FURGANHUSEYN's profileإلفرقآن.PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
November 23 duada ellerimizin yönüDuâda ellerimizin yönü
“Duâ ederken ellerimizi neden semâya kaldırıyoruz?” Eskimez ecdâdımızın bir sözü vardır: “ALLAH yerde değil, gökte değil, sağda değil, solda değil, üstte değil, altta değil; ALLAH cemî’ mekândan münezzehtir.” Yani bütün mekânları yaratan ve bütün zamanları halk eden Cenab-ı Hak, yarattığı mekânın ve zamanın içinde değil, belirli bir yerde mukîm değil, belirli bir zamana mahkûm değildir. ALLAH’ın Muhît, Bâkî, Kadîm, Evvel, Âhir, Vâcip isimleri bize ALLAH’ın varlığının mekân ve zaman ötesinde ve hâricinde bulunduğunu gösterir. Yani her şeyi ihâta eden, ezelî ve ebedî olan, başlangıcı ve sonu olmayan ve vâcip olan bir Varlık elbette ne mekâna sığar, ne zamana sığar. Ancak O bizden uzak da değildir; bilakis bize bizden yakındır. Yere ve göğe sığmayan Cenab-ı Vâcip Teâlâ, mü’min kulunun kalbine sığmaktadır. Yani kalbimizin, bizden daha önce varlığını hissettiği Yüce Yaratıcıya sevgisi ve bağlılığı, ALLAH katında kâinâta bedeldir. Şu âyetleri inceleyelim: * “Göklerde ve yerde olanlar kimindir?” diye sor. “ALLAH’ındır” de. O merhamet etmeyi Kendine farz kıldı. Sizi varlığında şüphe olmayan kıyâmet gününde elbette toplayacaktır. Hüsrana uğrayanlar, inanmayanlardır.” (1) * “O, kullarının üstünde her türlü tasarruf Sahibidir; hüküm ve hikmet Sâhibidir, her şeyden haberdârdır.”(2) * “And olsun insanı Biz yarattık. Nefsinin kendine fısıldadıklarını Biz biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız.” (3) * “Göklerde ve yerde bulunanların hepsi O’nundur. İzni olmadan O’nun katında kim şefaat edebilir? O, kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. O’na hiçbir şey gizli kalmaz. O’nun bildirdiklerinin dışında insanlar, O’nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. O’nun tasarrufları gökleri ve yeri ihâta etmiştir. Onları koruyup gözetmek Kendisine zor gelmez. O yücedir, büyüktür.” (4) * “Gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde yaratan, sonra Arş’a istivâ eden Rahmân’dır.” (5) * “O gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş üzerinde istivâ edendir. (Arşa ve tüm kâinâta hâkim olandır.) Yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. Nerede olursanız olun; O sizinle berâberdir. ALLAH yaptıklarınızı görür.” (6) ALLAH’a yön, mekân ve zaman izâfe edilmez. ALLAH ne belirli bir yönde, ne belirli bir zamanda, ne de belirli bir mekândadır. ALLAH’ın mukaddes mâhiyeti, kâinâtta hiçbir şeyin mâhiyeti cinsinden değildir. (7) Duâda ellerimizi semâ cihetine kaldırmamız, ALLAH’ın belirli bir cihette olduğuna inandığımızı göstermez. Ellerimizi yukarıya kaldırmak, O’nun derecesinin ulviyetine, sıfatlarının yüceliğine, isminin, unvânın ve şânının pâklığına işârettir. Yoksa O’nun o tarafta, yani yukarı cihette bulunduğunu, aşağı tarafta, yani yerde bulunmadığını kast ediyor değiliz. Esasen üst, alt, sağ, sol ve yön mefhumları izâfîdir, yani görecelidir, tamamen bize göre söz konusudur. İki yüz milyar galaksiden sadece birisinden ibâret olan Samanyolu içerisinde, bir nokta kadar bir yere sahip olan güneş sisteminin (kâinâtın büyüklüğüne nazaran “güneş atomu” da denebilir) bir zerresi hüviyetinde bulunan ve çekirdeği hükmündeki güneş etrafında bir tayyâre gibi baş döndürücü bir sür’atle dönen, 23 dakika 27 derece eğik olan; ayrıca yirmi dört saatte bir kendi etrafında muntazaman ikinci dönüşünü yapan; yine ayrıca güneş sistemi ile birlikte şemsü’ş-şümûs tarafına hızla ilerleyen yer küremizin “altı ve üstü” neresi olabilir ki? Göğe fırlattığımız ve gökte bulunduğu kısa süre içinde hep dönen basit bir plastik topun altı ve üstü söz konusu olabilir mi? Kezâ bize göre alt olan cihet, küremizin öbür yüzüne göre üst değil mi? Biz “yukarısı” derken, küremizin arka yüzünde bulunan bir kişinin “yukarı” kabûlüne göre tam tersi istikâmeti göstermiş olmuyor muyuz? O halde esas olan ALLAH’ın ulviyetini, yüceliğini, üstünlüğünü, üstün sıfatlarını, kudsiyetini, kâinâtı ihâta ettiğini, bize de uzak olmadığını, bizimle birinci plânda ilgilendiğini ve duâlarımıza cevap verdiğini bilmemiz ve itikat etmemiz; O’nu her türlü noksanlıklardan, eksikliklerden, cihetlerden, yönlerden, mekânlardan ve zamanlardan münezzeh bilmemiz ve îmân etmemizdir. Duâda ellerimizi semâya kaldırmamız bu sağlam itikadımızı ve îmânımızı sembolize eder. Duâ etmek, niyazda bulunmak ve O’na iltica etmekle O’nun bize yakın olduğunu; ellerimizi kaldırmak ve açmakla O’nun sonsuz hazinesinden istediğimizi; semâ cihetine yönelmekle de O’nun paklığını, izzetini, celâlini, kudsiyetini, yüceliğini, ulviyetini ve bütün noksanlıklardan münezzeh bulunduğunu ifâde etmiş olmaktayız. Nitekim, duâda elleri semâya doğru kaldırmak ve açmak sünnettir. Duâ âdâbına uygun davranış budur. Zaten günlük tecrübelerimiz de odur ki, isteyen tarafsanız, elinizi açarsınız. ALLAH cümle ehl-i îmânın duâlarını kabul buyursun, âmin. Dipnot: (1) En’am Sûresi, 6/12; (2)En’am Sûresi, 6/18; (3)Kaf Sûresi, 50/16; (4)Bakara Sûresi, 2/255; (5)Furkân Sûresi, 25/59; (6)Hadîd Sûresi, 57/4; (7)Mektûbât, s. 242. November 22 Ağlarımfani dünya can yakmis aglarim. seni görmeden sevdimBen seni Yorgun gecelerde titreyen,bir yanı yetim bir yanı öksüz yüreğimle sevdim seni. Ey gönül bahçemde büyüttüğüm nazlı çiçek,ey sevdamın adı aşkın gerçek anlamı,Bu hasret bu gurbet söyle ne zaman bitecek? Ben seni görmeden sevdim… Yolunu gözledim bir Medine sabahı..Ellerimde güller,güller ki kokunu aldığım,kokunu alıp yandığım,yanıp yanıp ağladığım… Ben seni görmeden sevdim… Gözlerini gözlerime değdir Efendim,ellerini ellerime.Sevmeyi senden öğrendim ilkin,sevilmesi gereken her şeyi senden.Şefkat seninle mana buldu,buz çöllerini seninle aştım.Ab-ı hayat sundun sıcak ikliminle.Gözlerini gözlerime değdir,ellerini ellerime Efendim. Ben seni görmeden sevdim… Bahar yüzlü insanlar bildim etrafında pervane,onlardan biri olmak istedim hep her emrine amade.Seninle yaşamak,seninle ölmek,seninle ağlamak ve seninle tebessüm etmek,aynı sofrayı seninle paylaşmak istedim ama en çok seni ,seni görmek istedim.Göremesem de….. Ben seni görmeden sevdim… Veysel karani sabrıyla büyüttüm sevgimi,hüznü yoldaş ettim.Kah yeller gibi estim Yemen'de,kah Mecnun gibi düştüm dillere.Bilki ölüm kapımı çalıp geldiğinde,ne zaman,nasıl kim bilir nerede?ben seni görmeden sevdim. Ben seni görmeden sevdim… Rüyalarım var sana dair,özlemlerim var sana.Al yüreğim senin olsun sultanım,uyandır beni aşka.Ey gül-ü Vefa,Ey Rahmet sağanağı.Yağmuryağmur,tane tane düştünde gönlüme kurak topraklarım hayat buldu gelişinle.Ben Leyla çölünde seraplar gördüm çoğu zaman,boş hülyalara daldım, kayboldum.Su içtiğim pınarlara ateşler dokundu,ben aşkımın hicranını sırtımda taşıdım. Ben seni görmeden sevdim… Seni görmeden seven milyonlarca sevdalı gibi..En berrak duyguları besledim sana,en nadide hisleri.Gel Efendim al götür beni uzaklara,düşmeden gülüm tuzaklara.Gözlerimde yaş akar durur,bu ayrılık beni yakar vurur.Gözlerinigözlerime değdir,ellerini ellerime Efendim… November 16 KUR'AN'DAKİ MUCİZELERRETİNA ; Retina, görmemizi sağlayan hücrelerin bulunduğu göz tabakasıdır. Görme işlevini sağlayan göz bölümünün aslında Retina olduğu Kur'an'ın indirildiği yıllarda bilinmiyordu hatta kimse retina kelimesinden haberdar bile değildi. Buna rağmen Kuran'da "Retina" kelimesinin geçtiğine dair açık kanıtlara rastlıyoruz.
