettüre ikna edemiyoruz. En azından gelsin de hanımlarımız bir genç hanımı görerek kompleksten kurtulurlar” demiş.
    Samsun’dan başlamanızın bir manası var mı?
    Hayır.
    Ama bu benim ilk konferansım olmasına rağmen, salon katılımcıları almamış, sokaklar caddeler meydanlar dolmuştu.
    Organizeyi kim yapıyordu?
    Ben konferansa çıkmadım. Davet alıyordum.
    Yani bugünün sıkma başını siz yapmışsınız?
    Onların tabiriyle sıkma baş efendim.
    Bundan sonra başlıyor ve buna “Şulebaş” deniyor değil mi?
    Ama biz koymadık “Şulebaş”ı, medya koyuyor. Öyle bir şey ki, bu tarz hâlâ devam ediyor.
    Şimdi örtünüzü Şulebaş şeklinde takmıyorsunuz. Neden?
    Aşağı yukarı 40 yaşından sonra hep dua ettim; “Allah’ım bir daha Şulebaşı getirme” diye.
    Neden?
    Ben bunu bir geçiş döneminde başörtüsünü sevdirmek için yaptım. Tesettürü sevdirerek, kabullendirmek için yaptım. Gerçi daha sonra, büyük örtüler bol pardösüler yaygınlaştı ve bu çok güzeldi.
    ŞİMDİ TESETTÜRÜN İÇİ BOŞALTILDI
    Ama şimdi artık bol giyinen genç kıza rastlamak zor. Bugünkü tarzı nasıl değerlendiriyorsunuz?
    Çok kötü bir gidişat var. Peygamberimizin bir sözü var; “Çıplak giyinikler” diye. Bugünkü kıyafetleri görünce aldığım yarayı anlatamıyorum. Duyduğum o acıyı anlatamam.
    O zaman belki pardösümüz o kadar uzun değildi, çünkü o zaman katiyen bırakmazlardı.
    Kim müdahale ediyordu?
    Toplumdan soyutlanıyordunuz. Mesela bir kalın çorap dediğimiz çorapları ancak yaşlı bayanlar giyiyorlardı. Müslüman hanımlar bile incecik çorapları giyiyorlardı.
    Bugün ciddi bir tartışma yaşanıyor. Hükümetin hazırladığı tasarıyı biliyorsunuz. Sizce bu yeterli mi?
    Bunu bir kere her şeyden önce kızlarımız için bir zul addediyorum. Tek tip kıyafete mecbur ediliyoruz. Demokrasi varsa ve eğer laiklik dinsizlik değilse; bu yapılan, kızları aşağılamaktır. Bir de ‘Sadece üniversitede serbest olsun’ diyorlar. Üniversiteyi bitirince ne olacak? Biz bunu hak etmiyoruz. Madem ki başını örtecek, ‘şöyle veya böyle ört’ demek nasıl bir anlayıştır? ‘Yüzü tanınacak bir şekilde girebilir’ demek yeterlidir.
    Hakkınızda çok sayıda dava açıldığını biliyoruz. Bir de mahkum olup hapis yattığınız dava var. Nedir o?
    Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a hakaret gerekçesiyle 9 ay hapis yattım. Papa 6. Paul’ün Türkiye’yi ziyaretiyle ilgili “Ağlayın ey kardeşlerim ağlayın” başlıklı yazımdan dolayı.
    Önce Demirel’e gidiyorlar, “Şule Yüksel size böyle böyle bir yazı yazmış efendim, davacı mısınız?” diyorlar. “Hayır, doğru yazmış kız, okudum” diyor.
    Cevdet Sunay’a soruyorlar. Cevdet Sunay “Davacıyım, mahkum edin” diyor. Ve Şule Yüksel mahkum oluyor.13 ay 10 gün.
    MÜSLÜMANLAR REHAVETE KAPILMAMALI
    Aradan geçen 40 yılda değişen ne var Türkiye’de?
    Umumi olarak değerlerinden çok şeyler kaybetmiş bir toplum içindeyiz. Bunun yanı sıra şuurlu, bilinçli İslami kesim en üst makamlara kadar çıktı. Yani İslam’ın yükselişi diyebileceğimiz bir döneme geldik. Benim hayal bile edemeyeceğim bir döneme geldik. Tabii ki imanla küfrün çarpışması kıyamete kadar devam edecek.
    Pişman olduğunuz bir şey var mı?
    Evet. Şulebaş mesela.
    Ne yapmalıydınız?
    O günkü durumumdan dolayı öyle bir pişmanlık duymuyorum. Sadece bu günlere gelip de, o kıyafetin bu derece dejenere edilmesi, bu derece basite indirgenmesi beni üzüyor.
    Milli Görüş’le aranız nasıldı?
    İlk zamanlar kalben desteklediğim halde parti için bir çalışmada bulunmadım. ‘Milli Görüş’te Hanımların Yeri’ ismiyle bir konferans verdim.
