FURGANHUSEYN's profileإلفرقآن.PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
VEDA HUTBESİ
March 27 SANA SÖYLETECEĞİM...!SANA SÖYLEYECEĞİM TÜM KELİMELERE SANSÜRLÜ DİYORLAR...!
Sana söyliyeceqim tüm kelimelere sansürlü diyorlar karalıyorlar cesaretimi! Yıkılıyor qüvenim,hayalim varsa neyim! Sonrasında.. Kalıyorum apaçık ortada! ßulamıyorum seni anlatan kelimeler daha fazla.. Yıkılıyor umutlarım bir bir.. Nefretimi anlatacak,fışkıracak içimdekileri, bulamıyorum adeta ! ßir düşünce sarıyor bedenimi. Ondan mı, yanındakinden mi nefret etmeli ? Peki ya onun benim hakkımdaki düşünceleri..? Sanırım bilmesek daha iyi! Fazla laubali… Hepsinin içinden kala kala ona mı kaldın kalbim! Diyorum ama anlatamıyorum derdimi… ßiranda nedensiz susuşlarda buluyorum kendimi. Ahh İstanbuL…Fazlasıyla acıtıyorsun bedenimi ! €n son ne zaman **lamıştım bir qereksiz için ? Ne zaman dökmüsüm yaşlarımı anlamsız bir serüven için! Hmm..Hatırlayamadım şimdi.. Ne yani, o kadar eski mi ?! Sanırım evet… Artık qecmisimde kalmıssın sen! Tozlanmış raflarımın arasındaki sarı sayfalı kitaplar.. ßak!Seni anlatmak için ne cok tamlama kullandım! Oysaki sadece ‘qereksiz’ demem bastan sona anlatıyordu seni! dimi ? .. Cocuksu ruhlara kaptırdım kendimi. ßilmem kac serüvenlik bir dizi! Kac bölüm oynandı ki? Yine de, hayatımı anlatmaya yetmezdi.. Kac sezonluk filmler qördüm ben! Hicbiri de sevdayı anlatmaya yetmedi, yetemedi ! Daha devam eder senaryolar yazılmaya.. Hepsinin sonu aynıdır! Klasik Türk filmi .. Yeşilcam’dan teklif qeldii… Sanırım beqenmişler hayatımla oynama fikrini ( : ßiliyor musun, eskidendi seni seviyorum’la baslayan, hayatımsın’la biten cümlelerim. Sevmiyorum işte kimseyi ! Ne seni, ne de sevdirmeye calısan emellerini .. Gidislerim soquktur, bilirsin ! Ona qöre hatırlatayim dedim..Dısarda ayaz var,kalın qiyin ! G İ Z E M İ M O L D U N . . . !gizemim oldun
Bilmiyorum nedenini ama yazıyorum işte,nedense sen aklıma gelince hep birşeyler yazmak istiyorum .Ne olduğunu bilmediğim bi duyguyu saldın içime ,sevgi desem olmaz olamaz, aşk demek imkansız, diğer duygular zaten olamaz,peki ne yaptın söylermisin,eğer cevabı sendeyse lütfen banada öğret,çıkmazlardayım seni tanıdım tanıyalı,olmaz biliyorum aramızda ne sevgi ne aşk nede başka bişey ,,,biz arkadaş bile olamayız , biliyorum ama ağrıma gidiyo , her aklıma gelişinde sol yanım acıyo, hani bi şiir varya sol yanım acıyo diye işte onun gibi aynı, sol yanım acıyo,tüm mantıklılığıma rağmen mantıksızca davrandığımı biliyorum,ama bilmelisin bi yerlerim bişeylerim eksikmiş, seni tanıdığımda anladım eksikliğimi, veee inanmayacaksın ama sende tamamlandı tüm eksikler ve tüm sorular sende buldu cevabını ,okusan bu yazdıklarımı biliyorum ne kadar kızacaksın,ama yapamadım kendime dur diyemedim , tüm mantıklılığıma rağmen ,bu mantıksızlığı yapıyorum , seni anmadan yatmıyorum , düşünmeden edemiyorum seni, her an belkiii, diyorum ve biliyormusun her belkilerim hep boş çıkıyor , ama yinede vazgeçmiyor bu yürek senle atıyo, silemiyorum , birdaha görmeyeceğimi bile bile ,asla benim olmayacağını bilebile, galiba seviyorum seni,nedensiz , sebepsiz, beklentisiz , anlamsız, bilerek bilmeyerek ,imkansız olduğunu bilerek seviyorum , her yanlışı düzelttimde bir bu yanlışımı düzeltemedim , kızma ne olursun , ama kızmanı bile seviyorum bilsemki hiç konuşmayacaksın , bilsemki okumayacaksın yazıyorum işte ,nedensiz sebepsiz yazıyorum, seni anlatmaya çalışıyorum ama biliyormusun ,anlatacak ne cümle tamamlıyor seni,ne kelime ,özlüyorum sebepsiz ve beni özlemeyi bırak düşünmediğini bile bile özlüyorum, umrumda değil geçmişim geleceğim , ben sende buldum bulmuşum kaybettiğim yanımı,hayır diyorum kendime saçmalama diyorum ama olmuyo,tüm yollarım sana çıkıyo,kalbime anlatamadım çıkmaz sokak olduğunu,anlatamadım imkansızlığını ve anlatamadım eğer olurda bir gün bunları okursa birdaha yüzüne bakamayacığımı anlatamadım, öyle benimsemişimki ,tüm huylarını sanki kalbini okudum bir iki dakikalık görüşümde ,sen imkansız de ,ama bilmiyorsunki ben hep imkansız oldum,senle olamayacağım gibi ,bir an geliyo öyle bi acıki anlatamam,sol tarafım parçalanıyo,öyle bir an geliyoki söyle bilsin ,ama işte bu imkansız asıl,yapamam sana bunu,seni karanlıkta buldum ve karanlıktan çıkman için her şeyi denerim,ama eğer kendimi söylersem,yine başlayacak sende karanlıklar ,işte buna asla dayanamam, dayanamam sana ve üzülmene ,inanamazsın ki buna ,seni böyle sevdiğime ,mümkünatı yok inanamazsın ki ,inanmamalısında zaten ,sen çık aydınlığa ,seni seven ,değer veren ve benim gibi haketmeyen değil hakeden biri söylesin bunları sana , tek dileğim bu senin için inan ,bir gün belki diyorum karşılaşırız,belki söylersin bi sevdiğin olduğunu,belki anlatırsın ,belki de işte bunları söylüyorumda bir bunu söyleyemiyorum kendime , belkide bir daha asla karşılaşmıycaz ,görüşmiycez işte en çok bu ağrıma gidiyo, ama bile bile sevdi bu yürek,haketmediği sevgiliyi,düşünmediğini bilebile sabahladı bu gözler ,kimsenin suçu yok,hatta benim bile yok, yüreğim sevdi şimdi o yansın,gözlerim sevdi şimdi onlar ağlasın,ellerim yazdı seni ,silinmeyen kalemlerle şimdi onlar üzülsün ,ben üzülmemki mantığım hep hayır dedi,ama dinletemedi ki,hakkı olmayan bi sevgi,hakkı olmayan bi özlem,hakkı olmayan bi saadet, hakkı olmayan bi mutluluk, hakkı olmayan bi hayat,senle bunların olmayacağını bile bile yaktı kendini bu yürek,allahtan dilim tuttu kendinide,söylemedi,bide o olsaydı ,imkanı yok yaşayamazdım inan,işte bu kadar imkansızlıklar içinde,bu kadar sorumluluklarım içinde,sevdim seniii,nedensiz, sebepsiz,haksız,imkansız ,ama sevdim inan sevdim ,kaçışların vardı senin benim gibi,ama kendindendi o kaçış sende biliyordun, bakışların vardı ürkek, kırılgan ,yaralanmış,sebepsiz,bıkkın,vazgeçmiş herşeyden,kendini bile görmeyen bakışların vardı,ama bişeyler düzeliyodu sanki bazen,fakat sende hemen pes ediyodun ardından ,etmemelisin demek istedim ama olmadı ,diyemezdim kii,sen bukadar uzak ben bu kadar imkansızken sana dokunamazdımki,yapamazdım sana ne demeliyim diye hep düşünüyorum içimden,hangi sözcük sana yakışırdı acaba,eğer bukadar imkansız olmasaydım ve seni hak ediyo olsaydım canım derdim herhalde,çünkü sen benim canımsın,hiç bir zaman sevdiğimi söyleyemeyeceğim söylesemde duyamayacağım,yazsamda okuyamayacak sevdiğimsin ,canımsın canımdan öte , bazende düşünüyorum acaba senle bi kaç günüm geçmiş olsa ne olurdum ben diye, sen her şeyden habersiz yaşıyorken ben sen olmuşum haberim yok ,ben birdaha asla kimseyi sevmeyeceğim derken , çoktaaaan sevmişim bilgim yok, ama sen bilmeyeceksin bilmemelisin ,senin gözünde küçülüp biteceğime bu kalbi parçalarım daha iyi, çünkü ben seni sevdim imkansızlığıda , sensizliğide sevdim ,çünkü ben asla sende olmayacaktım,sensizliğin inan daha güzel ,bazen hayalin geliyo karşıma ,sadece ellerine bakıyorum ,gözlerine bakamıyorum,o kızgınlığı görür de hayalinde vazgeçer diye gelmelerinden ,bakamıyorum gözlerine,ne oldu bilmiyorum ama yıllardır içimde tuttuğum suskunluğum bozuldu,biliyomusun imkansızda olsa ,affedilmeyecek bi hatada olsa,hatta günah bile olsa,sen öğrendiğinde ki öğrenemeyeceksin ,hakaret bile etsen ,seni sevmek ,güne senle başlamak,gelmeyeceğini bile bile bi haber beklemek çok güzel,ama ne olur sen öğrenme bunları ,sen bilme, şu hayattan tek dileğim bu ,senden habersiz seni sevdiğim için ,hakkım olmayan sevgim için ,günahım için,ayıbım için ne olur affet, senin sensizliğinden sadece bunu ,istiyorum ,çokmu sence ,sakın bilme sevildiğini ama hisset ,sakın bilme bir yerlerde özlendiğini ama hisset,sakın bilme benim seni andığımı ,sakın bilme bunların senin için yazıldığını, gerçi okusan ,aklının ucundan geçmez senin için yazdığım , o yüzden yazıyorum işte buraya,bilemezsinki bu sevginin bu sevgilinin gönlümde sen olduğunu,bi yabancı gibi okuyacak, belkide çok uzun diyerek bakmayacaksın, haklısın senden tek bir ters hareket olmadıki,senden tek hamle olmadı, olmamalıydı sen mantıklı olanı yaptın ve başardın , ama bilmediğin,tahmin edemeyeceğin bişey oldu ,ben sevdim,tekrar tekrar özür dileyen o satırları,haksızlığımı,yanlışımı yazmak istemiyorum, hepsini defalarca söyledim kendime inan, ama olmadı sevgim öyle birikmişki,seni görünce işte bu dedi,ve orda başladı zaten bendeki film,ama sana zararım yok ,sana şükranım çok,öyle uzun zaman olmuştuki böyle uzun yazı yazmayalı,ve işte yazdım, sana yıllar sonra bana yüreğimi hatırlatan sana ,imkansızda olsa mantıksızda olsa bilsemki seni tamamiyle kaybedeceğim umrumda değil inan değil çünkü sevdim sevmenin ayıbı buysa, günahı çoksa bunada razı bu yürek,sen sevebildiğim kadar habersizce benimsinn, vee ben mantıksızlığımıda sende sevdim , ne yazsam yetmiyo seni anlatmaya , seni yazmakla bitirememki, kelime bulamıyorum seni anlatmaya, sevgimi ve utangaçlığımı ,bullamadım canım bulamadım, seni anlatacak sana olan sevgimi anlatacak o sihirli kelimeyi, cümleyi bulamadım,,seni bi sana bide satırlarıma anlatamadım, sevgimi bi yüreğime bide aklıma sığdıramadım, sana sonsuz sevgimi sunmak isterdim ,alıp kaçmak,ellerini tutmak ve bırakmamak,göğsünde yatmak,kalbinin atışını dinlemek ,seni kucağıma yatırıp saçlarını sevmek isterdim,ellerimle yemek hazırlamak,akşam işten dönüşünü beklemek,kahve yapıp film izlemek,akşam güneşin batışına doğru yürümek isterdim kolunda,iki bira açıp içmek , bi kadeh şarap koyup ,kadeh kaldırmak isterdim sana , öyle çok hayel kuruyorumki sen bile inanamazsın senle olan hayellerime, ve işin tuhaf yanı bir birimizi hiç tanımamış olmamız,sadece bir kaç gün görüşmemiz,ve bir kaç saniye,ve acı olan benim sol yanım dolu, senin boş, benim sol yanımda ağrı , sevgi,özlem ,hasret, seninse karanlık,sen benden habersiz yürümekteydin,bense senle ,sen kendinden kaçmaktaydın bense senden,sen hep etrafa baktın ,bense sana
sen hep sol tarafımla konuştun ,bense gözlerinle, sen hemen gitmek istedin,bense kalmak,sen habersizce gittin , bense senle gittim,ne anlatsam boş canım ne yazsam boş, işte böyle bir sevgi ,plotonikmi derler işte öyle bişey galiba,ben beceremem ,kafiyeyi düzeni,işte böyle yazarım gelişi güzel,anlaşılmamak üzmemek ve hep sende olmakla dileğim,senin hep mutlu olmanda dileğim,işte canım bukadar imkansız ve hakkı olmayan biri tarafından sevildin seviliyorsun habersizce,tüm üzüntülerin bitsin gönlün sevgi ve aşkla dolsun seni benden daha fazla biri sevsinki herşeyi unuttursun...Seni kendine ve allaha emanet ediyorum ve sessizce yanağından öpüyorummm.. seni mutlulıuğa, seni sevgiye,seni umudun yolunda bırakıyorum.sana imkansızlıkların olmadığı biriyle mutluluklar diliyorum.. B O R Ç L U . . . !