"R-E-T-İ-N-A harfleri sadece 35:8 numaralı ayette geçmektedir. Üstelik bu ayette "görmekten" ve "göstermekten" bahsedilmektedir dolayısıyla retinaya işaret güçlenmektedir. Görmeyi sağlayan retina kelimesinin geçtiği bu ayette "...güzel gösterilip de güzel gören kimse..." cümlesi yer almaktadır. Sonraki ayetlerde aynı surenin 19.ayetinde "Kör ve gören aynı olmaz" cümlesi geçiyor. Bilindiği gibi retina hasarları kalıcı körlüğe neden olur. Sonraki 20.ayette ise "Karanlık ve aydınlık da aynı olmaz" ifadesi geçmektedir ki zaten retinada ışığa duyarlı hücreler bulunur. Bu saydığımız ayetlerdeki görmeyle ilgili cümleler tüm Kuran'da çok nadir geçmektedir o nedenle retina kelimesinin binlerce ayetin arasında sadece bu ayetlere denk gelmesi matematiksel açıdan tesadüfi değildir. TELEVİZYON ; Televizyon yayınları ışık hızındaki elektromanyetik dalgaların evlerimize kadar ulaşmasıyla gerçekleştirilmektedir. Televizyon dalgaları öylesine hızlıdır ki kilometrelerce uzaklıktan aynı saniye içerisinde görüntü nakli yapılabilmektedir. Kuran'daki Neml suresinde Süleyman Peygamber'in farklı bir ülkede bulunan kraliçenin tahtını aynı saniye içerisinde mucizevi bir biçimde getirttiği anlatılır. Bu ayet ilk bakışta bize teleportasyon (ışınlama) veya görüntü naklini (televizyonu) anımsatmaktadır. Televizyon kelimesi Türkçe, İngilizce, Arapça ve farklı dillerde hemen hemen aynı şekilde yazılıp okunmaktadır.(Fransızca ve İngilizce'de Television) Televizyon kelimesini oluşturan bu harfler normalden farklı olarak ayette soldan sağa yanyana geliyor.(Diğer şekilde bu harfler tüm Kuran'da sağdan sola hiç yan yana gelmiyor)
ÜÇ KARANLIK EVRE ; Kuran'da insanın anne karnında üç aşamalı bir yaratılışla yaratıldığı bildirilmektedir: ...
"Sizi annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde , bir yaratılıştan sonra (bir başka) yaratılışa (dönüştürüp) yaratmaktadır" (Zümer Suresi, 6) Yukarıdaki ayette Türkçeye "üç karanlık içinde", "üç katlı karanlık içinde" olarak çevrilen Arapça "fi zulumatin selasin" ifadesi embriyonun gelişimi sırasında bulunduğu üç karanlık bölgeye işaret etmektedir. Bu bölgeler sırasıyla: a) Batın duvarı karanlığı b) Rahim duvarı karanlığı c) Amniyon zarı karanlığıdır. Görüldüğü gibi bugün modern biyoloji, bebeğin embriyolojik gelişiminin yukarıdaki ayette bildirildiği şekilde, üç farklı karanlık bölgede gerçekleştiğini ortaya koymuştur.
bir genç kızın son anıbir genç kızın son anı
Şehir içi dolmuşların birinde 20 yaşlarında ince elbiseler giyinmiş genç bir kız utanma duygusunu parçalar bir şekilde açılıp saçılmış fitne sergiliyordu. Arkasında saçı sakalı ağarmış ihtiyar genç kızın halinden dolayı arkasında utançla oturuyordu. Kızın kulağına eğilerek edeple şöyle fısıldadı: Ey kızım sana yakışan örtünmektir. Tesettür, insan kurtlarının iştahını kabartan bu şeffaf elbiseden daha faziletlidir. Hem bu hayâyı parçalar fitneye sürükler. Genç kız şöyle dedi: sana ne kabrime benimle beraber mi gireceksin, cennete ve cehenneme koymak senin elinde mi? Kız ahmaklaşmış adamın üzerine gitmeye başlamıştı. Sonra cüreti ve utanmaz tavırlarını artırdı adamla alay ediyor şöyle diyordu: Al işte cep telefonum ALLAHı arada bana cehennemde hangi odayı ayıracağını söyle. Kız çirkin bir kahkaha attı. Adam çekindi ALLAHa sığındı ALLAH bana yeter o ne güzel vekildir dedi ve sustu. Bu cahil kıza nasihat edeceğine pişman oldu. Sessiz geçen 10 dakikadan sonra şoför durağa gelmiş herkes inmeye başlamıştı herkes genç kızında inmesini bekledi. O arabanın kapısının yakınında oturuyordu ve uyuyup kalmıştı. Adama onu uyandırmasını söylediler. Adam çekinerek onu hafifçe sarstı ve oda yere seriliverdi. Ruhunu yaradanına teslim etmişti. Yolcular gördükleri duruma hayret ederek titrediler ve biz ALLAHtan geldik ona dönücüleriz diyerek istirca ettiler. Genç kız yaratıcısıyla alay etmişti. İşte cep telefonum demişti, ALLAHı ara bana cehennemde hangi odayı ayırıcağını söyle diyordu. Rabbine doğru yola çıkmıytı. İşte hayatı rabbiyle dalga geçtiği sırada sonlanmıştı. Bu ibret tablosu şu hadisi hatırlatıyor. "Şüphesiz kul ucunun nereye nereye varacağını düşünmeden ALLAH 'ı gazaplandıracak bir söz söyler bu sayede cehennemi boylar." Konuşmadan önce ne söyliceğimizi iyi düşünmek gerekir. Hür ve müslüman kadın kimlerin yanında ve nasıl örtünür ?a) Kocasının yanında: Karı-koca birbirinin bedenlerinin her yanına bakabilirler. Eşler arasında örtünme zorunluluğu söz konusu olmaz. Çünkü İslamî nikahla cinsel ilişki bile meşru olunca, bundan daha hafif olan bakma ve dokunmanın meşru oluşunda şüphe yoktur. Bununla birlikte "galiz avret" sayılan haya yerlerine bakılmaması edebe daha uygundur. Nitekim Hz. Aişe'den; "Ben Nebî (s.a.s)'in cinsel uzvuna (ferc) hiç bakmadım", başka bir rivayette "Onun fercini hiç görmedim, o da benden bir şey görmedi" dediği nakledilmiştir. (bk. Ahmed b. Hanbel, VI, 63, 190; el-Kurtubî, a.g.e., XII, 154.) b) Mahrem hısımlarının yanında: Kadın; baba, oğul, erkek kardeş ve üvey oğul gibi, aralarında ebedî olarak evlenme engeli bulunan hısımlarının yanında el, ayak, kol, saç, kulak, boyun ve dizden aşağı inciklerini açabilir. Onların da bunlara bakmaları helaldir. Çünkü yakınlıkları yüzünden bir takım iş ve hizmetlerin görülmesi, bu nedenle de bir arada bulunmaları gerekir ve bir fitne düşünülemez. Ancak karın ve sırt kısmını açamaz, bu arsızlık olur. Nitekim zıhar yolu ile boşamada koca, karısına "Sen bana anamın sırtı gibisin" diyerek boşama prosedürünü başlatır. Zıharı ve pişmanlık durumunda dönüş yöntemini belirleyen ayette (el-Mücadele, 58/1; bk. Elmalılı, a.g.e., VII, 450 vd.) annenin sırtına dikkat çekilmiştir. Bu yüzden annenin sırt ve bunun benzeri olan karın kısmının da yakın hısımlara karşı avret sayılması gerekir. Aşağıda, kadının yanlarına örtüsüz çıkabileceği hısımları ayrıca inceleyeceğimiz için kısa geçiyoruz. c) Başka kadınların yanında: Kadınların kadınlara karşı avret yeri, göbekle diz kapakları arasında kalan kısımdır. Bunun dışındaki yerleri kadınların yanında açabilirler. (el-Mevsılî, el-ihtiyar, l, 45.) Ancak müşrik kadınlar kapsam dışında tutulmuştur. Bu yüzden müslüman bir kadının müşrik ya da inkarcı kadınların yanında mahrem bir yerini açması caiz değildir. Hatta İbn Cüreyc, Ubade b. Nüsey ve Hışam el-Kari' gibi bilginler hıristiyan bir kadının müslüman bir kadını öpmesini veya onun avret yerlerine bakmasını mekruh saymışlardır. Ubade b. Nüsey, Hz. Ömer'in, komutan Ebu Ubeyde b. el-Cerrah'a (ö. 18/639) yazdığı şu mektubu zikreder: "Zimmet ehli (hıristiyan veya Yahudi kadın tabea)nin müslüman kadınlarla birlikte hamamlara girdikleri haberi bana ulaştı. Onları bundan menet. Çünkü zimmiye bir kadının müslüman kadını çıplak olarak görmesi caiz değildir". Ebu Ubeyde mektubu alınca şöyle ilan etmiştir: Herhangi bir kadın özürsüz olarak hamama giderse, bununla yüzünü beyazlaştırmayı kastetmiş olur. ALLAH kıyamet gününde yüzlerin beyazlaştığı (bk.Al-i İmran, 3/106,107.) günde onun yüzünü