    Milli Selamet Partisi (MSP)’nden istifa eden 13 Nurcu kardeşe, verdim veriştirdim. Sudan sebeplerden istifa etmişler. Mesela Erbakan’ın hanımı rahmetli Hatice hanımı ilk defa kürsüye çıkaran ben oldum.
    DARBENİN BİR BÖLÜMÜ BİZİM EVİN ÜSTÜNDE PLANLANDI
    Peki yeni bir proje ya da kitap var mı düşündüğünüz?
    O kadar çok projelerim var ki. Aşkımdan, şevkimden zerre kadar bir şey kaybetmedim. Neler yapmak istiyorum neler. Bir dizi var şimdi; “Hatırla Sevgili”. Orada Menderes’le ilgili güzel bir mevzuyu ele almışlar, ama biz Menderes’in canlı şahitleriyiz, hatta içinde olduk. Bazı sırlara da vakıf olduk.
    Nasıl sırlar mesela?
    Menderes’in sesinden radyoda, “En ufak şüphelendiğiniz bir durum varsa orduevinde Fahri Özdilek’e bildiriniz” diyorlardı. Meğer kedinin boynuna ciğer asıyormuşuz. İhtilal hazırlığının bir bölümü bizim oturduğumuz apartmanın üstünde oluşturuldu. Evimizin çatı katında gençler oturuyordu, bir şey için çıkmıştım yukarıya, orada bir kağıt gördüm, yazılı adamın ismini söylüyor. Adamın ismi diyelim ki Kenan. “Kenan biz teksirleri yaptık arkadaşlara dağıtmak üzere”… “İşte şu kadarını aldık, geri kalanını da sen git matbaadan al”. Nerelere dağıtılacaksa oraları da söylüyor, hangi paşayla irtibat kurulacaksa onları da yazıyor. Biz hemen annemle yine haber verelim dedik. Telefon ettik, dediler ki “Hemen buraya gelebilir misiniz?” “Belgeyi de unutmayın” dediler. Orduevinde bizi Mehmet Özgüneş karşıladı. Senatör oldu ihtilalden sonra. Hiç unutmuyorum, şahane bir orduevinde mesela yaldızlı masalar falan sandalyeler, tabaklar... Elleri titriyor, “Nerede belge? Sakın ondan kimseye bahsetmeyin” dedi. Biz, “Olur mu efendim, sizden kimseye bahseder miyiz?” dedik. Tabii ihtilali duyunca anlatamam, bizim sarsıntımızı. En büyük şoku ihtilalcilerin isimleri okunurken yaşadık. Fahri Özdilek ve Mehmet Özgüneş liste başıydı. Bir şey daha vardı, bakın bunu ilk defa size anlatıyorum; Dayım Ankara’da askeri hakimdi. İhtilalden sonra Yassıada Mahkemeleri başlayınca, dayım Ankara’dan geldi. Oturduk falan. Annem “hayırdır Ragıp” dedi. Dayım, “Vazifeli geldim, görevim örtülü ödenek durumunu araştırmak” dedi. Dönüş günü ayrılırken, annem, “Ragıp, samimi söyle, Allah için konuş. Ne buldun, bir şey buldun mu Menderes’le ilgili?” dedi. Dayım da, “Abla bak benim hayatımı, fikriyatımı, inancımı, karakter yapımı biliyorsun. Menderes’i de sevmem. Ama bak bu boş defteri böyle getirdim, aynen böyle boş olarak teslim edeceğim” dedi. “Bu adamın ipini ben çekmek isterim, her zaman böyle dediğim halde, bu adamın hiçbir şeyini bulamadım.
    Bu dosya tertemiz. Ama dikkat edin, ben bunu böyle teslim ediyorum, ama bunun içine ne doldurulur, yarın önümüze ne çıkar bilmiyorum. Siz şurasını bilin ki hiçbir pürüz yok” dedi.
    Ardından mahkemede Salim Başol duruşmada, örtülü ödenek duruşmasında, yok ayakkabı tamiri, yok cımbız diyerek akla gelmeyecek şeyler saydı. Bunları tekrar tekrar söylerken salondakiler kahkaha atıyordu. Gemilerle götürdükleri vatandaşların huzurunda yaptılar mahkemeyi. Radyodan da naklen veriyorlardı.
    Demet Tezcan: Kitabım yanlış haberlere konu ediliyor
    Şule Yüksel Şenler’in yakın tarihe ışık tutacak mücadelesini kaleme alarak kitaplaştıran gazeteci Demet Tezcan da, kitabında yer almadığı halde, kitabının kullanılarak yanlış bilgiler verilmesine tepkili. Tezcan, “Tamamen davaya hizmet ve bir çığır öyküsünü anlatan kitabım yalan yanlış haberlere konu ediliyor. Bu hem Şule hanımı hem de beni üzüyor. Hatta kitabımda olmayan şeylerin kitabım kaynak gösterilerek yazılmasını iyi niyetli bulmuyorum” diyor. Demet Tezcan’ın, “Bir Çığır Öyküsü Şule Yüksel Şenler” kitabı geçtiğimiz aylarda Timaş Yayınları’ndan çıkmıştı.
    __________________

