FURGANHUSEYN's profileإلفرقآن.PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    December 14

    hiç ben dememişler

    Hiç Ben dememişler...

                   
    "Ben"

    Diye sızlanmaya başladığımızda; benin dışındaki her şeyi unuturuz.

    Kâinat benden ibaret olur.

    Ne kadar önemliyizdir o an

    Ve ne kadar vazgeçilmez!

    Topu topu bir hayatlık canımız varken

    Bir hayat

    Doğumla ölüm arasında

    Gittikçe daha hızlı geçen

    Her an bitmeye doğru giden

    Bir hayat

    Ve Ben duygusu

    İstediğin kadar ben diye sızlan

    Herkes sorar içinden ve asla sezdirmez karşısındakine; Kimsin sen? Senden bana ne?

    Sahtekâr tebessümler Sahtekâr dinleyişler


    Sen ilk kandırılan değilsin.

    Sen ilk yaralanan değilsin

    Sen ilk yarı yolda bırakılan değilsin

    Sen ilk ayrılık yaşayan değilsin

    Sen ilk derde ve belâya düşen değilsin

    Ve sen ilk aşık olan değilsin

    Sen ilk üzülen değilsin.

    Ve aslında sen bir baksan aynaya

    Ben bir baksam

    Hiç


    İlk insan ve ilk kandırılan Kandırılma acısını ondan daha fazla kim yaşamıştır?

    Ve bedeli cennetten çıkmak kadar büyük olmuştur? Ve Kabil Habili, yani, bir evladı, diğer evladını kıskançlıktan katlederken, kim onun kadar üzülmüştür?

    İki türlü evlat acısı Kim çekmiştir?

    Ve evladın Babaya güvenmemesi. Ve bir eşin, kocasını yarı yolda bırakması Nuh Aleyhisselamın imtihanı Oğlu Kenanın gemiye binmemesi Eşi Vailenin kavminin reisine, Nuh Aleyhisselâmı çekiştirmesi

    Kim böylesine yaralanmıştır? İhanete uğramıştır?

    Ya Hazret-i İbrahim?

    Sevgili eşini ve sevgili oğlunu ilâhî bir buyrukla çölün ortasında bırakmak zorunda kalışı

    Hazreti Hacerin, arkasından Bizi burada yapayalnız kime bırakıyorsun? sorusu

    Ama ilahî bir buyruk olduğunu öğrendiğinde, tevekkülle teslimi

    Hangi anne bebeğiyle çölün ortasında kalmaya razı olmuştur.

    Yapayalnız

    Hangi baba bırakmaya?

    Ve kardeşlerin yanlışta birleşip, bir başka kardeşi kuyuya atmaları Yani ölüme

    Kim Hazreti Yakup kadar hasret çekmiştir.

    Kim Hazreti Yusuf kadar meşakkat?

    Ve kim Züleyha gibi aşık olmuştur; üstelik yaratılmışların en güzeline

    Ve kim onun gibi mahcup olup, onun gibi kavuşmuştur?

    Kim?

    Sonra

    Hazret-i Eyyub

    Malını, mülkünü ve evladını bir anda kaybedip

    Derdin, belânın, hastalığın en ağırına

    Kim onun gibi sabretmiştir?

    Kim onun sevgili hanımı Rahime gibi, şehirden kovulduklarında yıkılmamış, eşine bakmaya devam etmiştir.

    Hangi kadın?

    Ve kavminin Hazret-i Musaya çektirdikleri?

    Her an vazgeçmeleri

    Her an şüphe duymaları

    Her an akıl almaz ve edep dışı isteklerle bunaltmaları


    Ve yaratılmışların en üstünü En güzeli
    En

    Sevgili Peygamberim
    En çok çile çekeni
    Anlatamam

    Rabbimizin bütün elçileri, bütün sevgilileri, doğmakla ölmek arasındaki kısacık hayatları kurtarmak için gelmişler

    Ve o hayatlara ibret olsun diye acıyı, ihaneti, kandırılmayı, terk edilmeyi, hastalığı, derdi, belâyı yaşamışlar

    Ben değil, hiç olduğumuzu anlatmışlar

    Hiç olunca sevgili olunacağını anlatmışlar


    Anlamış mıyız?


    Acı, çile, ihanet, ayrılık, aşk, hüzün, hastalık, zarar, ziyan, hasret, felâket

    Anlayalım diye, en zorunu, uygulamalı olarak göstermişler

    Hiç Ben dememişler...