Bana Gözyaşı ve Kan Damlası Borçlu Yüreğin... Öde Desem Ödeyebilirmisin...?
Bu kaçıncı kağıt yazdığım, bu kaçıncı atacağım sayfa olacak sana dair yazdıklarımı yok etmek için çabalayacağım. Bu sefer her harfe üç gözyaşı sığdırıyorum sevdiğim... Bununla yetinmiyorum;her harfe üç kan damlası akıtıyorum yüreğimden... Öyle ki fotoğraflarda dahi gözgöze gelemediğinden, gelmekten korktuğundan yaptığını düşünüyor beynim bir an... Çünkü biliyorum seni deliler gibi seviyorum. Fotoğraflarına baktıkça daha beter oldu yüreğim. Öyle bir şeydin ki sen sevdiğim... Sen .. Ve artık yazamadığım... Bu sefer her harfe üç gözyaşı sığdırıyorum sevdiğim... Bununla yetinmiyorum;her harfe üç kan damlası akıtıyorum yüreğimden... Ve şimdi hesapladım da... Bana ........... gözyaşı ve ............. kan damlası borçlu yüreğin. Yada öde desem ödeyebilir misin acaba? March 25 şiir...!
_________________ batı çöküyor...!
March 18 gidiyormusun diye sorma bana,gönderen sensin...!Gidiyor musun diye sorma bana.
Gönderen sensin. Ne terk etmeyi istedim seni, ne de daha yasamadigimiz bu askin topraga gömmeyi. Senin kadar öfkeliyim bende senin kadar endiseli... Bir dokunusunla bin kenti yikacak güç verirdin bana, ama inandiramadim seni. Sen sorgularken beni kafanda ben gözlerinin içine bakiyordum kuskuyla. Bir tek sözün baglardi beni sana, oysa sen hep susmanin koynunda... Askin içine bir kez girdi mi kusku teslim alir bedenleri de. Sütten çikmis ak kasik degildim ama yalani sokmadim iki kisilik dünyamiza. O dünya ki bazen minicik bir odada bazen kentin ortasinda sekillendi. Nasil da güzeldi... Zaten varsin diye her sey güzeldi ama sen buna inanmadin. Ah bu sorular. Yasamak varken sevdayi delice, niye bogariz sorunlarla? Nasil ikna edebilirdim seni? Ben ask dedikçe sen dur dedin. Ben seninleyim dedikçe sen hayir dedin. Zaten az konusan sen olumsuz ne kadar sözcük varsa bulup çikardin ortaya. Ben bir sey diyemedim. Ne kadar zarar vermisim sana meger... Nasil degistirmisim seni. Oysa hiç böyle düsünmemistim. Kimseye zarar vermek istemem ben. Kimseyi oldugundan farkli bir hala getirmek istemem. Ama öyel oldu iste. Demek ki gitmelerin zamani simdi. Çocukluguna siginir atlatirsin bu aciyi. Ne sevgimiz kalir aklinda ne sevda sözlerimiz. Rahat degilim diyordun ya rahat ol artik. Gülüslerini saklaman için bir neden kalmadi. Tedirginliginin sebebi de kalkti ortadan... Gidisim yürekten degil, zorunluluktan. Sanma ki bu toy sevdayi baska kimliklere tasirim. Sanma ki benden sakladigin gülüsleri yalanci yüzlerde ararim. Seni de götürürüm yüregimde. Yoklugunu tasirim. Bulup bulup kaybettim seni. Ne yazik ki yoz-duman edemedim kuskularini, ne yazik ki kalamadin bana. Bizi bir yanlisa mahkum ettigini anlayacaksin. March 17 ayrılık geceye benzer
ÖYLE BİRİNİ SEVİNKİ ÇÜNKÜSÜ OLMASIN....!!!Öyle birini sevin ki, "Çünkü" süz, olsun. Yağmurda gökkuşağınız, baharda sevdanız, yokluğunda varlığınız, gözyaşınızda inciniz olsun. Öyle birine tutulun ki, aramak için uzaklara gitmeyeceğiniz kadar sizin olsun. Ne zaman aşktan, yana söz duyarsınız kalbiniz çıldırmışçasına onun için gümbürdesin. Gün onunla başlasın. Gözleriniz uykudan uyandığında aklınıza ilk gelen, "Sevgilim, Canım" derken; yediverenler, onun kokusunu sunsun benliğinize. Gün yine onunla bitsin, uyurken ve de "Seni seviyorum" derken o olsun. Öyle birine tutulun ki, aramak için uzaklara gitmeyeceğiniz kadar sizin olsun. Ne zaman aşktan, yana söz duyarsınız kalbiniz çıldırmışçasına onun için gümbürdesin. Onun estirdiği karayel samyeline, karanlıklar aydınlığa dönüşsün. O varken "Ümitsizlik" pılını pırtısını toplayıp gitsin. Onunla zorluklar kolay olsun. Ve de o varsa her şey var olsun. Öyle birine yürekten sarılın ki, aranızdan rüzgar dahi geçemesin, kıyametin ayak seslerini duysanız bile o varsa yanınızda umurunuzda olmasın.. Öyle birinin olun ki, o kalbinizden çıkarsa şayet ruhunuz bedeninizden sökülecekmiş çesine olsun. "Seni seviyorum" diyemediğiniz zamanda gözleriniz, ciğeriniz, ruhunuz sevginizi söyleyip dursun. Öyle birine bağlanın ki, yüreğinizin adımları onun adına yürüsün. İçinizden geçen şarkı o olsun ve de.... 'İçimden geçen şarkı gittiğinde ne yaparım ben! " diyebilirsiniz. Öyle birine gönül verin ki, gönlünüz onun ardından koşsun, önünde hiçbir mani olmasın.. Öyle birine Aşık olun ki, şiirinizin ilhamı, duanızın kaynağı "Seviyor sevmiyor lara" gerek kalmasın onun da sizi sevdiği biri olsun. Öyle birine vurulun ki, "Ben seni fakatsız, nedensiz, çünküsüz seviyorum." Bakma sen şimdiki zaman eki kullandığıma. En geniş zaman olan sonsuz geniş zamanla diyorum ki "Seni seviyorum". Adının geçmediği sözü dinlemiyorum. .... Seni ölesiye ve öylesine çok seviyorum ki birbirimizi bağlayan ipler görülmeyecek Canımı da, yolumu da, gönlümü de yoluna döşedim. Bittiğim gün kalbimden çıktığın gündür. Canım benim, ben senin bana zor gelen taraflarını da seviyorum, her şeyinle; bilmediğim bilsen ürkeceğim, anlamadığım, anlayamayacağı m yanlarınla seviyorum. Seni ismin ne "de" haliyle ne de "e" haliyle seviyorum. Seni yalın halinle seviyorum. Ben seni sevdiğim yerdeyim, heryerdeyim haykırabilirsiniz. İŞTE BÖYLE BİRİNİ SEVİN (Eger böyle birini sevmiyorsanız boşuna SEVİYORUM diye kendinizi avutmayın March 16 BENİ UNUTMA...!BENİ UNUTMA
Bir gün gelir de unuturmuş insan En sevdiği hatıraları bile Bari sen her gece yorgun sesiyle Saat on ikiyi vurduğu zaman Beni unutma Çünkü ben her gece o saatlerde Seni yaşar ve seni düşünürüm Hayal içinde perişan yürürüm Sen de karanlığın sustuğu yerde Beni unutma O saatlerde serpilir gülüşün Bir avuç su gibi içime ey yar ! Senin de başında o çılgın rüzgar Deli, deli esiverirse bir gün Beni unutma LALENİN SIRRI...!
dokunmanın gücü ve diğerleri
Recent NewsSair Zamanlar her Cumartesi Saat:21.00-22.30 da 103.2 Özel Fm'de Nurdal Durmuş'un sunumuyla sizlerle;) nurdaldurmus.net March 11 S İ Y O N İ Z M İ N G Ü N A H D O S Y A S I...!Siyonizmin Günâh Dosyası...!!!