    tesettürde dikkat edilecek hususlar

    binlercesalatgllercesellk0

    Sokaklarda bir çok müslüman hanım görüyor ve şaşırıyoruz. Bir çok giyim şeklinin sınırları zorladığına, hatta tesettür emrinin hikmetinin tam aksine, “dikkatleri üzerine çeken bir câzibe sebebi” olduğuna şâhid oluyoruz. Bu hususta yapılan yanlış uygulamaları ve hatalarımızı belli başlı maddeler hâlinde ele alarak, birbirimizi uyarmanın mühim bir vazifemiz olduğunu düşünüyorum

    1- Manto ve Pardesüler:

    Şeffaf, dar, bele doğru daralan, uzun yırtmaçlı, parlak deriden imal edilmiş, çok süslü ve desenli, önü açık veya düğmelenmeyen manto veya pardesüler…

    Örtünmenin amacı, vücut hatlarını belli etmemek ve cazibeyi gizlemek olduğu hâlde bu çeşit pardesü veya mantolar, bu gâyenin dışına çıkmakta ve tesettür emri ihlal edilmektedir.

    2- Etek, gömlek ve tişörtler

    Yukarıdaki âyet ve hadislerin zıddı şekilde “dar, içini gösteren veya vücuda yapışan” tipte etek, gömlek veya tişörtler, özellikle ışık vurunca tesettürü mânasız kılmaktadır. Böylece bütün dikkatleri üzerine toplamaktadır.
      
    Uzun yırtmaçlı etekler, bazen diz kapağına kadar çıkabilmektedir.
      
    Hadislerde “sadece el ve yüz açık kalabilir” buyurulmakta iken; mahremleri dışındakilerin yanında kısa kollu, hatta cezb edici dantelli elbiseler giymek, İslâm’ın rûhuna zıttır.

     3- Pantolon

    Son yıllarda müslüman hanımlar arasında yaygınlaşan pantolon, “erkeğe benzemek” yönüyle, Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- tarafından reddedilmiştir. Bazen yarım pardesü, bazen gömlek veya bluz altına giyilen pantolon, vücut hatlarını belli ederek ve erkek kıyâfeti olması sebebiyle tesettürün ruhunu zedelemektedir. Çocuklarımızı nasıl küçük yaşlardan itibaren namaza alıştırıyorsak, tesettür hassâsiyetine de alıştırmalıyız.

    4- Başörtüsü

    *Aşırı süslü, şeffaf, göz alıcı renkte ve yaldızlı başörtüsü: Örtünmenin hedefi “dikkat çekmemek” olduğu halde, bu tür başörtüler dikkatleri üzerine toplamaktadır. Şeffaf olanlar, içini göstererek hadislere açık bir muhalefet teşkil etmektedir.
      
    *Boynu ve -baştan arkaya kayarak- saçı tam örtmeyen başörtüsü: Yalnız çene altından veya enseden bir düğüm atılınca, boyun açık kalmakta ve âyette geçen “başörtülerini yakalarının üzerine koysunlar.” emri terk edilmektedir. Altına tülbent takılmayan ve sağlam bağlanmayan başörtüleri de saçın bir bölümünü açıkta bırakmakta ve Rabbimizin emri ihlâl edilmiş olmaktadır.
      
    *Pardesü ve elbisenin içinde bırakılmak veya ense üzerinde düğümlenerek sıktırılmak suretiyle, saçın şeklini ortaya çıkaran başörtüsü: Hadislerde geçen “deve hörgücü” tabirine benzeyen bu şekiller, dikkat çekici olarak örtünmenin amacını tehlikeye düşürmektedir.


    5. Çoraplar

    İnce, dantelli, desenli veya şeffaf çoraplar, pardesünün altında kalan kısımları tesettür ölçüsünün dışında bırakmaktadır. Tesettür, tenin görünmemesini amaçlarken ince çorap tesettür sağlamamakta ve Rabbimizin emrine uyulmamış olunmaktadır.

    6- Bazı aksesuar ve teferruat hataları

    Nakışlı eşarp altı alın süsleri,

    Aşırı süslü, dikkat çekici, uzun topuklu ve yüksek tabanlı ayakkabılar.

    Parlak renkli gösterişli çantalar,

    Tıbbî zorunluluğu olmayan süslü güneş gözlükleri,

    Aşırı parfüm ve cazibeli makyaj,

    Sandalet tipi dikkat çekici ayakkabılar,

    Gurur ve kibre sebep olacak markalı giysiler…

     

    y1pdeDKMXHSZzWfaDraWIX_c5D_QuYw6PalUMTNNleWoZqX9GKbVIS01bGDtoWdA3Vd1Yutjyj0ksEy1pdeDKMXHSZzWHsbiKfQiVFyyCyvZJRkz3LO-TZgrEg0Vo9dazxrgGWfzMpjEDJBgBTumkmBTY4Ho

    sadece başörtüsü takmak tesettür sayılabilirmi ?

    y1p_-3chavxcoKbtoxPrE2_O4olI-J96VeEAObOri_P6GBuNTzTbapndKU-wr4yqRAlpEVBBrUZbCESadece Başörtüsü Takmak Tesettür Sayılabilir mi?