    Anlamış mıyız?
                    495M981.gif picture by hasretgulu09

    bir lokma olsun helalinden olsun

    Bir lokma olsun, helalinden olsun‏


    aile ocağına giren lokmanın helal kazançtan elde
    edilmesi gerekir..
    . Geçimin helal olmayan yollardan sağlandığı bir ailede, aile
    saadeti için gerekli diğer şartların gerçekleşmesi de zordur.
     Yuvanın temel
    taşı olan geçim konusunda AllahTealâ'nın razı olmadığı davranışları
    sergileyen erkek veya kadın, daha hangi noktada O'nun sınırlarına riayet
    edip de nezih, hürmete layık bir aile oluşturacak ve temiz nesillere vesile
    olacaktır?
     Haram lokma ile bu mümkün değildir.
    Allah Tealâ, gayesi dünya olanlardan dilediğine dünya nimetlerini bolca
    vereceğini, fakat öylelerinin ahirette nasipleri olmadığını bildiriyor.
    Ahireti isteyip mümin olarak yaşayanların da ecirlerinin karşılıksız
    kalmayacağını, hiçbir maddi varlığın, zenginliğin karşılayamayacağı bir
    saadete ereceklerini müjdeliyor.
    Eşlerin, yuvalarına giren kazancın helal olması için birbirlerine yardımcı
    olmaları büyük önem taşıyor.
    Dünya nimetlerine hırs göstermemek bunun için
    etkili bir yol olacaktır.
     Kanaat sahibi olmak, ihtiyacı bir şekilde
    karşılanmış iken daha fazlasını istememek, geçim çabalarının helal sınırları
    aşmasını engelleyecektir.
    Unutulmaması gereken gerçek, bir ailede asıl
    kazancın Allah yolunda atılan adımlar olduğunu...
    selam ve dua

    su gibi aciz ol ki,su gibi aziz olasın...

    SU GIBI ACIZ OL KI, SU GIBI AZIZ OLASIN...

       
    BARDAĞIN İÇİNDE BİR damla su vardı. Bir aşağı bir yukarı gezdirdim onu. Sonra durup seyrettim. O damla, aczin ve fakrın en güzel ifadesi olan göz yaşını andırıyordu; muhtaç oluşun, isteyen oluşun, yalvarış hâlinin sözsüz ifadesi olan göz yaşını…

    Doğrusu suyun tarifinde bile acizlik ve fakirlik saklı. Renksiz, kokusuz, tadsız, şekilsiz deriz ona. Sahip olmayışın, renksiz oluşun sembolüdür o. Sahiplenmeyen ve kendilerinden bir şeyi olmayanların sembolü… Bu hâliyle su, hadsiz nimete kavuşanlara Hadsiz Nimet Veren’in güzel bir aynasıdır.


    Kendisi renksizdir.

    Fakat onda bütün renkler görünür. Gökkuşağı onun minik elleriyle boyanır. Her mevsim farklı renklere bürünür. Yeşil elbiseler onda dokunur, ağaçlara libas olur. Rengarenk giysileri giyinen bahar hurileri, onunla gülümser. Zinetleri olan meyveler, renkli şekillerde onun sayesinde sunulur bizlere.

    Şekli ve biçimi yoktur.

    Fakat bütün şekiller ve biçimler ona ihsan edilir. Hadsiz biçimli melek gibi beyaz karlar, o mürekkeple yazılır. Onun yüzünde hadsiz nakışlar dokunur. Yapraklar, çiçekler, kelebekler, insanlar ve hayat onun harcıyla şekillenir. Girdiği her şeyin biçimini alır ve Biçimi Veren Sanatkâr’ın sanatını gözlere okutur.

    Kokusu yoktur.

    Fakat bütün çiçek ve meyveler güzel kokularını onun hayattar kokusuzluğundan alırlar. Suyun kokusuzluğu, tüm güzel kokuların dibacesidir bir bakıma. Tüm nebatatın can damarlarında dolaşan kokusuz su, elsiz ipekböceğinin binbir işçilikli kozayı örmesi gibi, her güzel kokulunun varkılınışında pay sahibi olur. Böylece suyun sevinç gözyaşları, şükür tebessümüne dönüşür. O küçük damlacıklar sayesinde şükrün binbir türlü kokusu sinelere dolar.

    Tatsızdır.

    Oysa tatlılara tat veren en müstesna şerbettir o. Tüm lezzetler onun ellerinde sunulur bize. Tad onunla ulaşır dile; ve dillerin şükrüne vesile olur.

    Su bize seslenir.

    Der ki, “Benim gibi renksiz, kokusuz, yani ‘ben’i olmayan bir ben olursanız, küllî bir ayna olursunuz Rabbimize.” O’na en küllî bir ayna olan sevgili Peygamberimiz, ümmîliği ve temiz fıtratı ile bu hakikati bize haykırır. O insanlar içinde en çok su gibi olanıdır.