karartsın" (el-Kurtubî, a.g.e., XII, 155.) Abdullah b. Abbas (ö. 68/687) bu konuda gayri müslim kadınların istisna edilmesinin nedenini şöyle açıklar: "Müslüman kadını tesettürsüz olarak hıristiyan veya yahudi bir kadının görmesi helal olmaz. Çünkü bunlar müslüman kadının örtüsüz halini kocalarına anlatabilirler" (el-Kurtubî, a.g.e., XII, 155.) Yine de konu İslam fakihleri arasında görüş ayrılığına neden olmuştur. Nitekim müslüman bir hanımın, gayri müslim cariyesinin yanında örtünmesine gerek olmadığına fetva verilmiştir. d) Yabancı erkeklerin yanında: Müslüman bir kadının yabancı erkeklere karşı yüzü, bileklere kadar elleri ve ayakları dışında bedeninin tamamı avrettir. Ayaklarda görüş ayrılığı olmakla birlikte sağlam görüşe göre ayaklar açık kalabilir. Bu yerlerin gerek namaz içinde ve gerekse namaz dışında örtülmesi farzdır. Yukarıda başın ve bedenin örtünme şeklini ve örtüde aranan nitelikleri açıklamıştık. Bu yüzden kısa geçiyoruz. e) Zaruret veya tedavi halinde örtünme: Tedavi gibi bir zaruret halinde erkek veya kadının bedenine doktor, ebe, iğneci ve pansumancı gibi kimselerin bakması ve dokunması caizdir. Ancak kadınların sağlık problemlerinde kendi cinslerinden olan doktor, ebe ve sağlık personelini tercih etmeleri gerekir. Bunlar bulunmayınca veya bulunup da uzmanlık ve beceride geri olması durumunda "Zaruretler sakıncalı olan şeyleri mubah kılar" kuralı işletilir. Ancak zaruretler de miktarlarınca takdir olunur. (Mecelle, mad. 21, 22) November 15 Lolipoplar, bonbonlar, fondanlar, rengarenk şekerlemeler(Nükteli bu makaleyi İslami Dergi köşe yazarlarından birine okuru göndermiş, yazarda bunu kendi köşesinde yayınlamış.) Sokaktaki bu şeker kağıtları da kim? Lolipoplar, bonbonlar, fondanlar, rengarenk şekerlemeler… MaşALLAH maşALLAH deyip, insan nazar etmekten korkuyor. Hele şu şekerlerin güzelliğine bakın hele… Yeni çıkmış galiba bu başörtülü şekerler! Ay ALLAH (c.c.)’ım renklerin caf cafına bakın; çingene pembesi, fıstık yeşili, portakal turuncusu, pastel mavisi, kızıllar, vişne çürükleri, firfiriler… İnsanın bu şekerlere baktıkça bakası geliyor. Gözümüz gönlümüz açılsın bee! Çağdaşların hala göz zevklerini bozuyor mu acaba bu şekerler? ??? Yok daha neler, hiç olur mu, bu başörtülü şekerler yıllarca az çekmemişti, neydi o; öcü, örümcek kafalı, eski kafalı, geri kafalı,kara sofu, takunyalı, tutucu, mürteci sözleriyle az rencide edilmemişti bunlar. Şimdi geçmişin acısını çıkarıyorlardır. Oh olsun işte, azıcık düşman çatlatsınlar. Gerçi başörtülü hanımlar ne yapsalar bu çağdaşlara yaranamazlar. Başörtü dışında kızlarımızın kıyafetlerine, kendilerine gıpta ediyorlardır hani! Ama ah o başlarına sıkı sıkı bağladıkları başörtüsü. Varsa yoksa saçlarını göstermemekte yatıyor bu gizli sır. Üstlerinde spor kıyafetler, başlarında rengarenk örtüler. Modernliğin, şıklığın ve zarafetin adresi şu markada deyip birbirleriyle güzel olma yarışına giren kızlarda yok değil. Tesettür asıl amacından sapıyor mu ne? Yoksa bana mı öyle geliyor? Bizler demode mi kaldık yoksa? ALLAH (c.c.)’ın ayetlerini unuttular mı? “Mü’min kadınlara söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) sakınsınlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. (Örtüyle kendiliğinden) belli olan yerleri müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler…” (Nur,31). ALLAH-ü Teala ziynetlerini teşhir etmesinler derken, buradan çıkan anlamı hiç düşündüler mi? O cırtlak renklerle ALLAH (c.c.)’ın rızasını mı, yoksa başkalarının rızasını mı kazanmaya çalışıyorlar? Amaçları nedir? Yüzlerini, gözlerini boyayıp, cilalanıp nereye böyle takır tukur… Bizim diğer kadınlardan farkımız olmalıydı. Moda diye de ALLAH (c.c.)’ın ayetlerini göz ardı etmemeliydik. “Evlerinizde vakarınızla oturun. İlk cahiliye (devri kadınları)nın açılıp saçılarak, ziynetlerini göstererek yürüyüşü gibi yürümeyin. Namazı kılın, zekatı verin, ALLAH(c.c.) ve Resulü’ne itâat edin..” (Ahzab, 33). “…Gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar” (Nur,31) ayetini okuduğumda her zaman aklıma topuklu ayakkabılar geliyor. Hani şu tak tuk yapan kadınların ayaklarını yerden kesen, yüksek ökçeli ayakkabılar… Kur’an-ı Kerim gerçekten bir hayat kitabı. Onunla hayatımızı şekillendirdiğimiz takdirde ancak o zaman takva ve izzet sahibi olabiliriz. ALLAH(c.c.)’ın kadınlara koymuş olduğu ölçü en güzel ölçüdür. Dinimiz toplumda fitne ortamı doğmasın diye kadını her bakımdan korumuştur. Hiçbir zaman kadınlara uyguladığı kurallar yüzünden dinimizi yanlış anlamamak gerekiyor. Bu din ancak okuyarak, araştırarak anlaşılır. Kadın sahabelerin yaşantıları, giyim ve kuşamları bizim için en güzel ölçüdür. Kur’an-ı Kerim kadınları giyimleri konusunda bir renk belirtmese de, ölçü belirtmiştir. “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına, mü’minlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarıya çıktıklarında) örtülerini üstlerine almalarını söyle…” (Ahzab, 59). Günümüzde müslüman hanımlar arasında takip edilen bir moda anlayışı var. Stilistler, tasarladıkları giyimlerle mü’min hanımları kabuklarından çıkarmayı başardılar. Birbirlerinden görerek, birbirlerine özenerek, birbirlerinden daha çarpıcı ve güzel olabilmek için tesettür adı altında kuşandıkları giyimlerde bir takva, bir vakar görebiliyor muyuz acaba? Bir bayan olarak benim gözüme çarpan bu renklerin cazibesi beni bile bakmaya iterken, erkeklerin bakışları “Bacıma ne güzel yakışmış” gibisinden mi oluyor? Biliyorum aslında kötü niyetli olan benim değil mi? Neden adımızı lekeliyorlar? Ne çıksa başörtülülerden çıkıyor, anlayışıyla bakan insanların ağızlarına dolanan kızlarımızın kıyafetleri bir kıskançlık anlayışı gibi algılansa da, aslında göze batan cinsten olduğu için bir ikaz olarak da anlayabiliriz. Toplumda fitne ortamı doğmasına neden olmamalı kadın. Bilakis gerektiğinde kendini, adını ve namusunu koruyabilmeli. Her zaman yanımızda eşimiz, babamız, abimiz olmayabilir. Üstümüzdeki kıyafet öyle bir kıyafet olmalı ki, bizi her tehlikeye karşı bir zırh gibi sarmalı. Üzerimize odaklanan bakışları geri tepebilmeli. “Elbise süslü püslü olup da bizzat kendisi ziynet gibi olmayacak. Ayrıca bakışları üzerine toplayabilecek şekilde renkli, desenli, altın ve gümüş işlemelerden de kaçınılmalıdır. (Buhari “edeb’ülmüfred”, Hakim “müstedrek”). Amacımız dikkat çekmek, bakışları üstümüze toplamak olmamalıdır. Kıyafetimiz takva, edeb, ahlak numunesi olmalı. “Giysi dar değil, geniş ve bol olmalı, fitneye neden olacak bir yeri belli etmemelidir.” (Ebu Davud, Sünen). Bazı kıyafetler vardır ki, tam tedbir tesettüre uygundur. Fakat farklılığından dolayı dikkat çekici de olabilir. Resulullah (SallALLAHu Aleyhi Vesellem) şöyle buyuyor: “Her kim belli eden bir elbise giyerse, ALLAH(c.c.) da ona Kıyâmet gününde zillet elbisesi giydirir. O da ona ateş olur” ( Ebu Davud). Bazı hanımlar evlerinde yapmadıkları süsü dışarıya gösteriyorlar. Ter kokusunu, kötü kokuyu bahane edip; parfümler, deodorantlar