    Bazen sokaklarda, otobüslerde vs. yerlerde görüyorum.. Bağıra çağıra arkadaşlarıyla gülüşen, öpüşen/koklaşan başörtülü kızlar.. Ayaklarında seksi topuklu ayakkabılar, üstlerinde daracık bodyler, altlarında daracık etekler/ pantalonlar ya da şimdinin modası diz altı etek ve altına incecik bacakları olduğu gibi gösteren çoraplar vs. vs. vs. saçma sapan kıyafetler!


    Sadece başı kapatmak tesettür müdür??

    Elbette değildir!!

    Tesettür bir yaşam biçimidir, ahlaklı bir görüntü, ahlaklı bir giyiniş ve terbiyeli/edepli olmayı gerektirir. Dolayısıyla sadece bayanlar için değil erkekler için de geçerlidir!!!


    Aşağıdaki yazı, baş kapatmanın tesettür için yeterli olMAdığını çok güzel özetliyor..

    Tesettür denince aklımıza hemen,başörtüsü pardüse çarşaf gibi elbiseler gelir. Bunun nedeni tesettür kavramının bu giysilerden oluştuğunu sanmamız ve tesettür kavramının yalnız ve yalnızca kadına ait olan bir durum olduğunu bilicek cehalette olmamız.

    Tesettür; karşı cinsin ilgisini bakışlarını ve bazı nefsi duygularını kendi üzerine çekmemesi için insanın kendisini korumasıdır. Arzettiği önem budur. Başını örtmüş, pardüsesini yahutta çarşafını giymiş bir hanımefendinin, içerisinde karşı cins bulunan bir toplum içerisinde kahkahalar atarak gülmesi ve kendi üzerinde dikkatleri toplaması bizlere o hanımefendinin, içerisine girmek istediği ve sahip olmak istediği tesettür kavramından bi haber olduğu gerçeğini gösterir. Asıl mahiyeti,karşı cinsin dikkatini ve bazı hislerini kendi üstüne çekmemesi için kendini korumak olan tesettür, bugün ne yazıkki başörtüsüne yada bir pardüseye sıkışmış vaziyette.

    Tesettür başı örtmek bol uzun elbiseler giymek değildir sadece. Tesettür "bunlar olduğu kadar", toplum içerisinde gülmeyi bilmek, oturmasına, kalkmasına dikkat etmek, konuşmasına dikkat etmek vs. sosyal hayatta insanlar arasında ne gibi eylemler yapıyorsak bu eylemleri karşı cinsin ilgi ve alakasını üzerimizde toplamadan yapmaktır.

    (Yazı Hicran Dergisinden alıntıdır, yazarına sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum)

    y1pKp632cFSKRYCmIJVRm4zzvjxZZ2eteawmmXoCSi73o_0j-s0fa9SL1xsC_ib8ynWMxiQbOxMXB8

    May 19

    Evin erkeği()...vay be

    916369ia7y9jh1gqErkek - Sakın konuşma; bırak rüzgar söylesin herşeyi. Sen sadece bak.

    Kadın - Bakmaktan sıkıldım yaaa… Biraz konuşsak ?

    Erkek - (ısrarlıdır) Hayır! Gözlerin yeter bana. Ben herşeyi anlıyorum zaten. Sözlere gerek yok.

    Kadın - (iyice daralmıştır) Ama aşkım çook sıkıldıımm.

    Erkek - (sertleşir birden) Sus be kadın iki dakka. Maçı dinlemeye çalışıyoruz şurda. şşşt emre.oğlum! Televizyonun sesini az daha aç. Duyulmuyor burdan.
    ---------yazık...yazık...çok yazık..ne oluyor?acaba bizim insanımıza...
    """Yorum size ait"""



    SELAM VE DUA ILE

    D İ K K A T . . . !

    th_Gazlambasiates  KADIN ERKEĞİN NE KÖLESİ NE DE HİZMETÇİSİDİR.