Siyonizmin günâh dosyası oldukça kabarıktır. Biz bir fikir vermesi için bazı örnekler sunacağız. İsrail siyonist terör örgütlerinin kurmuş olduğu bir devlettir ve bu devletin şimdiye kadar işbaşına gelmiş olan yöneticilerinin çoğu bu örgütlerden yetişmişlerdir. İngilizlerin Filistin topraklarını işgal etmelerinin (1918) hemen ardından bu topraklara akın etmeye başlayan siyonist yahudiler ilk terör örgütlerini de 1920 yılında kurmuşlardır. Bu terör örgütünün adı Hagana'ydı. Bunun ardından diğer yahudi terör örgütleri de kuruldu. Bunların en ünlüleri Irgun ve Lahome Herut adlı örgütlerdi. Bu örgütler hem Filistin'de yaşayan Müslümanlara karşı, hem de kendilerine Filistin'in kapılarını açan İngiliz işgal kuvvetlerine karşı terör eylemleri düzenliyorlardı. Bu örgütler tarafından gerçekleştirilen terör eylemlerinde çok sayıda insan öldürülmüştür. Lahome Herut adlı terör örgütü Abraham Stern adlı yahudi tarafından kurulmuştur. Bu örgütün mensupları haşhaş kullanırlardı ve ferdi terör eylemlerinde çok iyi yetiştirilmişlerdi. Bunlar eylemlerini daha çok işgalci İngilizlere yöneltiyorlardı. Başlangıçta İngilizlerle işbirliği içinde olan Hagana ve Irgun terör örgütleri II. Dünya Savaşı'ndan sonra İngilizleri Filistin'den çıkmaya zorlamak ve kendilerinin siyonist devletlerini kurabilmeleri için şartları hazırlamak amacıyla İngilizlere karşı Lahome Harut terör örgütüyle işbirliği içine girdiler. Yukarıda adı geçen ve daha başka siyonist terör örgütlerinin gerçekleştirdiği eylemlerden bazıları şunlardır: Kral Davud Oteli'nin Havaya UçurulmasıBu eylem Irgun terör örgütünün militanları tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu olayda 96 kişi öldü, 45 kişi de yaralandı. Ölenlerin 17'si de yahudiydi. Irgun militanları bu oteli örgütlerine ait bazı eylem planlarının bu otele götürülmesi dolayısıyla vesikaları yok etmek amacıyla havaya uçurmuşlardı. Deir Yasin Katliamı9 Nisan 1948 tarihinde yine Irgun terör örgütüne bağlı militanlar sabaha doğru Kudüs yakınlarındaki Deir Yasin köyüne baskın düzenlediler. Bu baskında yaralı olarak kurtulabilen birkaç kişi dışında bütün köy halkı öldürüldü. Öldürülenlerin çoğu kadın ve çocuktu. Yahudi teröristler hamile bir kadının karnını yararak karnındaki çocuğu da öldürmüşlerdi. Teröre şahit olanların anlattıklarına göre yahudi teröristler bu baskında kadınların kulaklarını kesiyor, kulaklarındaki küpeleri alıyor sonra öldürüyorlardı. Deir Yasin katliamının gerçekleştirildiği sırada Irgun terör örgütünün lideri olan Menahem Begin olayla ilgili olarak şu açıklamayı yapmıştır: "Bu önemli bir stratejik eylemdi. Bu eylemi gerçekleştirme şerefi sadece Irgun örgütüne ait değildir. Bu eylem Şatiron'un ve Balamah örgütündeki topçu birliğin katkılarıyla gerçekleştirilmiştir." Kibya Katliamı12 Ekim 1958 gecesi Ariel Sharon komutasındaki "Birlik 101" adını taşıyan 500 kişilik yahudi komando birliği Batı Yaka'da bulunan Kibya adlı Filistin köyüne baskın düzenleyerek 67 kişiyi öldürdü. 75 kişiyi de yaraladı. Baskında 45 ev de enkaz haline getirildi. Yahudi teröristler aynı gece iki Filistin köyünü de ateşe verdiler. Teröristlerin Yönettiği Bir Devlet: İsrailBM Filistin topraklarının bölünmesine dair karar aldığında yahudilerin eğitim görmüş silahlı yetmiş beş bin militanı bulunuyordu. Bu silahlı militanların mevcut yahudi terör örgütlerine göre dağılımı şöyleydi: Hagana: 60 bin, Balamah: 5 bin, Irgun: 5 bin, Şatiron: Bin. Diğer dört bin terörist de diğer terör örgütlerine mensuptu. (14) İşte İsrail bu terörist militanlar tarafından kurulmuş ve yöneticileri de onların arasından çıkmıştır. Adı geçen terör örgütleri siyonist İsrail'in kurulmasından önce birbirinden ayrı gruplar halinde hareket etmelerine ve zaman zaman birbirlerine karşı tavır alıyormuş gibi görünmelerine rağmen İsrail'in kuruluşu aşamasında tam bir işbirliği içine girdiler. Kuruluşun gerçekleşmesinden sonra da tamamen birleştiler. Bu durum onların başlangıçtaki ayrılığının bir taktik olduğunu, bazı çevreleri yanıltmak, birinin işlediği eylemden diğerinin sorumlu tutulmamasına fırsat vermemek ve buna benzer sebepler dolayısıyla böyle hareket ettiklerini ortaya çıkardı. İsrail'in ilk başbakanı Ben Gurion 1945 yılında yahudi terör örgütleri arasında ortak koordinasyon kurulmasını sağlayan kişidir. Bu ortak koordinasyonun kurulmasından sonra Ben Gurion 1 Ekim 1945'de bütün yahudi terör örgütlerine hareket emri verdi ve bu emir doğrultusunda çeşitli eylemler gerçekleştirdi. Daha sonra Ben Gurion hakkında İngiliz manda yönetimi tarafından tutuklama kararı çıkarıldı ama Ben Gurion Filistin'den kaçmış olduğundan tutuklanamadı. Camp David anlaşmasının imzalandığı sırada İsrail başbakanı olan ve İsrail tarafından bu anlaşmaya imza koyan Menahem Begin 1943'ten itibaren Irgun terör örgütünün liderliğini yapmıştır. Deir Yasin katliamı ve Kral Davud Oteli'nin havaya uçurulması eylemleri onun militanları tarafından gerçekleştirildi. Irgun terör örgütü bunların dışında da pek çok terör eylemi gerçekleştirmiştir. Aynı Menahem Begin 1978 yılında Mısır devlet başkanı Enver Sâdât'la birlikte Nobel barış ödülüne lâyık görüldü. İsrail'in Menahem Begin'den önceki başbakanı bayan Golda Meir 16 yaşından itibaren siyonist örgütler içinde faaliyet göstermiş biridir. Ben Gurion'un terör örgütlerinde faaliyette bulundu. Filistin'de İsrail'in kuruluşundan önce oluşturulan Yahudi Konseyi'nin ileri gelenlerindendi. Beyrut kasabı lakabı ile ünlü olan İsrail'in eski savunma bakanı, daha sonra da iskân bakanlığı yapan Ariel Sharon, Kibya katliamı ile Sabra ve Şatilla katliamının sorumlusudur. 1982'de Lübnan'ı işgal eden İsrail kuvvetlerinin başında Ariel Sharon bulunuyordu. Aşağıda sözünü edeceğimiz Sabra ve Şatilla katliamları onun gözetiminde gerçekleştirildi. Ariel Sharon, Filistinlilere çok ağır baskı yapılmasından yana olan Şahinler Grubu'nun da başını çekmektedir. Bir ara Kudüs belediye başkanlığı yapmış olan Teddy Kollek, İsrail'in kuruluşundan önce pek çok kanlı terör eyleminin sorumlusu olan Hagana örgütünün ileri gelen elemanlarındandı. İsrail'in Şimon Peres'ten önceki başbakanı ve kendisi de yahudi terörünün kurbanı olan İzak Rabin 18 yaşında Gizli Palmach Ordusu'na katıldı. 1948 Savaşı'nda Kudüs çevresindeki önemli çatışmaların komutanlığını yaptı. 1964 yılında İsrail'in genelkurmay başkanı oldu. 1967 Savaşı'nda da genelkurmay başkanlığı görevi Rabin'deydi. Bunlar birkaç örnek. Hepsi bu kadar değil elbette. İsrail üst kademe yöneticilerinin büyük çoğunluğunun hatta tamamının terör örgütlerinden yetişme olduklarını söylersek yanlış olmaz. Teröristlerin yönettiği bir ülkeden ancak terör beklenir. İsrail'in komşularına yönelik terör faaliyetlerinden ve çıkardığı savaşlardan yukarıda kısaca söz ettik. Burada ayrıca siyonistlerin devletlerini kurduktan sonra resmi olarak gerçekleştirdikleri terör eylemlerinin ve toplu katliamların bazılarından söz etmek istiyoruz. Kefer Kâsım Köyü Katliamıİsrail, Fransa ve İngiltere'nin işbirliği yaparak Mısır'a ortak saldırıda bulunmalarıyla başlayan 1956 Süveyş Savaşı'nın hemen başlangıcında 28 Ekim 1956 akşamı siyonist askerler Sina'daki Kefer Kâsım köyünde büyük bir katliam gerçekleştirdiler. Siyonist güçler bu işgalde günün belli bir saatinden sonra dışarı çıkmayı yasaklayan bir karar çıkarmışlardı. 28 Ekim akşamı bir siyonist asker komutanı olan subaya, sabah tarlalarına gidip akşam dönen ve söz konusu karardan haberleri olmayan köylüler hakkında ne yapacaklarını sordu. Subay: "Onların ruhlarına Tanrı rahmet eylesin" cevabını verdi. Bu söz: "Onların hepsini öldürün" anlamına geliyordu. Nitekim Kefer Kâsım köylüleri akşam, hiçbir şeyden habersiz tarlalarından döndüklerinde siyonist askerlerin saldırılarına uğradılar. Saldırıya uğrayan köylülerin tümü bu saldırıda öldürüldü. Soruşturma dosyalarında katliamı gerçekleştiren askerlerin komutanının, kimseye acımamaları, kimseyi tutuklamamaları ve yaralı bırakmamaları (yani yaralananları da öldürmeleri) emrini verdiği ifade edilmektedir. Sabra ve Şatilla KatliamıSabra ve Şatilla katliamı siyonist İsrail askerlerinin 1982 yılında Lübnan'ı işgal ettikleri tarihte gerçekleştirilmiştir. Katliam, İsrail kuvvetlerinin başkomutanı Ariel Sharon'un gözetimi ve koruması altında Lübnanlı hıristiyan falanjist milisler tarafından gerçekleştirildi. İşgalci siyonist askerler 16 Eylül 1982 tarihinde Filistinli mültecilerin kaldığı Sabra ve Şatilla kamplarını buralarda ikamet edenlerin herhangi bir yere kaçmalarını önleyecek şekilde kuşatmaya aldılar. Arkasından Lübnanlı hıristiyan Falanjist milisler siyonist askerlerin gözetimi altında kamplara girerek büyük bir katliam gerçekleştirdiler. Lübnan hükümetinin açıklamasına göre bu katliamda toplam 991 kişi öldürüldü. Bunlardan sadece 328 kişinin kimliği tespit edilebildi. Katliam sonrasında hazırlanan raporlarda ifade edildiğine göre 16 Eylül akşamı katliamı gerçekleştiren falanjist milislerden biri söz konusu kampları kuşatma altında tutan siyonist güçlerin subaylarından biriyle irtibat kurarak, yanında 45 kişinin olduğunu bunlar hakkında ne yapacağını sordu. Siyonist subay: "Tanrının istediğini yap" cevabını verdi. Raporda bildirildiğine göre falanjist milis aynı soruyu ikinci kez sorduğunda siyonist subay: "Onlar hakkında ne yapılması gerektiğini çok iyi biliyorsun. Bir daha bu hususu bana sorma" cevabını verdi. (15) Bu cevap siyonist askerlerin falanjist milislerle önceden anlaştıklarını, falanjist milislere gerekli talimatı verdiklerini ve sadece dünya kamuoyu önünde kendilerini temize çıkarmak için bir gerekçelerinin olması amacıyla bu katliamı kendi elleriyle gerçekleştirmekten kaçındıklarını bütün açıklığıyla göstermektedir. Sabra ve Şâtilla katliamları yukarıda sözünü ettiğimiz Kibya katliamının da sorumlusu olan Ariel Sharon'un gözetiminde gerçekleştirilmiştir. Bu da gösteriyor ki, siyonist liderlerin geçmişteki terörist sıfatları ve saldırgan tabiatları pek çok dünya ülkesi tarafından tanınan bir devletin değişik kurumlarında görev almalarıyla değişmemiştir. Kudüs KatliamıYahudiler Mescidi Aksa'nın daha önce Süleyman Mabedi'nin diğer adıyla Siyon Mabedi'nin bulunduğu yere inşa edildiği iddiasındadırlar. Bu yüzden Mescidi Aksa'yı yıkarak yerine Siyon Mabedi inşa etmeği amaçlarlar. Bu amaçlarını gizlememekte ve fırsat buldukça açığa vurmaktadırlar. Siyonist devlet Siyon Mabedi'ni inşa etme yolunda ilk adımı atmak için Körfez krizi dolayısıyla Arap ülkelerinin birbirine düşürüldüğü, bütün dünya kamuoyunun Körfez'de bir savaş beklentisi içinde olduğu ve dolayısıyla bütün dikkatlerin o yöne çevrildiği bir dönemi değerlendirmek istedi. Bu amaçla bazı yahudi gruplarını kışkırttı. Bu kışkırtmalar da ilk semeresini Kudüs katliamıyla verdi. 