kullanıyorlar. Tabii bu ağır kokularla toplumun düzenini kaçırdıklarının da farkında değiller. Aslında amaçları düzen kaçırmak, dikkat çekmek, ortalığı altüst etmek değil mi? “Bir kadın koku sürünüp bir kavmin (topluluğun) yanına uğrar da onlar bunu hissederse; zina etmiştir” (İmam-ı Ahmed). Bir pantolon modasıdır, aldı başını gidiyor. Hiçbir şeyden geri kalmıyorlar. Sanki dersin açıklarla kıyafet yarışına girmiş bu hanımlar. Bakın, aslında bizler ne kadar, modern ve çağdaşız, der gibi dar pantolonları giyip ortalıkta tesettürlüyüz diye geziniyorlar. ALLAH (c.c.) aşkına bunlar şimdi tesettürlü mü? Tesettür nedir; Örtünme, saklanma değil mi? Ama bunlar bir şeyi saklamaktan çok belli etme telaşındalar. Üstelik pantolon erkeklere benzeme yönünden de kadın için uygun değildir. “Erkeklerden kadınlara, kadınlardan da erkeklere benzeyene Resulullah (SallALLAHu Aleyhi Vesellem) lanet etti.” (Buhari). Yabancı erkeklerle konuşurken dikkat etmemiz gerekiyor. Onlarla kıkırdayarak, kırıtarak konuşmamalıyız. Takvamızdan ödün vermeden, kuşkuya yol açmayacak tarzda olmalı sözlerimiz. Hal ve tavırlarımızda önemli tabii. Normal bir şekilde yani bilinen biçimde olmalı davranışlarımız. “Ey peygamberin kadınları, siz kadınlardan herhangi biri (gibi) değilsiniz; eğer sakınıyorsanız, artık sözü çekicilikle söylemeyin ki, sonra kalbinde hastalık bulunan kimse tamah eder. Sözü maruf bir tarzda söyleyin.” (Ahzab,32)
ALLAH (c.c.)’ım! Hak yolunda olduğumuzu sanıp da asıl gayeden uzaklaştırma bizi. Cahiliye kadınları gibi amaçsız bir hayatın çirkin araçları yapma bizi. Günaha çağıran vesileler olmaktan, hayatın boş figüranları olmaktan sana sığınıyoruz. Dilek bacıma teşekkür ederim bu yazısından dolayı ALLAH (c.c.) razı olsun. İslami Dergi Selam ve dua ile… alıntıdır.. tesettürü çok güzel açıklayanYirmidördüncü Lem'a Tesettür Hakkında (Onbeşinci Notanın, ikinci üçüncü mes'eleleri iken, ehemmiyetine binaen Yirmidördüncü Lem'a olmuştur.) بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ يَآاَيُّهَا النَّبِىُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَآءِ الْمُؤْمِنِينَ يُدْنِينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلاَبِيهِنَّ ilâ âhir.. âyeti tesettürü emrediyor. Medeniyet-i sefihe ise, Kur'anın bu hükmüne karşımuhalif gidiyor. Tesettürü fıtrî görmüyor. "Bir esarettir." diyor (*). (*) Mahkemeye karşıve mahkemeyi susturan Lâyiha-i Temyizin müdafaatından bir parça: Sh: (Ha-49) Elcevap: Kur'an-ıHakîmin bu hükmü, tam fıtrî olduğuna ve muhalifi, gayr-i fıtrî olduğuna delâlet eden çok hikmetlerinden yalnız "Dört Hikmeti"ini beyan ederiz. BİRİNCİ HİKMET: Tesettür, kadınlar için fıtrîdir ve fıtratlarıiktiza ediyor. Çünkü: Kadınlar hilkaten zaife ve nazik olduklarından, kendilerini ve hayatından ziyade sevdiği yavrularınıhimaye edecek bir erkeğin himaye ve yardımına muhtaç bulunduğundan, kendini sevdirme ve nefret ettirmemek ve istiskale mâruz kalmamak için fıtrî bir meyli var. Hem kadınların on adetten altı-yedisi; ya ihtiyardır, ya çirkindir ki, ihtiyarlığınıve çirkinliğini herkese göstermek istemezler. Yakıskançtır; kendinden daha güzellere nisbeten çirkin düşmemek veya tecavüzden ve ittihamdan korkar; taarruza mâruz kalmamak _______________ "Ben de Adliyenin mahkemesine derim ki: Bin üçyüz elli senede ve her asırda üçyüz elli milyon insanların hayat-ıiçtimaiyesinde en kudsî ve hakikatlıbir Düstur-u İlâhiyi, üçyüz elli bin tefsirin tasdiklerine ve ittifaklarına istinaden ve bin üçyüz elli sene zarfında geçmiş ecdadımızın itikadlarına iktidâen tefsir eden bir adamımahkûm eden haksız bir kararı, elbette rûy-i zeminde, âdalet varsa. o kararıred ve bu hükmü nakzedecektir!" Sh: (Ha-50) ve kocasınazarında hıyanetle müttehem olmamak için, fıtraten tesettür isterler. Hattâ dikkat edilse, en ziyade kendini saklıyan ihtiyarlardır. Ve on adetten, ancak iki-üç tanesi bulunabilir ki; hem genç olsun hem güzel olsun, hem kendini göstermekten sıkılmasın. Malûmdur ki insan sevmediği ve istiskal ettiği adamların nazarlarından sıkılır, müteessir olur. Elbette açık-saçıklık kıyafetine giren güzel bir kadın, bakmasına hoşlandığınâmahrem erkeklerden onda iki-üçü varsa, yedi-sekizinden istiskal eder. Hem tefahhuş ve tefessüh etmiyen bir güzel kadın, nâzık ve seriütteessür olduğundan maddeten tesiri tecrübe edilen, belki semlendiren pis nazarlardan elbette sıkılır. Hattâ işitiyoruz: Açık-saçıklık yeri olan Avrupa'da çok kadınlar, bu dikkat-i nazardan sıkılarak. "Bu alçaklar bizi göz hapsine alıp sıkıyorlar." diye polislere şekva ediyorlar. Demek medeniyetin ref-i tesettürü, hilâf-ıfıtrattır. Kur'anın tesettür emri fıtri olmakla beraber, o mâden-i şefkat ve kıymetdar birer refika-i ebediye olabilen kadınları, tesettür ile sukuttan, zilletten ve mânevî esaretten ve sefâetten kurtarıyor. Sh: (Ha-51) Hem kadınlarda, ecnebî erkeklere karşıfıtraten korkaklık, tahavvüf var. Tahavvüf ise, fıtraten tesettürü iktiza ediyor. Çünkü, sekiz-dokuz dakika bir zevki cidden acılaştıracak, sekiz-dokuz ay ağır bir veled yükünü zahmet ile çekmekle beraber, hâmîsiz bir veledin terbiyesiyle, sekiz-dokuz sene, o sekiz-dokuz dakika gayr-ımeşru zevkin belâsınıçekmek ihtimali var. Ve kesretle vâki olduğundan, cidden şiddetle nâmahremlerden fıtratıkorkar ve ve cibilliyeti sakınmak ister. Ve tesettür ile nâmahremin iştihasınıaçmamak ve tecavüzüne meydan vermemek, zaif hilkatıemreder ve kuvvetli ihtar eder. Ve bir siperi ve kal'ası, çarşafıolduğunu gösteriyor. Mesmuatıma göre: Merkez ve payitaht-ıhükûmette, çarşıiçinde, gündüzde, ahalinin gözleri önünde, gayet âdi bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklıkarısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların hayasız yüzlerine bir şamar vuruyor! İKİNCİ HİKMET: Kadın ve erkek ortasında gayet esaslıve şiddetli münasebet, muhabbet ve alâka; yalnız dünyevî hayatın ihti Sh: (Ha-52) yacından ileri gelmiyor. Evet bir kadın, kocasına yalnız hayat-ıdünyeviyeye mahsus bir refika-ıhayat değildir. Belki hayat-ıebediyede dahi bir refika-i hayattır. Madem hayat-ıebediyede dahi kocasına refika-i hayattır; elbette ebedî arkadaşıve dostu olan kocasının nazarından gayri, başkasının nazarınıkendi mehâsinine celbetmemek ve onu darıltmamak ve kıskandırmamak lâzım gelir. Madem mümin olan kocası, sırr-ıîmana binaen, onun ile alâka,ıhayat-ıdünyeviyeye münhasır ve yalnız hayvanî ve güzellik vaktine mahsus muvakkat bir muhabbet değil, belki hayat-ıebediyede dahi bir refika-i hayat noktasında esaslıve ciddî bir muhabbetle, bir hürmetle alâkadardır. Hem yalnız gençliğinde ve güzellik zamanında değil, belki ihtiyarlık ve çirkinlik vaktinde dahi o ciddi hürmet ve muhabbeti taşıyor. Elbette ona mukabil, o da kendi mehâsinini onun nazarına tahsis ve muhabbetini ona hasretmesi muktezâ-yıinsaniyettir. Yoksa pek az kazanır. Fakat pek çok kaybeder. Şer'an koca, karıya küfüv olmalı, Yâni; birbirine münasip olmalı. Bu küfüv ve denk Sh: (Ha-53) olmak, en mühimi diyanet noktasındadır. Ne mutlu o kocaya ki, kadının