    İslâm'da nikâh sebebiyle hanımın hürriyetine asla halel gelmez. Kadın erkeğin kölesi değildir. Hizmetçisi değildir. Ancak hizmet ettiğinde sevap kazanır, hizmet etmediğinde ise, günah kazanır. Kadın, kocasına hizmet etmediği takdirde hâkim tarafından cezalandırılamaz. Dinî bir vecibeyi terk ettiği için günah sahibi olur. Kadın, kendi malını dilediği gibi kullanır, alır, satar. Kocası ona müdahale edemez. Koca, hanımı için lâzım olan oturacak yeri, yiyecek ve elbiseyi tedarike mecburdur. Hatta uzak bir memlekete gidecek olsa da hanımı onunla gelmese, yine de yiyecek içeceğini vermeye mecburdur.
    ......
    Erkek ve kadın dünyada şerefli ve akıllı iki yaratıktırlar. Bu iki varlık her zaman ve mekânda birbirlerine muhtaçtırlar. Ayrı yaşamaları için değil (nikâhla) bir arada yaşamaları için yaratılmışlardır. Bunu takdir etmeyerek, bekâr yaşamaya kalkışmak son derece yanlıştır. Geçmiş şeriatların hiçbirinde erkekle kadının ayrı ayrı yaşamalarını tavsiye eden bir emir ve kayıt yoktur. Erkekle kadın, tek vücut olurcasına nikâhla birleşmelidir. Her ikisinin de fikri, gayesi ve hisleri bir olmalıdır. Dostça değil, kardeş sevgisinden daha güçlü bir muhabbetle ve bir mânevî bağla birbirlerine bağlanmalıdırlar.
    Müşterek yaşamaya karar vermiş olan erkekle kadının birbirlerinden ayrılığı mutlaka meşru ve haklı bir sebebe dayanmalıdır. Meşru ve haklı bir sebep bulunmadıkça karı koca arasındaki ayrılık bir cinayettir.
    Bir hadis–i şerifinde Peygamber Efendimiz:
    "Sizin en hayırlınız, çoluk çocuğuna hayırlı olanınızdır."(1) buyurmuştur.
    Dünya ve âhirette huzurlu yaşamak, ancak Allah'ın emir ve yasaklarına uymakla mümkün olur. Allahu Teâlâ ve Peygamber Efendimiz, insana neyin zarar ve neyin fayda vereceğini tek tek anlatmıştır. Bunların faydaları, tam uyulduğu zaman görülür. Peygamberimizin şu buyruklarına bakalım:
    "Yabancı kadının yüzüne bakmak, şeytanın oklarından bir oktur. Bir kimse gözünü harama bakmaktan men ederse, Allahu Teâlâ ona ibadetin lezzetini tattırarak rızıklandırır."
    "Yabancı kadına bakarken, bakışlarına bakış ekleme."
    "Ey ümmetim! Harama bakmaktan kaçının. Haram, kalbe şehvet getirir."
    "Bir zina yetmiş yıllık ameli bozar."
    Ayrıca zina, Müslümanın dinini, aklını, ömrünü, rızkını azaltır. Allah'ın gazabını celbeder, yüzünün nurunu giderir, unutkan yapar, iyilerin nefretini kazandırır. Zina edenin duası ve ibadeti kabul olmaz.
    Nikâhlanarak evlendiğimiz hanımımız bize bir emanettir. O emaneti iyi korumak ve onunla iyi geçinmek gerekir. Peygamber Efendimiz:
    "Kadınların haklarına tecavüz etmekten sakının. Onlar size her hususta yardımcıdırlar. Onları Allah'ın emri ile aldınız. Cenabıhak onları size helâl kılmıştır."....
    "Bir kimse, karısının kötü huyuna sabrederse, Allah o kimseye Eyûb Aleyhisselâm'a verdiği sevabı verir. Kocasının kötü huyuna sabreden kadına da Firavun'un karısı Hazreti Asiye'ye verdiği sevap kadar sevap verir." buyurmaktadır.

    EVE GİRERKEN.

    Erkek sabah evden çıkarken ve akşam eve girerken, güler yüzlü olmalıdır. Hazreti Âişe vâlidemize sormuşlar:
    "Resûlullah sokaktan eve girdiği zaman nasıl girerlerdi?" O da cevap vermiş:
    "Tebessüm ederek, güler yüzle girerdi."
    Efendimiz en güzel numûnedir. Ne kadar üzüntülü olursak olalım, kapı önünde kendimizi biraz toparlayıp, içeri güler yüzle girmeye çalışalım.
    Lokman Aleyhisselâm:
    "Akıllı insan, ailesine çocuk gibi olur. İnsanların içine çıktığında erkekliğini takınır." buyurmuştur.

    EVDE.

    Evin içinde hanımına karşı yumuşak ol. Dininden taviz vermeden ona merhametle muamele et. Dinin kaidelerinden taviz vermeye hiç yanaşma. Bunu ona güzelce anlat. Ve o senin dininden hiçbir zaman taviz vermeyeceğini bilsin. Evinde dinin kurallarını tam tatbik edersen, rahat edersin. Peygamber Efendimizin şu hadis–i şerifi evliler için ne güzel bir müjdedir:
    "Bir kimse hanımının yüzüne tebessümle baksa, ona on sevap vardır. Öpse yirmi sevap, kucaklasa otuz sevap, beraber olursa üç yüz sevap yazılır. Beraber olduktan sonra guslettiklerinde suyun her damlası için bir melek yaratılır. O melekler karı ve koca için kıyamete kadar istiğfar ederler. "

    ÇARŞI VE PAZAR.

    Hazreti Fudayl:
    "Kadını, dinen gidilmesi günah yerlere göndermek, kıbleden başka tarafa dönüp namaz kılmak gibidir." buyurmuştur.
    Bir Müslümanın bu devirde umumî vasıtalarla hanımını bir yere yalnız başına göndermesi felâkettir ve büyük gaflettir. Böyle nakil vasıtalarında kadınların erkeklerle vücut temaslarını anlatmaya lüzûm görmüyorum. Pazaryerlerinde de aynı hâl mevcuttur. Kadın erkek karışık, düğün dernek yerlerinde de aynı hâl vardır. Bu ve benzeri yerlere hanımını kesinlikle yalnız gönderme. Çok zarûret varsa, ne kadar mühim işin olursa olsun, işini bırak, kendin götür.
    Çarşı esnafının kötü bakışlarından haremini korumanın yollarını ve çarelerini ara. Ne o insanları sen günaha sok, ne de onlar senin hanımın sebebiyle günaha girsinler. Ne kadar kapalı ve mazbut olursa olsun, kadının olduğu yerde erkeklerin kalbi ve dikkati o tarafa yönelir. Bunun aksini iddia mümkün değildir.
    Bunları hanımına sindire sindire anlat. Bu incelikleri o da kabul ettiği zaman rahat edersiniz, huzur bulursunuz. Allah size iki cihanda da gerçek saadeti verir.