8 Ekim 1990 Pazartesi günü sabah saatlerinde kendilerine: "Süleyman Mabedi'nin Koruyucuları" adını veren yahudi cemaatine mensup bir kişi İsrail radyosu vasıtasıyla yaptığı açıklamada artık Mescidi Aksa'ya el konulması, bu mescidin yıkılması ve yerine Süleyman Mabedi'nin inşa edilmesi zamanının geldiğini ileri sürdü. Müslümanlar bu sözlerin arkasında bir hesabın yattığını anlayarak Mescidi Aksa'ya yönelik herhangi bir eylemi önleyebilmek için o gün bu mescide toplandılar. Aynı gün öğleden önce saat 11.00 sıralarında adı geçen: "Süleyman Mabedi'nin Koruyucuları" adlı gruba mensup yahudiler ellerinde kutsal kitaplar ve bina edilmesini istedikleri Süleyman Mabedi'nin temel taşı olmak üzere sembolik bir taş taşıyarak ve Tevrat'tan bazı bölümler okuyarak Mescidi Aksa'ya yaklaşmaya başladılar. Müslümanlar yahudileri Mescidi Aksa'ya yaklaştırmak istemediler. Bu arada yahudilerin amaçlarını gerçekleştirmek için ısrarda bulunmaları ve dolayısıyla Müslümanlarla yahudiler arasında tartışma çıkması üzerine önceden Mescidi Aksa çevresine mevzilenmiş olan yahudi askerleri ve polisleri Müslümanların üzerine gaz bombaları atmaya ve silahlarla ateş etmeğe başladılar. Olaylara şahit olanların ifadelerine göre Müslümanların üzerine sadece askerler değil sabahın erken saatlerinde Mescidi Aksa çevresine toplanmış olan sivil yahudiler de ateş ettiler. Ayrıca gerek askerler ve gerekse sivil yahudiler Mescidi Aksa çevresindeki ara sokakları önceden tutmuşlardı. Yahudi askerler Müslümanlara vahşice saldırılarda bulunmakla kalmadılar. Yaralı Müslümanlara acil müdahale yapılmasına, yaralıları hastanelere nakletmek için gelen ambülansların olay yerine girmelerine de engel oldular. Olayları yaşayanlar, Müslümanlardan bazılarının acil tıbbi müdahale yapılmadığından öldüğünü bildirdiler. İşte böyle bir vahşetin sonucu 30 Müslümanın şehid edilmesi, bir çoğu ağır olmak üzere 800 Müslümanın yaralanması oldu. Siyonist yönetim bu kadarla da kalmayıp zulme uğrayan yüzlerce Müslümanı tutukladı ve zincirlere vurarak bütün insanlık adına utanç verici bir görüntüyle tutuklu kamplarına götürdü. BM teşkilatı bu katliamı sadece bir kınama kararıyla geçiştirdi. Kınama da İsrail'e veya İsrail polis teşkilatına değil sadece katliamı gerçekleştiren polislere yönelikti. Olayların incelenmesi için Kudüs'e bir heyet gönderilmesi isteği İsrail tarafından Kudüs'ün kendi başkenti olduğu dolayısıyla böyle bir şeye izin verilmesinin mümkün olamayacağı gerekçesiyle reddedildi. Ama BM bu konuda hiçbir baskı uygulamasına başvurmadı ve olaylar örtbas edildi. Hz. İbrahim Camisi Katliamı25 Şubat 1994 Cuma günü Filistin'de siyonist yahudiler korkunç bir katliam gerçekleştirdiler. Müslümanların sabah namazını kılmakta oldukları bir sırada siyonist yahudilerin Halil İbrahim Camisi'ne düzenledikleri saldırıda 50'den fazla Müslüman şehid edildi, 300'e yakın Müslüman da yaralandı. Yaralananların bazıları daha sonra hastaneye kaldırılırken veya hastanede can verdi. Katliam el-Halil yakınlarında bulunan Kirbât Erba' yahudi yerleşim merkezinde oturan bir yahudi tarafından gerçekleştirildi. Söz konusu yerleşim merkezi çok sayıda ırkçı ve Müslümanlara karşı kin dolu siyonist yahudinin oturduğu bir yerleşim merkezidir. Katliamı gerçekleştiren yahudinin siyonist İsrail ordusunda yedek subay olduğu ve: "Kahane Yaşıyor" adlı siyonist terör örgütüne mensup olduğu bildirildi. Siyonist İsrail kaynakları saldırganın askeri kıyafetiyle saldırıyı gerçekleştirdiğini açıklandı. Saldırgan, Müslümanların sabah namazını kılmakta oldukları bir sırada gizlice camiye girerek bir sütunun arkasına saklanmış ve cemaatin rükuya gitmesiyle birlikte makineli tüfekle namaz kılanları kurşun yağmuruna tuttu. Olaya şahit olanların anlattıklarına göre saldırgan katliamı tek başına gerçekleştirmemiştir. O sadece tetiğe basmakla meşgul oluyordu. Şarjörünün bitmesi halinde arkasındaki diğer siyonistler seri bir şekilde şarjör değiştiriyorlardı. Verilen bilgilere göre çok sayıda siyonist askeri katliamın gerçekleşmesinden bir gün önce akşam saatlerinde el-Halil bölgesine sevk edildi. Bu durum katliamın siyonist rejimin gözetiminde ve planlı bir şekilde gerçekleştirildiğini açıkça gösteriyordu. Olaydan sonra siyonist askerler katliamın gerçekleştiği Halil İbrahim camisini kuşatma altına aldılar ve gazetecilerin olay yerine yaklaşmalarına engel oldular. Saldırıyı protesto için cami etrafına toplanan Müslümanların üzerlerine siyonist askerlerin ateş etmesi üzerine de çok sayıda insan öldürüldü. Muhtemel protesto eylemlerine karşı el-Halil, Batı Yaka ve Gazze bölgelerinin her tarafına siyonist askerler yerleştirildiler ve askerlere en ufak bir protesto eylemi karşısında kuvvet kullanmaları ve ateş etmeleri emri verildi. Kana KatliamıBilindiği üzere eski İsrail başbakanı İsrail seçimlerinde fanatik siyonistlerin oylarını kazanmak için seçimler öncesinde Lübnan'a yönelik olarak gerçekleştirdiği saldırıda büyük bir katliam gerçekleştirdi. Saldırıda Kana mülteci kampının havadan bombalanması sonucu çoğu çocuk ve kadın yüzden fazla insan hayatını kaybetti. O katliamda kafaları kopan çocukların oluşturduğu acı manzaralar zihinlerden silinmiş değildir. BM inceleme heyeti Kana katliamının hatayla değil kasten gerçekleştirildiğini açıkladı. Son Tünel Olayı ve Kudüs KatliamıLikud Partisi lideri Netanyahu iktidara gelmesinden sonra bu mukaddes mabedi yıkma amacına yönelik çalışmalarını açıktan yürütmeye başladı. Ancak doğrudan bu mescidi yıkma amacı taşıdığını söyleyerek değil daha başka kılıflar uydurarak. Bu çerçevede geçtiğimiz Eylül ayında Mescidi Aksa ile Hz. Ömer Camisi'nin içinde bulunduğu haremi şerif bölgesinin altından geçen tünelin açılışını yaptı. İşgal yönetiminin iddiasına göre tünel ulaşım amacıyla kullanılacaktı. Oysa 600 bin nüfuslu Kudüs şehrinde yer altından ulaşım yolları açılması için ihtiyaç olmadığı ortadadır. Üstelik nüfus ve trafik yoğunluğunun daha fazla olduğu Batı Kudüs'te yer altından ulaşım yolları açılmasına ihtiyaç duyulmazken haremi şerif altından böyle bir tünel kazılmasına sadece ulaşım amacıyla ihtiyaç duyulduğu iddiası hiç de inandırıcı değildir. Olayın çelişki oluşturan bir diğer yanı ise kazıların önce arkeolojik araştırmalar amacıyla yapıldığı ileri sürülürken herhangi bir arkeolojik esere rastlanamayınca "ulaşım" kılıfına başvurulmasıdır. İşin gerçeğinde bu tünel Mescidi Aksa'nın altında bir oyuk oluşturarak bu mukaddes mabedin kendiliğinden yıkılmasına yol açmak, yahut fanatik yahudilerin tünele bomba yerleştirmelerine fırsat vererek mescidi alttan yıkmaktır. Yukarıda sözünü ettiğimiz olaylarda fanatik yahudilerin girişimlerinin Müslümanların direnişleri ve mücadeleleri dolayısıyla başarısız kaldığını dile getirmiştik. İşte işgal rejiminin, bizzat bu mescidin içine girerek amaçlarını gerçekleştirme imkânı bulamayan fanatiklere, yer altından tünel kazarak bu imkânı sağlamak istemiş olması kuvvetli bir ihtimaldir. Kudüs Müslümanları söz konusu tünelin ne amaç için kazıldığını çok iyi bildiklerinden Mescidi Aksa'ya yönelik siyonist emellerin önünü kesmek gayesiyle ayağa kalktılar. Siyonist işgal rejiminin tünel açma olayından sonra başlayan ve "Mescidi Aksa Direnişi" adını verebileceğimiz son başkaldırı hareketinde başı çeken yine İslâmi hareketti. Müslümanlar mukaddes mekânlarını korumak için sokaklara dökülmekte haklıydılar. Ancak karşılarında hiçbir insani değere saygı duymayan, hiçbir kural tanımayan, ayakta kalabilmek için saldırganlık ve vahşetin her yoluna başvurmaktan çekinmeyen bir işgal saltanatı vardı. Bu yüzden Müslümanlar birbirleri ardından şehid edildiler veya yaralı olarak hastanelere kaldırıldılar. Görgü tanıklarının verdiği bilgilere göre İsrail askerleri attıkları kurşunlarıyla Müslümanların özellikle kafalarını ve göğüslerini hedef alıyorlardı. Bu da siyonist işgalcilerin ayaklanmayı bastırmaktan çok Müslümanları topluca katletmek amacıyla silah kullandıklarını gösteriyordu. İşgal yönetimi olayların sıcaklığının devam ettiği 27 Eylül Cuma günü de Cuma namazı esnasında Mescidi Aksa'yı 4000 askerle kuşatmaya aldı. Bu kuşatma esnasında, namaz kılan Müslümanların kafalarına kurşun sıkan siyonist askerler 12 Müslümanın şehid olmasına bir çoklarının da yaralanmasına sebep oldular. Cuma günü gerçekleştirilen saldırıda şehid edilenlerle birlikte Müslümanlardan ölenlerin sayısı yetmişi aşarken yaralananların sayısı da iki bine yaklaştı. Yaralananların bazıları da daha sonra hastanelerde hayatlarını kaybettiler. misyonerlik bir din tebliğimi yoksa din pazarlamacılığımıdır?BİR DOSYAMisyonerlik Bir Din Tebliği mi Yoksa Din Pazarlamacılığı mıdır?