diyanetine bakıp taklid eder, refikasınıhayat-ıebediyede kaybetmemek için mütedeyyin olur. Bahtiyardır o kadın ki, kocasının diyanetine bakıp "تbedî arkadaşımıkaybetmiyeceyim" diye takvâya girer. Veyl o erkeğe ki, sâliha kadınınıebedî kaybettirecek olan sefahete girer. Ne bedbahttır o kadın ki, müttaki kocasınıtaklid etmez, o mübarek ebedî arkadaşınıkaybeder. Binler veyl o iki bedbaht zevc ve zevceye ki, birbirinin fıskınıve sefahetini taklid ediyorlar. Birbirine ateşe atılmasında yardım ediyorlar!.. ÜÇÜNCÜ HİKMET: Bir ailenin saadet-i hayatiyesi, koca ve karımâbeyninde bir emniyet-i mütekabile ve samimî bir hürmet ve muhabbetle devam eder. Tesettürsüzlük ve açık-saçıklık o emniyeti bozar. O mütekabil hürmet ve muhabbeti de kırar. Çünkü, açıksaçıklık kılığına giren on kadından ancak bir tanesi bulunur ki, kocasından daha güzel görmediğinden kendini ecnebiye sevdirmeye çalışmaz. Dokuzu, kocasından daha iyisini görür. Ve yirmi adamdan ancak bir tanesi, ka Sh: (Ha-54) rısından daha güzelini görmüyor. O vakit o samimi muhabbet ve hürmet-i mütekabile gitmekle beraber, gayet çirkin ve gayet alçakça bir his uyandırmaya sebebiyet verebilir. Şöyle ki: İnsan, hemşîre misillü mahremlerine karşıfıtraten şehevâni his taşıyamıyor. Çünkü; mahremlerin sîmaları, karabet ve mahremiyet cihetindeki şefkat ve muhabbet-i meşrûayı ihsas ettiği cihetle; nefsî, şehevanî temayülâtıkırar. Fakat bacaklar gibi şer'an mahremlere de göstermesi câiz olmayan yerlerini açık-saçık bırakmak, süflî nefislere göre, gayet çirkin bir hissin uyanmasına sebebiyet verebilir. Çünkü, mahremin sîmasımahremiyetten haber verir ve nâmahreme benzemez. Fakat meselâ açık bacak, mahremin gayriyle müsavidir. Mahremiyeti haber verecek bir alâmet-i fârikasıolmadığından, hayvani bir nazar-ıhevesi, bir kısım süflî mahremlerde uyandırmak mümkündür. Böyle nazar ise, tüyleri ürpertecek bir sukut-u insaniyettir!.. DÖRDÜNCÜ HİKMET: Malûmdur ki: Kesret-i nesil, herkesce matlûbdur. hiçbir millet ve hükümet yoktur ki, kesret-i tenâ Sh: (Ha-55) süle tarafdar olmasın. Hattâ Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: تَنَاكَحُوا تَكَاثَرُوا فَاِنِّى اُبَاهِى بِكُمْ اْلاُمَمَ -Ev kemâ kal- Yâni: "İzdivac ediniz, çoğalınız. Ben kıyamette, sizin kesretinizle iftihar edeceğim." Halbuki tesettürün ref'i, izdivacıteksîr etmeyip çok azaltıyor. Çünkü, en serserî ve asrî bir genç dahi, refikâ-i hayatınınâmuslu ister. Kendi gibi asrî, yâni açık-saçık olmasınıistemediğinden bekâr kalır. Belki de fuhşa sülûk eder. Kadın öyle değil; o derece kocasınıinhisar altına alamaz. Çünkü kadının- aile hayatında müdîr-i dahilî olmak haysiyetiyle kocasının bütün malına, evlâdına ve herşeyine muhafaza me'muru olduğundan- en esaslıhasleti; sadakattır, emniyettir. Açık-saçıklık ise, bu sadakatıkırar, kocasınazarında emniyeti kaybeder, ona vicdan azabıçektirir. Hattâ erkeklerde iki güzel haslet olan cesaret ve sehâvet, kadınlarda bulunsa; bu emniyete ve sadâkate zarar olduğu için ahlâk-ıseyyiedendir, kötü haslet sayılırlar. Fakat kocasının vazifesi ona hazînedarlık ve sadâkat değil, belki himâyet ve mer Sh: (Ha-56) hamet ve hürmettir. Onun için, o erkek inhisar altına alınmaz. Başka kadınlarıda nikâh edebilir. Memleketimiz Avrupaya kıyas edilmez. Çünkü orada düello gibi çok şiddetli vasıtalarla açık-saçıklık içinde nâmus bir derece muhafaza edilir. İzzet-i nefis sahibi birisinin kapısına pis nazarla bakan; boynuna kefenini takar, sonra bakar. Hem memâlik-i bâride olan Avrupadaki tabiatlar, o memleket gibi bârid ve câmiddirler. Bu Asya, yâni Âlem-i İslâm kıt'ası, ona nisbeten memâlik-i harredir. Malumdur ki, muhitin insanın ahlâkıüzerinde te'siri vardır. O bârid memlekette soğuk insanlarda hevasat-ıhayvâniyeyi tahrik etmek ve iştihayıaçmak için açık-saçıklık, belki çok sû-i istimalâta ve isrâfâta medar olmaz. Fakat serîütteessür ve hassas olan memalik-i harredeki insanların hevasat-ınefsaniyesini mütemadiyen tehyic edecek açık-saçıklık, elbette çok sû-i istimâlâta ve isrâfâta ve neslin zâ'fiyetine ve sukut-u kuvvete sebeptir. Bir ayda veya yirmi günde ihtiyac-ıfıtrîye mukabil, her birkaç günde kendini bir israfa mecbur zanneder. O vakit, her ayda onbeş gün kadar hayız gibi ârızalar münasebetiyle kadından tecennüb etmeye mecbur ol Sh: (Ha-57) duğundan, nefsine mağlûb ise fuhşiyata da meyleder. Şehirliler; köylülere, bedevîlere bakıp tesettürü kaldıramaz. Çünkü; köylerde, bedevîlerde derd-i maişet megalesiyle ve bedenen çalışmak ve yorulmak münasebetiyle, hem şehirlilere nisbeten nazar-ıdikkati azc celbeden mâsûme işçi ve bir derece kaba kadınların kısmen açık olmalarıhevesât-ınefsaniyeyi tehyice medar olamadığıgibi, serseri ve işsiz adamlar az bulunduğundan, şehirdeki mefâsindin onda biri onlarda bulunmaz. Öyle ise onlara kıyas edilmez. cehennemi tadacak başörtülü kadınlarCehennemi Tadacak Başörtülü Kadınlar
-------------------------------------------------------------------------------- Cehennemi tadacak başörtülü kadınlar Saçlarını deve hörgücü gibi yapan kadınlar hadîsi konusunda size bir kaynak gösteriyorum; Sahih-i Buharî’den sonra en muteber ikinci hadîs külliyatı olan Sahih-i Müslim’in Cennet 53 bölümünde şöyle bir hadîs rivayet edilmektedir: “Ateş (cehennem) ehlinden iki sınıf vardır, henüz onları görmedim. (Birinci sınıf) Yanlarında sığır kuyruğu gibi bir şeyler taşıyıp onlarla insanlara vuran kimseler… (İkincisi) Giyinmiş çıplak kadınlar ki, bunlar ALLAH’a taatten (itaatten) dışarı çıkmışlardır. Bunlar (hem kendileri baştan çıkmıştır), hem de başkalarını baştan çıkartırlar. Başları deve hörgücü gibidir. Bu gibi kadınlar, Cennet’e girmek şöyle dursun, onun kokusunu bile alamazlar. Halbuki Cennet’in kokusu şu şu kadar uzak mesafeden hissedilir.” (Hadîsin ravisi Ebu Hureyre hazretleridir.) Gelelim saçları deve hörgücü gibi olan sözde tesettürlü kadın ve kızlara. Onları çok yumuşak, çok saygılı bir şekilde uyarmak istiyorum. Önce geçen gün İstanbul’un tarihî bir semtinde gördüğüm genç bir tesettürlü hanımdan bahs edeyim. Başında çok cırtlak ve parlak renkli yemyeşil bir eşarp vardı. Ayaklarında dizlerine kadar uzanan püsküllü siyah rugan bir çizme… Dar bir pantolon… Omuzlarında atkı gibi siyah küçük bir örtü… Başını örttü diye bu hanım kıza tesettürlü mü diyeceğiz? Yukarıda mealini verdiğim hadîs-i şerifte “Giyinmiş çıplak kadınlar…” ibaresi yer alıyor. Evet, böyleleri tesettürlü çıplaklardır. Böyle çarpıcı, göze batıcı, tahrik edici kıyafet, çıplak kadınlarınkinden daha fazla dikkat çeker. BEDELSİZ CENNET OLMAZ !Nimetiyle salih amelleri tamamlayan ALLAH'a hamd olsun. ALLAH'ın alemlere bir rehber olarak gönderdiği Hazreti Peygamber'e, O'nun Ehli Beyti'ne, ALLAH'ın dinine sahip çıkan ve ALLAH yolunda hakkıyla cihad eden sahabe ve tabiine hayır hususunda kıyamete kadar onlara ve getirdiklerine teslim ve tabi olanlara salat ve selam olsun. ALLAH'ın yardımı ve nusreti en kısa zamanda bizlerle olsun inşALLAH. Konumuza Cennetin tarifini yaparak girmek istiyorum.