    Su gibi acizlik ve fakirlik libasına büründükçe insan, Rahmet Sahibi Sâni’nin hadsiz nimetlerine mazhar olur. Sahip olmadıklarının çokluğunca güzellikler onun mürekkebinden yazılır. Öyle ki, acz ve fakr libasına bürünmüş saf su, safî rahmet olur. Dillere rahmet okutur.

    Nasıl toprağa duası karşılığı verilen su onu bereketlendirip tohumlara neşv-u nema buldurursa, acz ve fakrını göz yaşlarıyla ifade eden bir abdullahın da, kalbinde bereket ve rahmet tohumları filizlenir. Sırf Allah için bütün mahlukât adına dua edip göz yaşı akıtanın gönlü ise, rahmet ve bereket pınarı gibi çağlar. Çağlayan olur, taşar. İşte sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed aleyhisselatu vesselâm’a bunun için ‘âlemlere rahmet’ denir. Ne kadar da doğru: Gönlü bizzat rahmet ve bereketin mücessem tezahürü olmuş birisine âlemlere rahmet denmez de, ne denir?

    Öyleyse ey nefis!

    Su gibi aciz ol ki, su gibi aziz olasın.

    Etrafa rahmet ve bereket saçasın.

    NAMAZ BİR TEVHİD EYLEMİDİR

    Namaz Bir Tevhid Eylemidir

                

    Namaz Bir Tevhid Eylemidir

    Allah'tan başka ilah yoktur esasına dayanan tevhid inancı namazla eyleme dönüşür. İslam'ın ilk farzı tevhid'e iman, ikincisi namazdır. Yani, İslam'da ilk farz kılınan ibadet namazdır.

    Namaz en faziletli, en kapsamlı ibadettir: Allah'ı tesbih ve tekbir etme, O'na hamd, şükür, tevbe ve istiğfar, O'ndan yardım dileme, dua, niyaz ve zikirdir.

    Peygamberimizin "Dinin direği", Müminin miracı", "Cennetin anahtarı", "Gözümün nuru" olarak tanımladığı namaz, İslam'ın olmazsa olmazıdır. Onu terk eden cehenneme sürüklenir: "Sizi cehenneme sevk eden nedir? Derle ki: Nanamaz kılanlardan değildir.!" (Müdessir/42-43)

    Namaz beş vakit farzdır. Hayatın hızlı koşusu içinde Allah'ı, ahireti, ölümü, görev ve sorumluluklarını unutan insan günde beş kez namazla kulluğunu hatırlar ve yeniden dirilir.
    Her ne namaz bir inkilaptır, diriliştir; kul onunla şirk batağından tevhid atmosferine, geçici dünya zevklerinden ebedi ahiret lezzetlerine, şeytanın etki alanından İlahi huzur iklimine geçer.

    Bu değişim süreci ezan ve abdest ile başlar: Tevhid akidesini en özlü cümlelerle haykıran ezanla namaza ve kurtuluşa çağrılan mümin, abdest alarak etrafını kuşatan şaytani çemberi yarmaya ve arınmaya yönelir; maddi manevi kirlerden temizlenir:
     "Allah sizi temizlemek ve size olan nimetini tamamlamak ister." (Maide/6) Abdest sadece vücudu kir, pis ve pastan temizlemekle kalmaz, aynı zamanda iç dünyayı da arındırır.
     Mümin, her azasını yıkarken eliyle, ağzıyla, diliyle, gözüyle, kulağıyla, ayaklalrıyla bilerek-bilmeyerek yaptığı tüm günahlara tevbe edip vazgeçmeye karar verir.

    Tertemiz bir kalp, tertemiz bir beden ve elbise ile Allah'ın huzura çıkan kul, yönünü kıbleye yani Kabe'ye döner. Allah'ın evi olan Kabe'ye dönen mümin, kalbini ve düşüncelerini Allah'a odaklar; diğer kıblelerden yüz çevirir. HErkesin bir kıblesi vardır. Yüzünü Kabe'ye döndüğü halde özünde başka varlık ve değerleri kıble edinenler, gerçekte istikbal-i kıble yapmış olmazlar.

    Niyeti kalple yapmak esastır; dilde kalan sözler gerçek niyet olamaz. Zira namaza Allah rızası için durulur.

    Ellerini kaldırıp "Allahu Ekber" diyen mümin, artık dünyayı, dünyevi düşünce ve kaygıları elinin tersi ile geriye atıp kalbini yüce Allah'a bağlar. Sübhaneke duasını okuyup Allah'ı hamd ile tesbih eder, ismini yüceltir ve ondan başka ilah olmadığını ikrar eder.