Hıristiyan misyonerler emperyalizmin öncü kuvvetleridirler. Batı ülkeleri dini, yönetimin tamamen dışında bıraktıkları halde İslam dünyasındaki misyonerlik çalışmalarına büyük maddi katkıda bulunmaktadırlar. Misyonerliğin öncelikli amacı insanlara hıristiyanlık dinini tebliğ etmek değil gelişmemiş üçüncü dünya ülkelerinin halklarının Batı ülkelerinin dünya üzerinde kurmuş oldukları sömürgeci yapıya tamamen teslim olmalarını ve başkaldırmamalarını sağlamaktır. Bu arada misyonerler, söz konusu sömürgeci yapıyı tehdit eden tehlikeleri de ortadan kaldırmayı amaçlamaktadırlar. İslam dünyasındaki hıristiyan misyonerlerin sadece din propagandası yapmakla kalmayarak bozgunculuk yapmaları da bu yüzdendir. (1) Günümüzde Müslümanların karşı karşıya olduğu meselelerin pek çoğuna onlar sebep oldular ve halen de sebep olmaya devam ediyorlar. Misyonerler geçmişte, Müslümanları hıristiyan yapmakta başarılı olamayacaklarını anlayınca "İslam Birliği"ni ve Müslümanların İslamca yaşantılarını bozmak için değişik bir yol tuttular. Dolayısıyla Müslümanlar arasında kavmiyetçilik, liberalizm vs. gibi fikirleri yaymaya başladılar. Bugün Müslümanlar arasında yaygın olan gayrı İslâmi düşüncelerin çoğu onların ürünüdür. Bugünkü hıristiyanlığın asıl vatanı durumunda olan Avrupa ve Amerika'da din büyük oranda arka plana atıldığı, hıristiyanlığın kuralları tümüyle unutulduğu halde, misyonerler çalışmalarını İslam ülkelerinde ve geri kalmış durumdaki Afrika ve Asya ülkeleri üzerinde yoğunlaştırmaktadırlar. Böyle yapmaları emperyalizmin çıkarlarına hizmeti amaç edindikleri yolundaki iddiamızı doğruluyor. Emperyalizmin desteği ile çok büyük bir maddi güce sahip olan kilisenin sömürge durumundaki ülkelerde yürüttüğü çalışmaları aksatmamak için kendi vatanını ihmal etmesi boşuna değildir. Sahip oldukları dokunulmaz ve özerk statüyü çok iyi değerlendiren kilise otoriteleri kendi vatandaşlarına "din" konusunda pek söz geçirememekle beraber, üçüncü dünyada faaliyet göstermek üzere büyük bir sermaye desteğine sahiptirler. Özellikle Afrika ve Uzakdoğu gibi istismar edilmeye çok uygun yerlerde misyonerler, sınırsız ekonomik imkânların yanında batı ülkelerinin ve mevcut kukla rejimlerin askeri ve siyasi desteğiyle çalışmaktadırlar. Bugün dünyada hıristiyan bir azınlık tarafından yönetilen Müslüman ülkelerin sayısı az değildir. (2) Misyonerliğin Geçmişiİslam âleminde hıristiyanlaştırma faaliyetlerinin kökleri haçlı savaşlarına kadar uzanır. Hıristiyan Avrupa'nın İslam âleminde teşkilatlı bir şekilde misyonerlik çalışmalarını başlatması ise 13. asrın başlarında olmuştur. Hıristiyan misyonerler İslam âlemindeki hıristiyanlaştırma faaliyetlerini organize etmek amacıyla tarih boyunca çeşitli dernekler ve teşkilatlar kurmuşlardır. On dokuzuncu asrın girmesiyle misyonerlik faaliyetleri daha da gelişmeye ve güçlenmeye başladı. Özellikle Batı'nın gerçekleştirdiği teknolojik gelişmeleri çeşitli İslam topraklarına sokmak suretiyle nüfuzunu genişletmesi İslam âlemine misyonerlik faaliyetlerinin sızmasını da kolaylaştırdı. Misyonerlerin Müslümanlar arasında yayılmasını Avrupa ülkelerinin İslam topraklarına askerler göndermesi takip etti. Bu noktada sömürgeci güçlerle misyonerlerin gayeleri birleşiyordu. (3) Afrika'da Sömürgecilik ve Misyonerlik El EleEmperyalizmin Afrika senaryosu ve bunda misyonerlerin rolü, emperyalizm-misyonerlik ilişkisini ortaya koyma bakımından üzerinde durulmaya değer. Afrika'nın keşfinden sonra bu kıtaya ilk yayılanlar misyonerler oldu. Misyonerlerin amacı sadece insanları hıristiyanlaştırmak değil aynı zamanda onları sömürge hâkimiyetine hazır hale getirmekti. Böylece Avrupa'nın Afrika üzerindeki hâkimiyeti daha da kuvvet kazanacaktı. Nitekim misyonerler bütün güç ve imkânlarıyla çalıştılar. Avrupalılar da hâkimiyetlerini kurdular ve bunun sonucunda bir yandan Afrika'nın tabii zenginlikleri Avrupa'ya aktarılırken, diğer yandan ekonomik gelişmeler dolayısıyla işçi talebinin karşılanması için insanlar köleleştirildiler. Avrupalının yüzyıllar süren sömürge düzeninin neticesi, bu kıtanın verimsiz, kurak ve çöl haline getirilmesi dolayısıyla insanlarının fakirleşmesi oldu. Afrika kıtasının tabii zenginliklerinin Avrupa'ya taşınması sonucunda bu kıtanın çölleşmesini de Avrupalılar kendi çıkarları açısından kullanmayı bildiler. Batılılar, hıristiyanlaştırma faaliyetleri çerçevesinde geçmişte gerçekleştiremediklerini bugün yoksulluğu fırsat bilerek gerçekleştirmek istiyorlar. Bugün Batı'nın göndermiş olduğu hıristiyan misyonerler Afrika insanının yoksulluğunu ve açlığını onu hıristiyanlaştırmak için değerlendirmektedirler. World Christian Encyclopaedia (Hıristiyan Dünyası Ansiklopedisi)'nın yayın müdürü istatistikçi Dawid Warren'e göre 1970'lerde hıristiyanlaştırma faaliyetlerine 70 milyar dolar ayrılmışken bu miktar gittikçe artırılarak 1980'lerde 100.3 milyar dolara çıkarıldı. Dawid Warren, tüm dünyada yapılacak hıristiyanlaştırma faaliyetleri için 1985 yılında da 127 milyar dolar ayrıldığını bildirdi. (Buna misyonerlik faaliyetleriyle bağlantılı gıda, sağlık ve diğer zorunlu ihtiyaç yardımlarının da dahil olduğunu sanıyoruz.) Yukarıda da işaret ettiğimiz üzere misyonerler, faaliyetlerini kuraklık ve açlık musibetine uğrayan ve kendi hallerine terk edilen Afrikalıların yaşadıkları bölgelerde yoğunlaştırmaktadırlar. Yardımseverler kisvesi altında faaliyet yürüten misyonerler her gün yüzlerce Etyopyalı, Sudanlı, Çadlı, Malili ve Mozambikli insanın inancını çalmaktadırlar. Anne ve babalarını kaybeden Müslüman çocuklar, papazlar tarafından idare edilen hıristiyan yetimhanelerine götürülmekte ve içlerinden zeki olanlara kilise bursları temin edilerek Batı ülkelerine tahsil yapmaya gönderilmektedirler. Bunlar Batı ülkelerinin Afrika ülkelerindeki çıkarlarını korumaya elverişli hale getirilmek üzere özel bir eğitime tabi tutulmaktadırlar. Söz sırası gelmişken bugün İslam ülkelerindeki yönetim meselesinin ve bu ülkelerde yönetim ile halk arasındaki kopukluğunun da geçmişte uygulanan benzer politikadan kaynaklandığına dikkat çekmemiz uygun olur. Misyonerliğin Afrika'ya Getirdikleri: Sömürgeleştirme, Yoksullaştırma, Hıristiyanlaştırma ve BozgunculukBugün Afrikalı Müslüman, iki büyük tehlike ile karşı karşıyadır. Biri açlık ve sefalet dolayısıyla hayatını kaybetme tehlikesi, diğeri ise fırsatı ganimet bilip insanların içinde bulundukları imkânsızlıkları istismar eden hıristiyan misyonerlerin tuzağına düşerek imanını kaybetme tehlikesi. Bunların ikincisi birinciden çok daha tehlikelidir. Çünkü birincisi geçici hayatı kaybetme tehlikesi, ikincisi ise ebedi hayatı kaybetme tehlikesidir. Ama ikincisi birinciyle irtibatlı. Çünkü Afrikalı Müslüman açlık ve sefalet yüzünden misyonerlerin kucağına itiliyor. Şimdi size hıristiyan misyonerlerin Afrika'daki çalışmalarından bazı örnekler sunalım: Afrika'daki Müslüman halklar içerisinde açlık sıkıntısından en çok etkilenen toplumlardan biri Mozambik Müslümanlarıdır. Birleşmiş Milletler'in yayınladığı bir rapora göre Güneydoğu Afrika ülkelerinden Mozambik'te doğan her bin çocuktan 350'si yetersiz beslenme sebebiyle hayatını kaybediyor. Mozambik Müslümanları 500 yıl Portekiz emperyalizmine karşı savaş verdiler. Portekizliler bu beş asır içinde Müslümanların bütün mal varlıklarını gasp edip onları fakir, çaresiz bıraktılar. Bu beş asır sonunda kazanılan zafer de çeşitli siyasi oyunlarla yine Müslümanların elinden alındı. 