Cennet; halen var olan ve ebediyen de kalacak olan; akla hayale gelmeyen ve dünya nimetleriyle kıyaslanması dahi mümkün olmayan maddi ve manevi zevkleri ihtiva eden bir sevap ve mükafat yeridir. İmanlı kullar, ebedi saadeti burada bulacaklardır. Kuran’ı Kerim’de Cennetteki hayatın güzelliğinden, verdiği saadetten, bu mutluluğun sonsuzluğundan, Cennetin nimetlerinden bahseden pek çok ayetler vardır; Örneğin; “İman edip de iyi işler yapanlar, Rablerinin izniyle içinde ebedi kalacakları ve zemininden ırmaklar akan Cennetlere sokulacaklardır. Orada (birbirleriyle) karşılaştıkça söyledikleri "selam" dır.”(İbrahim: 23) “Takvâ sahiplerine vaad olunan Cennetin özelliği (şudur): Onun zemininden ırmaklar akar. Yemişleri ve gölgesi süreklidir. İşte bu, (kötülüklerden) sakınanların (mutlu) sonudur. Kafirlerin sonu ise ateştir.”(Rad: 35) Ebu Hureyre radıyALLAHu anh anlatıyor: "Resûlullah (sav) buyurdular ki; "ALLAH Teâla hazretleri ferman etti ki: "Ben Azimu'ş-Şân, salih kullarım için gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insanın hayal ve hatırından hiç geçmeyen nimetler hazırladım.” Buhari, Bed'ü'l-Halk Müslim, Tirmizi, “Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilemez.”(Secde: 17) ALLAH-u Teala iman edip salih amelde bulunanları ebedi kalacakları Cennetle müjdelemektedir. Bütün kainatın yaratıcısı, sahibi ve hakimi olan ALLAH-u Teala, insanı yarattı. Yaratmış olduğu insana düşünme, bilme, anlama gücü ve iyi-kötüyü ayırma ile birlikte iradesini kullanma yeteneği verdi. Tasarruf yetkileri bağışladı. Yani insana doğruyu ve yanlışı gösterdi. Tercih noktasında insanı kendi iradesinde serbest bıraktı. ALLAH (cc) ayeti kerimelerinde şöyle buyurmaktadır. “Kim hidayet yolunu seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur; kim de doğruluktan saparsa, kendi zararına sapmış olur…”(İsra: 15) “Eğer ben dalalete gitmiş isem, bu kendi nefsimi dalalete götürmemdir."(Sebe: 50) "Kim hidayeti bulmuş ise, kendi nefsi için hidayeti bulmuştur."(Neml: 92) Yani ALLAH, önce eşyayı tanıtıyor, hayatın başlangıcı, sonu ve yaşam hakkında bilgilendiriyor ve kendi emirlerine uymamızı istiyor. Uyduğumuz takdirde dünya ve ahirette saadete kavuşacağımızı müjdeliyor: "Ey iman edenler; ALLAH'tan korkun, hükümlerine bağlanın ve dosdoğru söz söyleyin. Böylece ALLAH işlerinizi, amellerinizi düzeltir ve günahlarınızı bağışlar. Kim ALLAH ve Resulüne itaat ederse, büyük kurtuluşa ermiş olur."(Ahzab: 70-71) Ayette belirtilen kurtuluştan kastedilen, ALLAH'ın emrine uyup, mükafatını kazanmaktır. Yani dünya ve ahiret hayatında saadete erişmektir. Kurtuluş, ALLAH'ın emirlerine uymanın bir mükafatı ise, bir Müslüman’ın yaratıcının emirlerini, ve nasıl uyulacağını bilmesi gerekir. Bu cümleden anlaşılıyor ki Müslüman’ın bu mükafatı haketmesi için bir bedel ödemesi gerekmektedir. Yine ALLAH-u Teala başka ayeti kerimelerinde, şöyle buyurmaktadır: “ALLAH müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) Cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar ALLAH yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da ALLAH üzerine hak bir vaattir. ALLAH'tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O'nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.”(Tevbe: 111) “(Ey müminler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler size de gelmeden Cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihayet peygamber ve beraberindeki müminler: ALLAH'ın yardımı ne zaman! dediler. Bilesiniz ki ALLAH'ın yardımı yakındır.”(Bakara: 214) Günümüzde Müslümanlar olarak bizden öncekilerin katlanmak zorunda kaldıkları bedele katlanmak istemediğimiz içindir ki tüm Müslümanlar, ALLAH'ın emirlerinden yoksun bir hayat içerisinde yaşamlarını sürdürmektedirler. Günümüzde çile ve sefillik içinde yaşamak Müslümanlar olarak ortak özelliğimiz haline geldi. Kimimiz Filistin'de, çığlık çığlığa babamı istiyorum diye feryad eder, en değerli varlığı olan babasını bir kerecik öpmeden kaybetmenin acısıyla; kimimiz Afganistan ve Irak'ta oyuncak yerine bombalarla oynamak durumundadır. Evet, ağlamak bize en yakın gelen sözcükler arasında baş sırayı alır. Ardından şahadet özlemi... Öylesine ki, 15 yaşında hayata yeni başlarken bile üzerinize birkaç bomba sarıp kendinizi öldürmek pahasına, kendi canınızı hiçe sayabilecek kadar canınız yanmıştır. Müslüman iseniz ağlamaya bile hakkınız yoktur. Ağlarsanız irticai gerici olur ve onları destekliyor diye küfrün saldırılarına maruz kalırsınız. Yani dünyada rezillik, ahirette ise ALLAH korusun kaybedenlerden olabilirsiniz. Çünkü biz Müslümanız ama yaşantımızda İslam dışı nizamlar hakim. Nerede olursak olalım, İslamı hayata hakim kılma sorumluluğunu yerine getirmedikçe kurtulmuş olmayacağız. Nitekim, Yüce ALLAH şöyle buyuruyor: "Aranızda hayra (İslam'a) davet eden, marufu emreden ve münkerden nehyeden bir ümmet (topluluk) bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”(Ali İmran: 104) Ayetin de belirttiği gibi, İslam Ümmetini, düşmüş olduğu şiddetli çöküntüden kurtarmanın yolu, İslami bir kitle ile, ALLAH'ın indirdiği ile yeniden hükmetmek üzere, İslam Hilafet Devleti'ni tekrar vücuda getirmek gerekmektedir. Çünkü İslam'ın hayata bakışının, devlet anayasasının ve diğer yasaların kısaca İslam akidesinden kaynaklanan herşeyin ve bu akide üzerine kurulan islami-fikir, hüküm ve mefhumların yaşanmasının tek yolu İslam Hilafet Devletidir. Müslim, Ebu Hazim'den rivayet etmiştir. Ebu Hureyre (ra) ile beş yıl kaldım. Nebi (sav) in şöyle buyurduğunu anlatırken işittim: ”İsrailoğullarını Peygamberler yönetmekteydiler. Ne zaman biri ölürse, ardından diğer Peygamber gelirdi. Benden sonra artık Peygamber yoktur. Halifeler olacaktır. Hem de pek çok”. Bu Hadis-i Şerif Resulullah'tan sonra İslam’da hükmetme nizamının Hilafet olduğunun açık bir delilidir. Ayrıca İslam Hilafet'in dışındaki nizamların da İslam dışı olduğunu bize göstermektedir. ALLAH'ın dinini yaşayamama en büyük acımızdır. Ahiret ve dünyadaki kazanç ALLAH'ın emrine uygun yaşantıyla gerçekleşir. Oysa günümüz Müslümanları olarak, sanki tersi bize emredilmiş gibi böylesi çarpık bir hayat sürmekteyiz. Bu yaşantı ise bizi bedelsiz kurtuluş ve bedelsiz Cennet anlayışına götürmüştür. Resul (sav) ve Sahabe (ra) hayatına baktığımızda durum tam tersinedir. Orada önce hedef sonra ilgi, ilgiye layık doğru bilgi ve halis niyetle amel vardı. ALLAH-u Teala'nın istemiş olduğu şekilde, mallarını, canlarını, eş ve evlatlarını feda ediyorlar, böylece ALLAH'ın övgüsüne mazhar oluyorlardı. Akıllarda silinmeyen bir örneği tekrar hatırlatmak istiyorum. Mekke Dönemi; muhacirler hicret ediyor. Medine'ye geldiklerinde yanlarında hiçbir şey getirememişlerdi. Ensar, kardeşlerine vermek için evlerini ve tarlalarını ikiye böldüler ve bunu sadece ALLAH rızası için yaptılar, mükafatını da yalnızca O'ndan beklediler. Yaptıkları bu işten dolayı ALLAH-u Teala'nın övgüsüne mazhar oldular. ALLAH (cc) Ayeti kerimesinde söyle buyurmakta; “Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.”(Haşr: 9) Yoksa aynı ALLAH'a ve Peygamber'e inanmıyor muyuz? ALLAH onlardan razı olsun. Bedelsiz Cennet olmayacağını ne de güzel anlamışlardı. Oysa günümüz Müslümanlarına bakıldığında, aynı dine mensup olmalarına rağmen, onlar gibi davranmak bir yana günümüz Müslümanları olarak menfaatçilik, ferdiyetçilik ve bedelsiz Cennet anlayışı içerisinde bir yaşantı sürdürmektedirler. Öyleyse, ALLAH'a itaat etme hususunda gayretlerimizi artıralım. ALLAH'ın bizden razı olması ve bize merhamet etmesi için farzlarına uyup, haramlarından kaçarak, O'nun bizden istediklerini de feda etmeliyiz. Hayatımızı İslam’a göre şekillendirmeliyiz. Yani Kelime-i Tevhidi ile hayata bakmalıyız. ALLAH'ın dışındaki ilahları, onun kanununun dışındaki kanunları reddetmeliyiz. Resulullah (sav), bu şekilde insanları yetiştirip onlarla beraber mücadele etti. Öyleyse La İlahe İllALLAH Muhammeden Resulllah sözü sadece; ALLAH'ın hükmüne teslim olmaktır. Buna inanan kimse, ALLAH'ın otoritesi dışında bir küfür otoritesinin yönetimine razı olmaz. Bu nedenle iman, yalnız ALLAH'a muhakeme olunmayı gerekli görür. Bu ise İslam Devleti'nin var olmasını gerektirir. Nitekim şeri kaide şöyle geçer: “Bir farzı yerine getirebilmek için gerekli hususlar da farzdır.” Yani İslam’ı uygulayabilmek için devlet kurmak şarttır. Yoksa günümüzde olduğu gibi küfür, tağut ahkâmına veya devletlerine mahkum oluruz. İslam devletinin mevcudiyeti, ölüm kalım meselesi olmaktadır. “Aralarında ALLAH'ın indirdikleri ile hükmet”(Maide: 49) “Yoksa onlar cahiliyye (İslam dışı) hükmünü mü (yönetimini mi) istiyorlar. İyi anlayan bir topluma göre hükmü ALLAH’tan daha güzel kim vardır”(Maide: 50) “ALLAH'ın indirdikleri ile hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir.”(Maide: 44) Görüldüğü üzere asılda insan yaşamının tanziminde ALLAH’ın hükümranlığının dışındaki hükümranlıklar, ALLAH tarafından reddedilmektedir. Yani tevhid, ALLAHın tek hoşnut olduğu yoldur. Bunda hiçbir şüphe bulunmamaktadır. ALLAH, bu yolda mükafatını kendisinden bekleyerek halis niyet ile amel eden müminlerden olmamızı bizlerden istemektedir. “ALLAH’ım bize hakkı hak olarak göster ve ona uymamızı sağla, bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan uzak kalmamızı sağla, adımlarımızı sağlamlaştır. Bütün Müslümanları, Tevhid sancağı altında birleştir.” Amiin
SİZ BU MÜJDELERİ DUYDUNUZ MU ?Siz Bu Müjdeleri Duydunuz Mu?