    EVLİLİĞİNİZİ DEVAM ETTİRİN.

    Evlenmek kolaydır. Mühim olan; evliliği sürdürmektir. Karakterleri ayrı, iki ayrı muhitte yetişmiş iki insan düşünün. Eğer bu iki insanın birleşebilecekleri bir ortak nokta yoksa beraberlikleri uzun sürmez. Eğer bu iki insan, her ikisi de müşterek bir nokta olan DİN dairesinde birleşirler de aralarında çıkan ihtilaflarda kendilerine dini hakem tayin ederlerse, geçimleri son derece kolay olur. Yalnız her iki taraf da sabretmesini bilmelidir. Tabiî her şeyde olduğu gibi erkek daha çok sabredecektir. Sabır, ne pahasına olursa olsun, birtakım sıkıntılara göğüs gererek, Allah'ın emirlerini uygulamaktır.
    Kadın ayakkabı gibi bir eşya değildir. Öyle "Ayağımı sıktı; atıvereyim de yenisini alayım." diyemezsin. Evlilik, karşılıklı hoşgörü ve fedakârlık ister. İyi kaptan fırtınalı denizde gemisini batırmadan yürüten kaptandır.

    HATALARA KARŞI.

    İnsan bu… Hata eder. Dinden dönme ve namus meseleleri dışındaki hatalar düzeltilerek yola devam edilebilir. Kadın erkeğe nispetle her yönden daha zayıftır. Hataları çok olabilir. Fakat çabuk da pişman olur. Sen hatasını ona güzel güzel anlat. Bak, göreceksin, gözyaşları ile senden özür dileyecek ve pişman olacaktır. Şayet fedakârlık hep senden isteniyorsa, buna da sabırla karşılık ver. Bu senin için daha iyidir. Sen onun seviyesine inme. Olur ya, o daha aşağı seviyelere inerse, ne yaparsın? Bir yuva bir anda yıkılma noktasına geliverir. Aranızda çıkacak anlaşmazlıklarda sırlarınızı konu komşuya açmayın. Yakın akrabalarınızdan iyi kimselerle görüşün, salih kimselerle istişare edin ve derdinize müşterek çare arayın. Gemiyi batırmadan yola devam etmenin yollarını araştırın.
    Boşanmayı isteme...
    Hiçbir zaman boşanmayı düşünmeyin. Şeytanın dört gözle beklediği şey, boşanmadır. Evet... Boşanma mubahtır; ama en son çaredir. Allah'ın ve Peygamberimizin hiç sevmediği bir mubahtır. Boşanacak kimseye sormalı:
    "Boşandıktan sonra ne yapacaksın? Evlenmeyecek misin? İkinci evleneceğin hanımın, ondan daha mı iyi olacağını zannediyorsun? Belki bazı konularda evvelkinden iyidir; ama başka konularda da onun kahrının çekilmez olduğunu görürsün. İnsan olarak senin de kusurların var. Yeni gelecek hanım sana hiç tahammül edemeyerek, hemen senden ayrılmak isterse, ne yapacaksın? Onun için eğer hanımın namusunu koruyorsa ve Müslümansa (dininden dönmemişse), diğer kusurlarını büyütme. Daima kusurlarını tamir yoluna git."

    MUALLİM OL,ÖĞRETMEN OL...

    Bir evde erkek, hem hoca, hem koca, hem de idarecidir. Hanımın bazı şeyleri bilmeyebilir. Öğrenememiş olabilir. Senin çok basit gördüğün şeyleri o hiç görmemiş de olabilir. Onu ayıplama. Küçük görücü sözler kullanma. Bilmediklerini ona sabırla öğret. Tatbikini ise, öğrettikten sonra iste. Öğretmedikçe sorumlu tutamazsın. "Bunları niye öğrenmedin!" diyemezsin. Bilmemek ayıp değil; öğrenmemek ayıptır. Öğrenmiyor ve öğrenmek istemiyorsa, işte o ayıptır. Senin de bilmediğin binlerce şey vardır. Senin bilmediklerini hanımın biliyorsa; sakın âr edip utanıp, sormazlık ve öğrenmezlik etme. İlim altı yaşındaki bir çocuktan bile öğrenilir. Bilmediklerimiz bildiklerimizden daima fazladır. Hem de çok fazla. Bir şeyler öğrenip de "Her şeyi biliyorum." zannına kapılmak, ne büyük bir hatadır.
    Sabırlı Ol…
    Sabırlı ol. Hüküm vermekte acele etme. Her olayı iyice araştır, ondan sonra hüküm ver. Tek taraflı gelen bir haberle karar verme. Bir başkasını daha dinle. İcap ederse, üçüncü bir şahsı da dinledikten sonra hükmünü ver. Bir şeyi ilk elden duyar duymaz vereceğin karara hislerin karışır. Nefsaniyet girebilir. Acele ile vereceğin bir karar seni dönüşü olmayan bir yola sokuverir.
    05d0b51b00np305d0b51b00np3

    erkek ev işi yaparmı....???