1977 yılında bağımsızlığını ilan eden Mozambik'te yönetimi ele geçiren Milli Cephe, sosyalist sistem getirdi. Bu sosyalist rejimin gölgesinde misyonerler gayet rahat bir çalışma ortamı bulabildiler. Geçmişte Müslümanlardan zorla aldıklarının çok az bir kısmını geri veren misyonerler, verdikleriyle beraber batıl inançlarını da kabul ettirmeye çalıştılar. Hıristiyan kilisesi Mozambik'te yürütülen hıristiyanlaştırma çalışmalarıyla ilgili olarak verdiği raporunda bu ülkede hıristiyanların sayısının hızla arttığını duyurdu. Bu ülkede açlığın hüküm sürdüğü yerlerle kurak bölgelerde gıda maddelerinin dağıtılması hususunda misyoner teşkilatları ile hükümetin sıkı bir işbirliği içinde oldukları bildirildi. Mozambik'teki hıristiyanlaştırma çalışmaları genellikle Müslümanlara yönelik. Yukarıda sözü edilen kilise raporuna göre Mozambik'teki "Yav" kabilelerinin % 80'i, "Makondi" kabilelerinin de % 43'ü Müslüman. Bugün hâlâ açlığın cenderesinden kurtulamamış olan Somali'de misyonerlik çalışmalarının iki asırlık bir geçmişi var. Misyonerler bu ülkede iki asırlık hummalı çalışmaları sonunda tek bir Müslümanı bile hıristiyan yapmayı başaramadılar ama sömürgeci güçlerin bu ülkenin yönetimini kendi çıkarlarına hizmet edecek kişilerin eline teslim etmeleri için şartları hazırlamayı başardılar. Somali'nin 1991 ayaklanmaları ile iktidardan uzaklaştırılan eski diktatörü Siyad Berri, ülkedeki İslâmi uyanışın önüne geçmek amacıyla hıristiyan misyonerlerden yararlanıyordu. İslâmi hareket mensuplarına göz açtırmayan Siyad Berri, misyonerlere Müslüman halk içinde faaliyet yürütmeleri için her türlü imkânı sağlıyordu. Sömürgeci güçlerin çıkarlarını koruması üzere Somali devlet başkanlığına getirilen Siyad Berri misyonerlerin önüne bütün kapıları açmış ve misyoner okulları açmalarına fırsat tanımıştı. Hatta Berri ihtiyaçlı durumdaki Müslüman ailelerin çocuklarının binlercesini hıristiyan misyonerlere satmaya bile kalkıştı. (4) Somali Müslümanlarının 1988 sonlarına doğru Kuveyt İslam Fıkhı Enstitüsü'nün 5. dönem toplantısına gönderdikleri mektupta şöyle deniyordu: "...Yönetim hıristiyanlaştırma çalışmaları için her türlü imkânı hazırladı. Müslümanlar tarafındaki bütün engelleri kaldırdı. Müslümanların İslâmi hislerini öldürdü. İslâmi tebliğ çalışmalarını yasakladı, ağızları kapattırdı ve misyonerlerin seslerinden başka her sesi susturdu. Artık misyonerlerin ülkemizde enine boyuna dolaşmaları ve istediklerini yapmaları için bir engel söz konusu değil. Ağızların kapatılmasından, İslam'ın sesinin kısılmasından, Müslüman davetçilerin kovulmalarından veya hapse atılmalarından sonra meydan onlara kaldığı için misyonerler artık Müslümanların çocuklarını arabalara yükleyerek adeta mal gönderir gibi Avrupa veya Amerika kiliselerine gönderebiliyorlar. Somali tarihinde ilk kez bazı gençlerin boyunlarına haç astırıp sokaklarda dolaştığı görüldü. Kuzey bölgedeki bazı şehirlerin yıkılmasına ve ahalilerinin sürgün edilmesine yol açan son olaylardan sonra bazı aileler çoluklarıyla çocuklarıyla Avrupa'ya veya Amerika'ya göç ettiler. Gittikleri yerlerde onları kilisenin adamları karşılayıp çocuklarını alıyorlar". (5) Somali'de 1991 yılında çıkan ve Siyad Berri diktatörlüğüne son vermeyi amaçlayan iç savaşın, halkı daha çok fakirliğe ve açlığa itmesi de misyonerlerin işine yaradı. Hatta misyoner teşkilatları bu kez Birleşmiş Milletler teşkilatı ile de işbirliği yaparak hıristiyanlaştırma çalışmalarını daha da hızlandırdılar. Fakir Afrika ülkelerinden Malavi'de elli - altmış yıl öncesine kadar nüfusun % 66'sını Müslümanlar oluştururken bu oran zaman içinde % 17'ye kadar düştü. Bu kadar kısa süre içinde böyle büyük bir düşüş gerçekleşmesinin sebebi eğitimin hıristiyanların denetimi altında olmasıdır. Misyonerler eğitimi denetimlerine almaları sayesinde okuyan kesimi ele geçirdiler. Bunun üzerine İslam okumamış kesimin dini haline geldi. Misyonerler bunu da İslam aleyhine bir propaganda malzemesi olarak kullandılar ve İslam'ın ancak cahil kesim tarafından kabul edilebilecek bir din olduğuna ülke halkının bir bölümünü inandırabildiler. (6) Fakat özellikle 1980'li yıllarda bu ülkede yeniden bir İslâmi uyanış ortaya çıktı. Bu uyanış sayesinde, geçmişte hıristiyan misyonerlerin İslam hakkındaki asılsız iddialarından etkilenen ve özellikle inançları yiyecek maddesi karşılığında çalınmış olan Malavililer yeniden İslam'ı tanımaya ve Müslüman olmaya başladılar. Bu durum karşısında Papa II. Jean Paul'ün emriyle Malavi'de görev yapan misyonerler yeniden bir atağa geçtiler. Ama bu kez misyonerler pek başarı elde edemediler ve Müslümanların çalışmaları daha etkili oldu. Hıristiyan kilisesi Malavi'de yenik düştüğünü ve geçmişte kullandığı hilelerin artık iş görmediğini anlayınca bu ülkede her türlü dini propagandanın yasak edilmesini istedi. Katoliklerin dini lideri II. Jean Paul de 1989 baharında çeşitli Afrika ülkelerini içeren ziyareti esnasında Malavi'ye de uğradı. Ziyaret ettiği diğer Afrika ülkelerindeki misyonerlik çalışmalarına devletin destek vermesini isteyen II. Jean Paul, Malavi'de bütün dini propagandaların yasak edilmesi çağrısını tekrarladı. Bu durum sömürgecilerin çıkarlarını garantiye almak için dini bir altyapı oluşturmak üzere görevlendirilen hıristiyan misyonerlerin eşit şartlarda mücadeleye ve er meydanında güreşe yanaşamadıklarını ortaya koyuyordu. Mali'nin Kav şehrinde misyonerlik faaliyetleri 1927'de başladı. O tarihten 1980'lere kadar hıristiyanlaştırılabilen Müslüman sayısı sadece ikiydi. Ama bu zaman zarfında misyonerlerin "fakirleştirme" ve "cahilleştirme" politikaları başarılı oldu. Dolayısıyla 1980'lerden sonra hıristiyanlaştırılabilen Müslüman sayısı hayli arttı. Mali'de faaliyet yürüten hıristiyan misyonerlerin genç kızları çeşitli yollarla evlerinden alarak misyoner merkezlerine teslim ettikleri tespit edildi. Konuyla ilgili açıklamalarda hıristiyan misyonerlerin Müslüman kızları kandırabilmek için onlara süs eşyası, güzel ve lezzetli yiyecekler, kıymetli giyecekler temin ettikleri bildirildi. Misyonerler bu yollarla ağlarına düşürebildikleri Müslüman genç kızları ailelerinden habersiz olarak misyoner merkezlerine götürüyor ve orada hıristiyanlık propagandasına tabi tutuyorlardı. Mali'de misyonerlik çalışmalarını yürüten örgütlerin genellikle kadın örgütleri olması da ilgi çekiciydi. Bunun en önemli sebebi orada daha çok genç kızların hedef alınması ve pusuların, ağların onlara göre düzenlenmiş olmasıydı. Dikkat çeken bir başka husus ise Mali'de faaliyet yürüten misyoner kadınların çoğunlukla Fransız asıllı olmalarıdır. Bunda Fransa'nın Mali'deki sömürgeci çıkarlarının korunmasının etkisi vardı. Fransa yönetimi hıristiyanlaştırma yoluyla Mali'deki emperyalist çıkarlarını korumak amacıyla kilise teşkilatlarına ve misyonerlere büyük yardımlar yapıyor. (7) Afrika'daki hıristiyan misyonerler zaman zaman siyasi karışıklıklara ve fitnelere de sebep olmaktadırlar. Mesela Afrika'nın küçük ülkelerinden olan Liberya'da Ağustos 1990'da çıkarılan ayaklanmanın asıl amacı bu ülkedeki İslâmi ilerleyişin önüne geçmekti. 3 milyon nüfusa sahip Liberya'da halkın yaklaşık % 45'ini oluşturan Müslümanlar, ne devlet başkanı Samuel Doe'nin ne de ayaklananların tarafını tutuyorlardı. Buna rağmen çok sayıda Müslüman atılan mermilere hedef seçildi. Liberya'daki Müslüman davetçilerin ileri gelenlerinden olan Seyko Hüseyin Sako'nun haftalık el-Muslimun gazetesine verdiği demece göre çoğunluğu putperest kavimlere mensup olan isyancılar Liberya'daki hıristiyan misyoner teşkilatlarından ve kilise temsilcilerinden önemli oranda yardım alıyorlardı. Liberya'daki ayaklanmanın başlama hikâyesi de oldukça ilginçti. Önce kilise güdümündeki Observer gazetesinin başkan Samuel Doe'yi Müslümanlara arka çıkmakla, camilerin ve İslâmi okulların yapımına yardımcı olmakla suçlamasıyla işe başlandı. Bunun arkasından karşılıklı suçlamalar ve ithamlar birbirini takip etti. Sonunda yine büyük ölçüde kilise mensuplarının ve misyonerlerin tahrikleri neticesinde ayaklanma başlatıldı. İsyancılar gerçekte Samuel Doe iktidarına son vermeyi amaçladıkları halde birçok yerde silahlarını Müslümanlara çevirdiler. Bazı Müslüman köylerinde toplu katliam gerçekleştirdiler. Liberya olayları ile ilgili olarak özellikle üzerinde düşünülmesi gereken de isyancıların bir Müslüman köyüne girdiklerinde ilk önce köyün imamını sormaları ve ilk iş olarak onu bulup öldürmeleriydi. 