![]() Rasullah (s.a.v) den; Ben haklı bile olsa minakaşayı(tartışmayı) terkeden kimseye cennettin kenarında bir köşkü garanti ediyorum.Şaka bile olsa yalanı terkedene de cennetin ortasında bir köşkü,ahlakı güzel olana da cennetin en üstünde bir köşkü garanti ediyorum... Cennetlik kişi o kimsedir ki, ALLAH; kulağını hakkında halkın hayırlı övgüleriyle doldurmuştur;kendisi de hayırla yadedildiğini işitir.Cehennemlik olan da, kendi kulakları halkın hakkındaki kötü anmalarıyla dolan ve bunu bizzat işiten kimsedir... Cehenneme girmesi haram olan kimseyi bildiriyorum.Dikkat ediniz! Bu kimse, insanlara kolaylık ve yumuşaklık gösterendir dost istersen ALLAH yeter ![]() ![]() KIYAMETİN DEHŞETLERİRivayete göre Hz. Ayse (R. Anha) buyurur ki; «Peygamber (S.A.S)´imize «Yâ RasûlALLAH (S.A.S). Kıyamet Günü sevenler birbirlerini hatirlarlar mı» diye sordum. Bana şu cevâbı verdi; «Üç yerde hayır. Birincisi, Mizan karşısında, iyiliklerin ağır mı,yoksa hafif mi geleceği belli oluncaya kadar; Ikincisi amel defterleri uçusurken. Herkes amel defterim acaba sağımdan mı, yoksa solundan mı verilecek diye beklerken. Üçüncüsü de cehennemden uzun bir boyun çıkarak bir takım kimselerin boyunlarına dolanarak şu üç kimseye musallat edildim: ALLAH (C.C) ile birlikte baska bir ilâha tapana bütün zâlim ve zorbalara ve hesaplaşma gününe inanmayanlara derken, bu kimseleri kıskaca alarak cehennemin derinliklerine atar. Cehennemde kıldan ince, kiliçtan keskin bir köprü vardir. Üzerinde sivri demirden çengeller ve dikenler vardir. Bu köprüden insanlar, kimi çakan şimşek, kimi esen rüzgâr gibi... geçeceklerdir.» Hz. Ebü Hüreyre (R.A.) öer ki: Peygamber'imiz (S.A.S) söyle buyurdu: «Ulu Allâh (C.C) gökleri ve yeri yaratinca Sûr'u yaratıp Israfil (A.S)'in eline verdi, o da onu ağzına koyarak «Ne zaman üfleme emri alacağım» diye bakışlarını Arş'a dikmiş beklemektedir. Ben O'na: «Ya Rasûlellah (S.A.S). «Sûr nedir» diye sordum. Bana: «Nurdan bir boynuzdur» diye cevap verdi. Ben O'na: «Yâ Rasûlellah (S.A.S), nasıl bir seydir» diye sordum. O da bana: «Genis çapli bir daire seklindedir. Beni Hak dinle Peygamber olarak gönderen ALLAH (C.C) adına yemin ederek söylüyorum ki. çapı yerle gök arası genisliğindedir. Israfil (A.S)bu sûra üç kere üfler: Birinci üfleme ürkütmek, ikinci üfleme canlıların hepsini öldürmek, üçüncü üfleme de yeniden dirilis içindir. Üçüncü üfleyisten sonra ruhlar ortaya çikarak gök ile yer arasini arilar gibi doldururlar ve genizlerden cesedlere girerler. Toprağı yarilarak yerden ilk çıkacak olan benim.» Baska bir hadiste bildirildigine göre: Ulu ALLAH (C.C). Cebrail (A.S). Mikâil (A.S) ve Israfil (A.S)'i yeniden diriltince bunlar hemen yanlarina Burak'i ve bir kat cennet elbisesi alarak Peygamber (S.A.V)'imizin kabri başina inerler. O sırada kabrin topragi yarilarak derhal açilir. Peygamber (S.A.V)'imiz Cebrail (A.S)'e bakar ve «Bu hangi gündür?" diye sorar. Cebrail (A.S)de O'na: "Bu gün Kıyamet Günü'dür, bugün haşr günüdür; bugün karar günüdür" diye cevap verir. Peygamber'imiz «ya Cebrail, ALLAH (C.C) ümmetime ne yaptı» diye sorar. Cebrail (A.S) de «Müjdeler olsun, sana üzerindeki toprak ilk açılan sensin.» diye cevap verir. Ebû Hüreyre'nin rivayet ettigine göre, Peygamber (S.A.V)'imiz buyurmustur ki: «— Ulu ALLAH (C.C) buyurur ki; «Ey insanlar ve cinler! Ben size gereken nasihati vermistim. Iste simdi amelleriniz defterlerinizde yazılı. İyilik bulan Allâh'a hamd etsin. Baska türlüsünü bulan da kendinden başkasını kınamasin.» Anlatildigina göre bir gün Yahya Ibni Muaz-el Razrnin (R.A.) bulundugu mecliste: «O gün takva sahiplerini ALLAH huzuruna binekli olarak toplar ve günahkârlari cehenneme yaya ve susuz olarak sevkederiz.» (Meryem 85-86) mealindeki âyetler okununca o söyle der: «— Ey insanlar!. Bir dakika, bir dakika! Yarin mahserin durak yerinde hep biraraya geleceksiniz. Her yönden gurup gurup gelerek ALLAH'in huzuruna tek tek dikileceksiniz. Kelime kelime yaptiklarinizdan hesaba çekileceksiniz. Ermisler ALLAH (C.C)'a binekli olarak, günahkârlar da ALLAH (C.C)'in azabina yaya ve susuz olarak götürülecek. Ve bölük bölük cehenneme gireceklerdir! Kardeslerim! önünüzde sizin hesabiniza göre elli bin sene uzunlugunda bîr gün var, o gün «sarsinti günü», «yaklasan gün» dur. «bütün insanlar o gün ALLAH (C.C)'in huzurunda dikileceklerdir», «o gün. hayiflanma ve pismanlik günü», «tartisma ve hesaplasma günü», «hesaplasma günü», «feryad günü», «gelecegi kesin bir gün», «kalb çarpintisi günü,» «yeniden dirilme günü», «herkesin kendi elleri ile islediklerine bakacagi bir gün», «aldanma günü», «kimi yüzlerin agardigi ve kimisinin de karardigi gün». «ALLAH (C.C)'in Huzûru'na temiz kalble gelenlerden baska malin, çoluk-çocugun fayda saglamadigi bir gün», «zâlimlere mezaretlerinin fayda vermedigi, kendileri için fena yerlesme yeri hazirlanan bir gün» dür. Mukatil Ibni Süleyman (R.A.) der ki: «Insanlar Kiyamet Günü, hiç konusmadan yüz yıl beklerler, yüz yıl da karanlıkta şaşkınlık içinde geçer, yüz yıl da dalga dalga birbirine sürtünerek ALLAH (C.C)\'ın Huzurunda çekişirler. Kıyamet Günü, sizin hesabiniza göre elli bin yil uzunluğuna olmasına ragmen ihlâslı bir mü'mine en kisa bir namaz süresi gibi gelir.» Peygamber'imiz (S.A.S.) buyuruyor ki: «— Su dört şeyden hesaba çekilmeden kulun ayakları kaymaz: 1 — Ömrünü nerede harcadığından, 2 — Vücûdunu nerede yıprattığından, 3 — İlmi ile nasıl amel ettiğinden. 4 — Malını nereden kazanıp, nerede harcadığından» Peygamber'imiz (S.A.S.) buyuruyor ki: «— Her peygamber'in mutlaka kabul olan bir duası vardır, hepsi bu haklarını dünyada kullandı. Ben duâ hakkımı Kıyamet Günü ümmetime şefaat etmek için sakladım.» ALLAH (C.C)'ımız! Rasûlellah (S.A.S.)'in. Katı'ndaki itibâr hakkı için O'nun şefaatine bizi eriştir!. Kaynak: Kalplerin Keşfi (İmam Gazali) ölüm geliyorum DER !Ve bir gün ölüm gelip dikiliverir karşımıza. Şaşırır ve endişeyle sorarız: “Neden haber vermedin ki!” KUR'ANDA EVVEL VE AHIR,ZAHİR VE BATIN İSİMLERİ NİÇİN BİRLİKTE KULLANILMIŞTIRKur’an’da, Evvel ve Ahir, Zâhir ve Bâtın isimleri niçin birlikte kullanılmıştır? Evvel ismi Allah’ın ezeli olduğunu, varlığı için bir başlangıç düşünülemeyeceğini, Âhir ismi ise Allah’ın zatı ve sıfatlarıyla baki olduğunu, yok olmaktan, fani olmaktan münezzeh oluğunu ifade eder. Zâhir ismi, Allah’ın varlığının şu âlemin varlığından daha açık ve seçik olduğunu, Bâtın ismi de Onun kutsi mahiyetini anlamaktan