    9abrxyerkek ev işi yapar mı ?
    Eminim ki bu soruya genel olarak beylerden “Hayır” cevabı gelmiştir. Gerçi konuya bakış açısının kültürden kültüre değişiklik arz edebileceğini göz ardı etmemek gerekir. öncelikle hemen belirtmeliyim ki bu sorunun kesin bir cevabı yoktur, olamaz da. Yani “evet tabii ki erkekler ev işi yapmalılar, aksi takdirde bu evlilik yürümez” diye bir şey olmadığı gibi, “erkek adam evinde iş yapmaz, ev işi kadın işidir” diye bir şey de yoktur. Bu konuda hatalı olan, konunun bireyler için kompleks haline getirilmesi ve kalıp düşüncelerin etkisi altında kalınmasıdır. Bu yaklaşım da evliliği zedeleyecektir. öyleyse ‘Erkekler ev işi yapar mı?’ sorusuna şöyle cevap verelim isterseniz: “Herhangi bir bedensel özürleri yoksa tabii ki ev eşi yapabilirler veya yaparlar. Ancak bu bir zorunluluk arz etmez. Burada daha da önemli olan eşler arası sağlıklı diyaloğun kurulabilmiş olmasıdır. Ancak o zaman erkek, hanımına destek olmaktan bir zevk duyabilecektir. Yani erkeğin bunu bir zorunluluktan öte, bazen bir sorumluluk bazen ise bir paylaşım aracı olarak görmesi gerekir. öyleyse hanımların bu konuda dayatma yapmaları, amaçlarına ulaşamadıkları takdirde de ciddi sorunlar yaşamaları gereksizdir. şayet bir kadın için eşinin ona evde yardımcı olması gerekli ise, bunu şikayet veya erkeklerin tabiri ile -dırdır- malzemesi yapmadan samimiyetle ihtiyacını ve nedenini dile getirmesi gerekir. Böylelikle erkeğin inatlaşma riski ortadan kalkmış olacaktır. Tabii bir de her iki tarafın yoğun olarak çalışma hayatında aktif rol aldığını düşünelim. çalışan kadının eşi tarafından ev işlerinde desteklenmeye ihtiyaç duyması çok normaldir. Bunun için yine şikayet, teessüf vb. yaklaşımlarda bulunmayıp her iki tarafın da onaylayabileceği bir plan yapmaları en sağlıklı olandır. Aslında ev işi konusundaki bu tarz beklentilerin veya bakış açılarının evlilik öncesi konuşulması ve hatta evlilik sözleşmesine dahil edilmesi gerekir. Bu arada beyler için vurgulamakta fayda görüyorum, Hiçbir erkek ev işlerinde eşine yardım etmekle kılıbık olmaz, bilakis bu, kendini aşmış ve kendisini bir erkek olarak ispatlama gayreti olmayan olgun insanların vasfıdır. Olayın bir diğer boyutu, ebeveynlerin erkek çocuklarını yetiştirirken bazı alışkanlıkları kazandırmamış olmalarıdır. Yani oğluna evde sorumluluklar yüklemeyen ve buna ‘sen erkeksin’ sebebini yakıştıran ebeveynlerin de bu yaklaşımlarından vazgeçmeleri gerekmektedir. (Denge sağlandığı takdirde cinsel kimliğin şekillenmesinde erkek çocuğa sorumluluk vermek bir engel teşkil etmez.) çünkü erkek çocuğa kazandırılan bu bakış açısı, iler de kuracağı yuvayı etkileyebilmektedir.
     

    kadın ağlatırken

    y1p_-3chavxcoI9SkFjU_DAk8Fyg_EMw_GAMPSYS1VJc4eZOuOeCHZckyTixase9QSIKRDm0-LCOc8kadın ağlatırken DİKKAT! edin
    ....Bir kadın çocuktur aslında.....çocuk gibi davranmayı sever.erkeğin
    kendisine bir çocuğa gösterdiği şefkati göstermesini ister.

    Bir çocuğu okşar gibi incitmekten korkarak sevmeli erkek kadını..ama hiç bir kadın çocuk muamelesi görmek istemez.söylediği şeyler çocukça da olsa
    dinlenilmesini,dikkate alınmasını ister.
    Yani bir kadının çocukluk yapmasına izin vereceksiniz;
    ama asla onu bir çocuk olarak görmeyeceksiniz..

    Bir kadın güçlüdür aslında.hatta erkeklerden çok daha güçlüdür.ama
    bu gücünü herzaman ortaya koymasını sevmez.ister ki,erkeğin gücü
    kendisine huzur versin.kendi kendine yapabileceği şeyleri bile erkeğin
    yapmasını bekler.böylece hem daha kadın olduğunu hissedecektir hem de
    erkeğinin ne kadar güçlü olduğunu görecektir.ancak kadın gücünü göstermek istediğinde
    onu engelleyemezsiniz.yapmak istediği birşey
    varsa mutlaka yapar.