1989 Mayıs'ının ortalarında Batı Afrika ülkelerinden Senegal'in başkenti Dakar'da Senegallilerin Moritanyalılara saldırmaları üzerine başlayan çatışmalarda birçok insan öldürüldü. Bu olaylarda özellikle Fransa hesabına çalışan misyonerlerin parmağı olduğu sonradan ortaya çıkarıldı. Moritanya kültür bakanı Ahmed el-Emin Veled bu konu ile ilgili olarak yaptığı açıklamada misyonerlerin Afrika'da güven ve istikrarı bozmak, çeşitli sürtüşmelere sebep olabilmek için bilhassa hıristiyan yaptıkları kimseleri kullandıklarını ve bu arada ayrılıkçı gruplar ile de işbirliği içine girdiklerini söyledi. Ahmed el-Emin Veled, Senegal ile Moritanya arasında ortaya çıkan sürtüşmede katolik kilisesi hesabına çalışan misyonerlerin büyük rollerinin olduğuna işaret etti. Bakan Veled, katolik kilisesi hesabına çalışan misyonerlerin Senegallilerin kavmiyetçi düşüncelerini harekete geçirmek suretiyle, kendilerini bu ülkede yaşayan Moritanyalı azınlığa karşı kışkırttıklarını ve Senegal yönetimini de Moritanya ile savaşa girmek üzere teşvik ettiklerini ifade etti. Senegal olaylarının başlamasında Fransa hesabına çalışan ajanların ve yayın organlarının da etkinliği olmuştu. Senegal olaylarını kışkırtanların ve tertipleyenlerin başında Senegal'in eski başkanı Sengur zamanında İçişleri bakanlığı yapmış olan Jean Goulan bulunuyordu. Fransa finansmanlı basın organları da Moritanyalılarla Lübnanlıların geçmişte köle ticareti yaparak zengin olduklarını ileri sürüyor ve bundan dolayı Senegallileri Moritanyalılara karşı kışkırtıyorlardı. İşin gerçeğinde ise Senegal'deki köle ticaretini Fransızlar ellerinde tutmuşlar ve bu ülkeden zorla topladıkları binlerce Müslümanı Avrupa ülkelerinde köle olarak satmışlardı. Fransa güdümlü Demokratik Parti gazetesi de Senegalli siyahları Moritanyalı beyazlara karşı toplu kıyama davet etti. Bütün bu olaylar Fransız emperyalizmi ile misyoner teşkilatlarının işbirliğine delil teşkil ediyordu. Uganda'da 19. yüzyılın sonlarına doğru başlayan Müslüman katliamının arkasında hıristiyan misyonerler vardı. Hıristiyan misyonerler bu ülkedeki Müslüman hâkimiyetine son verebilmek için adam satın alma yoluyla bazı yerli Ugandalıları kendi taraflarına çekebildiler. Ardından kendi adamlarına modern silahlar temin ederek Müslümanlara karşı dini savaşlar başlattılar. Bu savaşlarda on binlerce Müslüman topluca öldürüldü. Sudan'ın güneyindeki ayrılıkçı gruplara hıristiyan misyonerler tarafından tabut içinde silah gönderildiği Sudan polisi tarafından tespit edilmişti. Bu olayın ortaya çıkarıldığı dönemdeki Sudan Kültür bakanı Ali Şumuvv, bir açıklamasında Sudan'ın çeşitli iç problemlerinin arkasında hıristiyan misyonerlerin bulunduğuna işaret etti. Ali Şumuvv, misyonerlerin Sudan'ın güneyini kuzeyinden ayırarak bu bölgede kendi amaçlarına hizmet edecek ufak bir devlet ortaya çıkarmak için bütün imkânlarını seferber ettiklerini belirtti. Ali Şumuvv konuyla ilgili açıklamasında Afrika'daki Müslümanların en büyük baş belalarının hıristiyan misyonerler olduğuna dikkat çekti. (8) Orta Afrika ülkelerinden olan Kenya'da misyonerlik çalışmaları bugün hâlâ oldukça yoğun durumdadır. 1990 yılında bu ülkede sadece İngiltere'den 320 misyoner görev yapıyordu. Batı ülkeleriyle iyi ilişkiler içinde olan Kenya hükümeti de misyonerlik çalışmalarına her türlü imkânı sağlamaktadır. Bu ülkede misyonerlik çalışmalarının oldukça yoğun olması sebebiyle bazı çevreler Kenya'yı Afrika'nın Vatikan'ı olarak adlandırmaktadırlar. Ne var ki, gittikleri yerlerde merhamet tacirliği yapan misyonerlerin Kenya'da silah ticareti ile de uğraştıkları belirlendi. Ancak misyonerlerin bu işgüzarlığı, hıristiyanlık propagandalarına her türlü imkânı tanıyan Kenya hükümetini kızdırdı. Kenya hükümeti 1989 sonlarına doğru, ülkeye silah soktukları ve iç güvenliği tehdit ettikleri gerekçesiyle Kenya Hıristiyan Kiliseler Birliği (ACCK) üyesi bazı misyonerleri sınır dışı etti. Kenya hükümeti olayla ilgili açıklamasında hıristiyanlık propagandasında kullanılacak malzeme diye göstererek ülkeye silah ve savaşta kullanılacak haritalar soktuklarının tespit edildiğini bildirdi. Konuyla ilgili olarak verilen haberlerde kilise papazlarından Richard Hamilton adında bir kişinin Kenya'dan kovulduktan sonra mühendis kılığına girerek kilisenin mülkünü alıp Hıristiyanlığa hizmet eden başka kurumlara çevirmek amacıyla yeniden bu ülkeye girmeye kalkıştığına işaret edildi. (9) 1977'de siyasi bağımsızlığına kavuşan Cibuti de geniş çaplı bir misyoner saldırısına maruz kaldı. Somali'nin kuzeyinde Aden Körfezi kıyısında bulunan Cibuti'nin bir milyon civarındaki nüfusunun yüzde yüze yakını Müslümandır. Cibuti aynı zamanda Somali zulmünden kaçan Ogadenli Müslümanların da mülteci olarak yaşadıkları bir ülke. Ogadenli mülteciler misyonerlerin iştahlarını kabarttı ve Cibuti'ye yönelik misyoner saldırısı da, Ogadenli Müslümanların yurtlarını terk ederek bu ülkeye iltica etmesiyle birlikte hız kazandı. Cibuti küçük bir ülke olmasına rağmen emperyalizm için özel bir önem arz etmektedir. Çünkü Aden Körfezi'ni Kızıl Deniz'e bağlayan Babu'l-Mendeb boğazı Cibuti'nin kontrolündedir. Güneyden Somali ile kuzeyden ve batıdan da Etyopya ile sınırdır. Bu itibarla önemli bir coğrafi konuma sahiptir. Dolayısıyla emperyalizmin öncüleri durumundaki misyonerler Cibuti'ye özel ihtimam gösteriyorlar. Amaç sadece insanları hıristiyan yapmak değil buradaki emperyalist çıkarları garantiye almak. Misyonerler Afrikalı Müslümanları dinlerinden uzaklaştırabilmek için onların aralarında kavmiyetçiliği yayma yolunda da büyük gayretler sarf ettiler. Misyonerler uzun yıllar Afrikalıları, İslam'ın bir "Arap dini" olduğuna inandırmaya çalışarak, onların daha çok kavmiyetçi düşünceleri benimsemelerini sağlamak istediler. Onların bu yöndeki çalışmalarının Afrikalılar arasında önemli etkileri olmuştur. Ancak, Afrika kıtasında İslâmi uyanışın yeniden kendini gösterdiği son yıllarda misyonerlerin kavmiyetçi fikirleri yayma çabaları eski etkisini kaybetmeye başladı. Siyonist - Misyoner İşbirliğiAfrika'daki hıristiyan misyonerler İslam'a ve Müslümanlara karşı çalışmalarında siyonist İsrail rejimi ile de işbirliği yapıyorlar. Özellikle son yıllarda Afrika ülkelerinde de İslâmi uyanışın etkili olması üzerine hıristiyan misyonerler siyonist rejimle daha çok işbirliğine girme ihtiyacı duydular. Liberya'da binlerce Müslümanın öldürülmesine yol açan iç savaşın arkasında hıristiyan misyonerlerle birlikte siyonistler de vardı. Güney Sudan'daki ayrılıkçı gruplara da hıristiyan misyonerlerle birlikte siyonist rejim de destek vermektedir. Misyonerler Güney Sudan'daki ayrılıkçılara tabut içinde silah temin ederlerken siyonist İsrail yönetimi de ayrılıkçı militanları özel askeri eğitime tabi tutmaktadır. Misyonerlerin Asya'daki Çalışmaları da Afrika'dakinin BenzeriHıristiyan misyonerler, Afrika'daki gibi Asya ülkelerinde de insanların fakirliklerini hıristiyanlaştırma faaliyetlerinde değerlendirmektedirler. Halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan ve dünya ülkeleri arasında fakirlik sıralamasında ikinci sırayı alan Bangladeş'te hıristiyan misyonerler gayet yoğun bir faaliyet yürütmektedirler. Fakirlik, bilgisizlik, işsizlik ve sağlık hizmetlerinin yetersizliği hıristiyan misyonerlerin başarılı olmak için aradıkları şartlar. Bu şartların tümü Bangladeş'te mevcut. Dolayısıyla kilise teşkilatları bu ülkeye oldukça fazla önem veriyorlar. Misyonerler fakir ve dinleri hakkında yeterince bilgi sahibi olmayan Müslümanları tuzaklarına düşürmek için sosyal yardım merkezleri, okullar vs. açıyorlar. Kurdukları sosyal yardım merkezlerinden yardım almak isteyen Müslümanlara hıristiyan olmalarını şart koşuyorlar. Okullarına öğrenci alırken ise hıristiyan olma şartı aramıyorlar. Ancak misyoner teşkilatlarına bağlı okullara giren çocuklar sürekli hıristiyanlık propagandasına tabi tutuluyorlar. Aynı şekilde misyonerlerin sağlık hizmetlerinden yararlanmak isteyen Müslümanlar da hıristiyanlık propagandalarına maruz kalıyorlar. Devletin resmi sağlık kuruluşları yetersiz kaldığından ve düzensiz beslenme, sağlık kontrolünün ve koruyucu hekimliğin olmaması gibi sebeplerden dolayı hastalık oranı yüksek olduğu için misyonerlerin sağlık kuruluşlarına ihtiyaç duyanların sayısı çok oluyor. 