    "Kur'an okumak istendiğinde kovulmuş şeytandan Allah'a sığın!" (Nahl-98) Şeytanın vesvesesinden Allah'a sığınan kul, E'uzübi'llahi min'eş-şeytan'ir-racim der ve besmele ile önce Fatiha'yı sonra Kur'an'dan kolayına geleni okur.
    Namazın her rekatında Fatiha'yı okuyan kul, E'uzü bi'llahi min'eş -şeytan'ir-racim der ve besmele ile önce Fatiha'yı, sonra Kur'an'dan kolayına geleni okur. Namazın her rekatında Fatiha'yı okuyan kul, Yaratanıyla "kulluk sözleşmesi"ni yeniler.
     Alemlerin Rabbi, Rahman ve Rahim olan Allah'a Ahiret Günü'nde hesap vereceğinin bilinci içinde, hem kendisi hem de müminler adına söz verir:
    "Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz." Sonra, doğru yolda olmak, nimete kavuşmak ve azaptan korunmak için Allah'tan yardım diler:
     "Ya Rab! Bizi, dosdoğru yola hidayet eyle! O yol, kendilerine nimet verdiğim kimselerin yoludur; gazaba uğrayanların, sapıkların, dalalete uğrayanların değil." Amin!

    Hz. Aişe (r.a.) "Kendisinde anlayış ve idrakin bulunmadığı hiçbir ibadette kendisinde düşünmenin bulunmadığı hiçbir kıraatte hayır yoktur" der. O halde, namazda okunan ayet, sure ve dualar anlaşılmalı, hissedilmeli ve düşünülmelidir. yoksa o kutlu ifadeler birer tekrardan ibaret kalır.

    Mümin, sadece namazda okuduğu ayet ve dualarla değil beden diliylede kulluğunu ifade eder:

    Rabbinin huzurunda huşu ile el pençe divan duran kul, bu kıyamın aynı zaman da sahte tanrılara bir başkaldırı anlamına geldiğini bilmelidir.

    Allah'a boyun eğip teslim olmayı ifade eden rüku ile kul, sadece O'nun karşısında eğildiğini; O'ndan başka hiçbir otoriteye boyun eğmeyeceğini ilan eder: "Sübhane Rabbiy'el-Azim: Azamet sahibi Rabbimi yüceltir, O'nu noksan sıfatlardan uzak bilirim."

    Secde ise, ibadetin, itaatin ve de özgürlüğn zirvesidir: "Secde et (Rabbine) yaklaş" (Alak-19). Secde eden kul, Rabbini sonsuz yüceltip tesbih ederken, kendi acizliğini, hiçliğini itiraf eder. O'ndan başka hiçbir varlığın karşısında yere kapanmayacağını ilan eder: "Sübhane Rabbiy'elA'la: Yüceler yücesi Rabbimi tesbih ederim." İki kez secde ise, topraktan gelip tekrar toprağa dönüşü ifade eder.

    Kıyam, rüku ve secde basamaklarını geçen mümin teşehhüdde, Hz. Muhammmed'in (s.a.v.) miraçta Rabbi ile aracısız sohbet etmesi gibi, doğrudan Yaratana kalbini açıp kulluğunu arz eder: Tahiyye, tayyibe, ve selavatı Allah'a; selamı, rahmeti ve bereketi de Nebi'ye ve O'nun adına salihlere sunar.
     Tevhid inancını bir kez daha tekrarlar. Rasul'e ve aline salat-u selamdan annesine, babasına ve tüm müminlere hayırlar ve esenlikler diler, kendisinin ve zürriyetinin dosdoğru ve sürekli namaz kılanlardan olmasını diler, diler de diler...

    Nihayet "es-Selamü aleyküm ve rahmetullah" diyerek sağında ve solundakilere tüm inananlara, salihlere, meleklere selam verir; böylece namaz biter ama dua, niyaz, hamd, tekbir, tesbih, zikir, fikir... bitmez; zira bu müminlerin hayat tarzıdır.

    Günde beş vakit böyle dosdoğru, özenle ve düzenli kılınan namaz, müminleri dosdoğru yoldan ayırmaz; onları Allah'tan başka varlıklara kulluktan korur, kötülük ve çirkinliklerden uzak tutar; böylece ebedi kurtuluşlarına vesile olur.

    Bir tevhid eylemi olan namaz, müminleri pasif nesneler değil, aktif özneler kılar. Hz. Şuayb'ın kıldığı gibi bir namaz (Hud-87), müminleri dünyadan el etek çektirmez, aksine onları zulme, şirke ve küfre karşı mücadeleye sevk eden bir dinamizm, bir direniş ve bir diriliş kaynağı olur.