    Bir kadın sevgidir aslında.içinde her zaman sevgiyi >taşır.sevdiklerinden
    kolay ayrılamaz.sevdiklerini kolay kolay kıramaz.zor sever;ama,tam
    sever.bir kadının tam anlamıyla sevebilmesi için yüreğinin kabul
    ettiğini beyninin de kabul etmesi gerekir.ve sevmezse de onu asla sevmeye zorlayamazsınız.belki kolayca yüreğine girebilirsiniz.ancak beyninde
    yer
    her an terk edilebilirsiniz.sevmediği halde terk
    etmeyen
    kadınlar da var elbette.bunun tek nedeni ise engelleyemedikleri
    acımak" >duygusudur.

    Bir kadın yalnızdır aslında.hiçbir zaman kadını bütünüyle
    elde
    edemezsiniz.kendisine ait bir dünyası vardır ve orada hep
    yalnızdır.o
    dünyaya kimsenin girmesine izin vermez.hiçbir anahtar o dünyanın
    kapısını
    açamaz.yalnızlık onun sığınağıdır.o sığınağa ne zaman gireceğine,ne
    kadar
    kalacağına hep kendisi karar
    verir.sığınaktayken oradan çıkmaya
    zorlarsanız,onu sonsuza dek kaybedebilirsiniz.

    Bir kadın çılgındır aslında.neler yapabileceğini erkek aklı hayal
    bile
    edemez.üreticiliğinin sınırı yoktur.ama bunu ortaya çıkartmak için
    hayatının erkeğini bekler.hoyratça harcamaz üreticiliğini.sadece
    erkeğine
    saklar.bir kadının gerçek erkeği olmayı başarabilmişseniz çok
    şanslısınız demektir.çünkü hayatın içinde olan herşey ancak kadınlar olduğunda
    anlam
    kazanıyor.yemek yemek,su içmek bile.bir kadının elinden
    içtiğiniz
    suyla
    kendi kendinize bardağı doldurup içtiğiniz su arasındaki lezzet >farkını
    anlayabiliyormusunuz?anlıyorsanız ne mutlu size.anlamıyorsanız ne
    yazık ki
    yaşamıyorsunuz


    ............bir kadını ağlatırken çok dikkat edin..!!! >
    ....... çünkü Allah gözyaşlarını sayar.....!!!!

    kadın;erkeğin kaburgasından
    yaratıldı,ayaklarından yaratılmadı..!!!
    öyle olsaydı ezilirdi......!!! >
    üstün olsun diye başındanda yaratılmadı......!!

    AMA GöğSüNDEN YARATILDI......

    Eşit olsun diye......
    kolun biraz altında...Korunsun diye...!!! >
    KALP HiZASINDA SEViLSiN DiYE!!!
    y1pKp632cFSKRYCmIJVRm4zzvjxZZ2eteawmmXoCSi73o_0j-s0fa9SL1xsC_ib8ynWMxiQbOxMXB8

    merhamet kadar duru bir sevgi düşünülemez

    merhamet kadar duru bir sevgi düşünülemez
    O Ise Annelerde Bulunur.bir Savas Sonrasiydi.esirler Gelmişti Her Taraftan.çoluk çocuk,kadin Erkek Herkez Yakinini Ariyordu.yanik Yanik Dolaşanlar,kirik Kirik Dolasanlar,dökük Dökük Dolasanlar Hep Göze çarpiyordu.allah Rasulü Bu Yakicisahneyi Seyrediyorlardi.bir Kadinda Yana Yakila Dolasiyordu.muhakkak Bir Yitiyi Vardi.esir Edilen Kadinin Ne Yitiği Olabilir?ya Kardesiydi Ya Babasiydi Yada Kendisinden Bir Parcasi Olan Evladiydi.o,kendi Evladinin Hatiri Için Gözüne çarpan Her çocuğu Sinesine Basiyordu.gözlerine Bakiyor,sonra Tekrar Aramaya Koyuluyordu.karşisina çikan Bir Baska Yavruyu Görüyor,bagrina Basiyor, Sonra Yeniden Aramaya Koyuluyordu. Allah Rasulü Gözleri Yaşli, Ona Bakiyordu. Derken Kadin,bir çocuğu Yakaladi, Bağrina Basti.kokluyor,öpüyor,bir Türlü Kucagindan Birakamiyordu.ve O Zaman Ufuk Insan"nin,allah Rasulü"nün,parmaği Kalkti O Tarafa Doğru.etrafindaki Sahabelere O Noktayi Işaret Etti.-"görüyor Musunuz Bu Manzarayi?kadin,şu Kucağimdaki çocuğu Cehenneme Atar Mi?"hepsi Birden:-"hayir Ya Rasul Allah."dediler."allah,o Kadindan Daha Merhametlidir."buyurdu.merhametli Olun Ki,merhamete Mazhar Olasiniz.çocuklariniza Merhametli Olun Ki,allah Da Size Merhamet Etsin.dualarda Unutulmamak üzere Yaradan Emanet Olun.roosrood309es