200 yıldan buyana yoğun misyonerlik faaliyetlerine maruz olan Bangladeş'te son yıllara kadar 1 milyon Müslümanın hıristiyanlaştırıldığı çeşitli kaynaklarda ifade edilmektedir. Bangladeş hıristiyanları kendilerine özel (bağımsız) bir kilise teşkilatı kurdular. (10) İslam ülkelerinin nüfusça en kalabalık olanı Endonezya'da da yoğun misyonerlik faaliyetleri yürütülmektedir. Batı, Endonezya'yı önce doğrudan işgal etti. Sonra kendi hesabına iş yapacak adamlarını yönetime geçirip işgal kuvvetlerini geri çekti. Daha sonra bu ülkede, İslâmi uyanışın başlaması ve emperyalizmin çıkarlarını tehdit etmesi üzerine öncü kuvvetleri durumundaki misyonerleri gönderdi. Endonezya'daki misyoner teşkilatları Birleşmiş Milletler teşkilatından da yardım almaktadırlar. Diktatör Sukarno ve Suharto döneminde misyonerler totaliter rejimle işbirliği yaparak Müslümanlara baskı yapılması suretiyle onların dinlerini güvenilir kaynaklardan doğru bir şekilde öğrenmelerine engel oluyor, onları dinleri hakkında cahil bırakmak ve hıristiyanlık propagandalarından rahatlıkla etkilenebilecek, şuursuz ve bilgisiz insanlar topluluğu haline getirmek için çalışıyorlardı. Bu ülkedeki misyonerlik faaliyetlerinin en önemli yanını ise diğer ülkelerde olduğu gibi insanların yoksulluklarından istifade oluşturmaktadır. Bu faaliyetlerinde başvurdukları metotlardan bazılarını şu şekilde sıralayabiliriz: a.Hıristiyan olmak yahut hıristiyanlığı kabul etmek veya çocuklarını hıristiyan okullarına göndermek şartıyla, fakir Müslümanlara mali yardım yapılması. b.Çeşitli vesilelerle rejim tarafından tutuklanan Müslümanların ailelerine yardım sağlayarak onları hıristiyanlığa ısındırmak. c.Okullar açarak bu okullarda fakir ailelerin çocuklarına eğitim imkânı sağlamak. d.Çeşitli sosyal hizmetlerle insanları kendilerine bağlamak ve hıristiyanlığa ısındırmak. Bütün bu faaliyetleri için gerekli yardımları Batılı emperyalist ülkelerden ve onların kurduğu uluslararası teşkilatlardan alabiliyorlar. Yine halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan Uzakdoğu ülkelerinden olan Malezya'ya da misyonerler özel önem veriyorlar. Misyonerler Malezya'daki faaliyetlerini 1985'den sonra başlayan İslamizasyon faaliyetlerine paralel olarak hızlandırdılar. Kısaca, misyonerlik faaliyetlerinden azade durumda hiçbir İslam ülkesi mevcut değildir. Neden Hedef Müslümanlar?Asya'daki misyoner teşkilatlarının çalışmalarını Taocular, Şintocular, Hindular ve Budistler arasında değil de özellikle Müslümanlar arasında yoğunlaştırmaları da dikkat çekici. Bunun en önemli sebebi İslam'ın bir hareket, aksiyon dini olmasıdır. Asya'daki misyonerler Müslümanların çoğunlukta olduğu bölgelere yönelik faaliyetlerini günden güne artırırlarken Japonya, Kore gibi Şintocuların ve Budistlerin çoğunlukta olduğu ülkelere uğrama ihtiyacı bile duymazlar. Misyonerlerin Müslümanlar arasında yürüttükleri faaliyetlerin tek gayesi Müslümanları hıristiyanlaştırmak değil dinlerinden uzaklaştırmaktır. Kendi ülkelerindeki insanların hıristiyanlıktan uzaklaşmalarına rağmen çalışmalarını Müslümanların üzerinde yoğunlaştırmaları da bunu gösteriyor. Gayeleri Hıristiyanlığı yaymak olsaydı, hıristiyanlığı unutup dinsizleşmiş olan ve sayıları milyonları bulan Batı insanlarına daha çok ağırlık vermeleri gerekirdi. Müslümanları dinlerinden uzaklaştırmak istemelerinin asıl amacı da onların Batı çıkarları karşısında zararsız ve etkisiz hale getirilmelerini sağlamaktır. Amaç Din Tanıtımı Değil Müslümanın Kafasını KarıştırmakMisyonerler, Müslümanları hıristiyanlaştırabilmek için ilk hamlede onları hıristiyanlığa davet etmiyorlar. Bunu yapabilmek için önce Müslümanları kendi dinlerinden uzaklaştırmaya, İslam dinine göre büyük günah sayılan kötülükleri Müslümanlar arasında yaygın hale getirmeye ve daha önce de zikredildiği gibi Müslümanları dini konularda bilgisiz bırakmaya çalışıyorlar. Ayrıca Müslümanlar arasında fakirliğin artması için çeşitli ekonomik yollara başvuruyorlar. Uluslararası emperyalizm ile yardımlaşma içinde olduklarından dolayı buna imkân bulabilmektedirler. Cehalet ve fakirlik, ikisi bir araya gelince, hıristiyanların işi kolaylaşıyor. Misyonerler ayrıca insanları tuzaklarına düşürebilmek için sosyal kurumlara oldukça ağırlık veriyorlar. Maddi finansman açısından herhangi bir sıkıntı çekmediklerinden dolayı bilhassa Afrika ülkelerinde ve geri kalmış durumdaki diğer ülkelerde oldukça etkili sosyal kurumlar tesis etme imkânları bulabilmektedirler. En çok önem verdikleri alanlar ise eğitim ve sağlıktır. Mısır'ın İskenderiye şehrinde kıpti bir ailede dünyaya gelen, hıristiyan ilahiyatı üzerine öğrenim gören ve bir süre hıristiyan ilahiyat fakültesinde öğretim görevlisi olarak çalıştıktan sonra Müslüman olan Dr. İbrahim Halil Ahmed, misyonerlerin Müslümanlar arasındaki çalışmalarıyla ilgili açıklamasında, kilise görevlilerinin Müslümanların inançlarına fitne sokmak ve onları bazı durumlarda zor duruma düşürmek amacıyla İslam'ı öğrendiklerine dikkat çekmişti. Ünlü misyoner casus Hampher'in şu sözü de bu konuda fikir veriyor: "Müslümanların kalbindeki cihad duygularını söküp atabilmenin en büyük başarı olduğu, gerisinin çorap söküğü gibi geleceği yetiştirildiğimiz misyoner okullarında öğretilmişti." Londra'da düzenlenen "İslam Ülkelerinin Sömürgeleştirilmesi ve Bu Yoldaki Güçlükler" adlı konferansta delegelerden birisi şöyle konuşmuştu: "Elli yıl durmadan çalıştık. Sadece beş kişiyi hıristiyan yapabildik. Bu durum her şeye rağmen Müslümanların ne kadar zor hıristiyan olduklarının bir kanıtıdır. Fakat elli yıl içerisinde milyonlarca insanı İslam'dan uzaklaştırabildik ve İslam'a karşı Müslümanları lakayt bir hale getirebildik. İşte bu durum bizleri çok sevindirmektedir". Delegenin bu şekilde konuşmasından sonra misyoner merkezi: "Bundan böyle İslam ülkelerinde Müslümanları hıristiyanlaştırmak için çaba sarfetmeyelim. Onları İslam'dan uzaklaştıralım ve İslâmi hükümlere düşman yapalım..." diye karar aldı.(11) Bunları okuyunca İslam ülkelerinde neden bu kadar çok "şeriat" düşmanlığı yapıldığını daha iyi anlamak mümkün olabilmektedir. Hıristiyan misyonerlerin Müslümanları hıristiyan yapmaktan çok dinlerinden uzaklaştırmayı öne çıkarmaları onlarda ciddi bir din hassasiyetinin bulunmadığının ve onların sömürgeci güçlerin çıkarlarına hizmeti sahip oldukları inanca hizmetten üstün tuttuklarının bir başka delilidir. Bu durum Batı'da din müessesesinin de kendi içinden çürüdüğünü, bozulduğunu ve dinin de sadece dünya çıkarları için kullanıldığını gösteriyor. Kendileri hıristiyanlığı yaşamayan, hıristiyanlığın bütün yasaklarını kendileri için meşru gören bazı Batılıların İslam ülkelerindeki misyonerlik faaliyetlerine katkıda bulunmaları bu durumun bir başka şahidi. Kendileri hıristiyanlıktan son derece uzak olan bazı Batılı turistlerin İslam ülkelerinde misyonerlik faaliyetlerinde bulunmaya kalkıştıklarına sık sık rastlanabilmektedir. Bizzat Avrupa ülkelerinde bile hıristiyan misyonerlerin, çalışmalarını hıristiyanlıktan çıkan gençler üzerinde değil de, Müslüman işçiler ve göçmenler üzerinde yoğunlaştırmaları da yukarıda serdettiğimiz fikirleri doğruluyor. Diyalog da Bir Misyoner OyunuMisyonerler yürüttükleri hıristiyanlaştırma çalışmalarının önünü açmak amacıyla son zamanlarda İslam - hıristiyan diyalogu konusuna önem vermeye başladılar. İslam-hıristiyan diyalogu toplantıları da genellikle İslam ülkelerinde düzenleniyor. Bu toplantılardan birisine şahsen katılma imkânım oldu. Gözlemlediğime göre bu toplantılara hıristiyanlık adına katılanlar genellikle "saldırı", İslam adına katılanlar ise "savunma" konumunda oluyorlar. Üstelik İslam'ı savunmak amacıyla toplantıya katılanların çoğunluğu İslam'ın getirdiği hayat nizamını kendi nefislerine kabul ettiremeyenler oluyor. Toplantılarda misyonerler bir yandan sahip oldukları teslis inancını masum göstermeye çalışırken, diğer yandan da Kur'an-ı Kerim etrafında bazı şüpheler uyandırmak istiyorlar. Müslüman - hıristiyan yakınlaşmasını sağlamak adına, İslam'ın reddettiği inanç esaslarına da geçerlilik kazandırılması arzu ediliyor. İçleri Müslüman Düşmanlığıyla DoluÜnlü misyonerlerden Reid: "Misyonerlerden pek çok kimse bir tek Müslüman şehrinde yıllarca çalışırlar, sonunda kendilerine bir ya da iki dost bulamadan ayrılırlar. Müslümanı sevmen zordur, çünkü Müslüman cana yakın biri değildir" (12) diyor. Böyle söylerken de kendi acziyetlerini Müslümanlara saldırmakla kapatmaya çalışıyor. Bu kafadaki misyonerlerin diyalog konusundaki sözlerine, numaralarına ve oyunlarına güvenmenin büyük bir saflık olacağını düşünüyoruz. March 06 ESMA-ÜL HÜSNA''EN GÜZEL İSİMLER ALLAH AZZE VE CELLENİNDİR...'!'''EN GÜZEL İSİMLER
ALLAHINDIR...!''
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|