âciz olduğumuzu ders verir. Elmalılı Hamdi Efendi, şu veciz ifadesiyle bu gerçeği çok güzel dile getirir: “O her şeyden sezilen Zâhir, hiçbir şeyle bilinmez Bâtın’dır.” (Hak Dini Kur’an Dili) Bu âlemde yaratılan her varlığın bir evveli vardır. Zira, her mahlûk hâdistir, yâni sonradan ihdas edilmiş, yaratılmıştır. Ve yine her varlığın bir âhiri vardır. Zira her mahlûk fânidir. Öyle ise, bütün evvel ve âhir âlemlerini birden nazara aldığımızda, şu âlemin bu iki ismin tecellileriyle âdetâ kaynaştığını görürüz. Zâhir ve Bâtın isimleri de öyle. Nur külliyatından Asa-yı Musa’da bu dört ismin tecellileri harika bir şekilde izah edilir. Bütün çekirdeklerin Evvel ismine, bütün meyvelerin Âhir ismine, bitkilerin elbise hükmündeki bedenlerinin Zâhir ismine, birer fabrika mahiyetindeki iç âlemlerinin ise Bâtın ismine âyine oldukları ders verilir. Bu güzel misali yaygınlaştırabilir ve tefekkürümüzü genişletebiliriz. O zaman görürüz ki, mahlûkatta bu dört isim birlikte tecelli ediyorlar. Her insan güneş sisteminin bâtınında, yer küresinin zâhirinde, dedesinden âhir, torunundan evveldir. Kâinat da bizim gibi. O da Nur-ı Muhammed’in âhirinde, arşın batınında, ahiretin evvelindedir. Evvel, Âhir, Zâhir ve Bâtın olan Allah, bâtınlarda nice varlıkları bâtınlarıyla birlikte yaratıyor ve daha sonra onları zâhire çıkarıyor. Hepimizi nutfe denilen bir evvel üzerinde inşâ etti. Bu ameliye annemizin batınında icrâ edildi. Ve bizim batınımızda kalp, ciğer, damar, sinir gibi nice organlar ve sistemler yerleştirdi. Sonunda o bâtından bu dünyanın zâhirine çıkardı. O anda kendimizi kâinatın batınında bulduk. Bu dört ismin harika bir tecellisi de ruhumuzda mevcut. Ruh evveldir; zira o var iken beden yoktu. Âhirdir; beden çürüyüp gitse de o varlığını devam ettirir. Zâhirdir; onun varlığı bedenin varlığından daha açıktır; bedendeki her faaliyet her onun varlığından haber verir. Bâtındır, akıl onun mahiyetini bilmekten aciz akır. İSMİ ANILMAYAN ELÇİLERHZ. SA'YA VE HZ. IRMIYA A.S. Insanlik tarihi, ayni zamanda peygamberler tarihidir. Çünkü Cenab-i Mevlâ her kavme bir hidayetçi gönderdigini buyuruyor. Bir rivayet, insanliga gönderilen peygamberlerin sayisini yüzyirmidörtbin olarak veriyor. Bunlarin sadece yirmibesinin ismi Kur'an'da zikredilir. Bu yazi dizimizde, ayetlerde ismi geçmeyen fakat kissalarina deginilen peygamberleri konu ediniyoruz. Peygamberler, ALLAHu Tealâ tarafindan, emir ve yasaklarini kullarina teblig etmek ve hidayet yolunu göstermek amaciyla gönderilen insanlardir. Onlar, ALLAHu Tealâ'nin seçilmis kullaridir. Bu, çalismakla veya çok ibadet etmekle elde edilecek bir derece degildir. “Andolsun ki, biz senden önce nice peygamberler gönderdik. Onlardan bir kismini sana anlattik, bir kismini da anlatmadik.” (Mü'min, 78) “Her kavmin bir hidayet davetçisi vardir.” (Ra'd, 7) “Her ümmetin bir peygamberi vardir” (Yunus, 47) gibi birçok ayet göz önünde bulunduruldugunda, insanlik tarihi boyunca kullarin hidayeti için gönderilen peygamberlerin sayisinin çoklugu anlasilabilir. Yüzyirmidörtbin ilâhi elçi Sahabeden Ebu Zerr el-Gifari r.a. söyle anlatir: Ben Hz. Rasulullah'a: “Ey ALLAH'in Rasulü! Nebilerin ilki hangisidir?” diye sordum. “Adem'dir.” buyurdu. Ben tekrar: “O Nebi miydi?” diye sordum, “Evet o, ALLAH ile bizatihi konusmus bir Nebi idi.” dedi. Ben: “Ey ALLAH'in Rasulü, peygamberlerin sayisi kaçtir?” diye sordum; “Yüzyirmidörtbindir.” buyurdular. (Suyutî: ed-Dürrü'l-Mensur 1/125) Cenab-i ALLAH, hikmeti icabi Kur'an-i Kerim'inde Adem a.s.'dan Peygamberimiz Hz. Muhammed s.a.v.'e kadar, isimleri ile birlikte peygamberligi kesin olarak bilinen yirmibes peygamberin ismini vermistir. Bu isimler söyledir: Adem a.s., Idris a.s., Nuh a.s., Hûd a.s., Salih a.s., Ibrahim a.s., Ismail a.s., Ishak a.s., Lût a.s., Yakub a.s., Yusuf a.s., Eyyub a.s., Zülkifl a.s., Suayb a.s., Musa a.s., Harun a.s., Ilyas a.s., Elyesa a.s., Yunus a.s., Davud a.s., Süleyman a.s., Zekeriyya a.s., Yahya a.s., Isa a.s. ve Muhammed s.a.v. Bununla beraber, Kur'an-i Kerim'de kissalari anlatilan; ancak açikça peygamber oldugu zikredilmeyen Üzeyr, Lokman, Zü'l-Karneyn gibi salih kullarin isimleri de zikredilir. Yüce ALLAH, bu peygamberlerden bazilarini kendisine daha yakin tutarak, onlarin azim, gayret, sabir ve üstün fazilet sahibi olmalarindan bahsetmistir. (Ahkâf, 35; Bakara, 235) Rivayette azim sahibi peygamberlerin, Nuh a.s., Ibrahim a.s., Musa a.s., Isa a.s. ve bütün peygamberlerin serdari Hz . Muhammed s.a.v. Efendimiz olarak belirtilmistir. Bir de Kur'an-i Kerim'de isminin zikredilmemesine ragmen kendilerinden bahsedilen ve baslarindan geçen olaylar anlatilan bir çok peygamber vardir. Ilâhi bir hikmet geregi ismi anilmayan bu peygamberler, ya bir baska peygamberin yol arkadasi olarak anlatilmis, ya da helâk olmak üzere olan bir toplulugun kurtaricisi olarak zikredilmistir. Hidayet ve dalâlet arasinda gidip gelen millet: Israilogullari Insanlik tarihinde en çok peygamber gönderilen kavim olarak Israilogullari bilinir. Israilogullari , peygamberlere iman hususunda köklü bir gelenege sahip idiler. Zira, neslinden geldikleri Yakup a.s. ve ondan sonra gelen birçok peygambere basta mukaddes kitaplari Tevrat vasitasi ile inanmakta idiler. Fakat bu milletin peygamberlerine olan sadakat ve bagliliklari hiçbir zaman uzun sürmedi; kitaplarini tahrif ettiler ve sapkinliga düstüler. Sonra da baslarina bir musibetin gelecegini anladiklarinda hemen ALLAH'a yalvararak, kendilerine yol gösterecek, düsmanlarinin zulmünden kurtaracak bir peygamber istediler. Bunu her firsatta yaptilar. Israilogullari'na bu kadar çok peygamberin gönderilmesi, ALLAH'a ve peygamber inancina sahip bir toplulugun, dalâlet içinde sikistiklarinda dahi, bir peygamber göndermesini dilemelerinden olsa gerek! Zaten Hz. Yakub a.s. ve sonraki peygamberler halkasi, bu kavmin basindan ayrilmayacak, dalâlete saplandiklari zamanlarda onlara yol gösterecek hidayet rehberlerinin olmasi için ALLAH'a dua etmislerdir. Duasiyla kavmini kurtaran peygamber: Hz. Sa'ya a.s. Musa ve Harun a.s.'dan sonra ALLAHu Tealâ, Israilogullari'nin basina her hükümdar geçtiginde, beraberinde bir peygamber gönderirdi. Sa'ya a.s. da Sidkiya diye bilinen bir hükümdar zamaninda gönderilmisti. Kavmine, Hz. Isa a.s. ve Hz. Muhammed s.a.v.'in gelecegini haber vermisti. Israilogulari devlet islerinde hükümdarlari Sidkiya'nin, dinî hususlarda da Sa'ya a.s.'inemirlerine itaat ederlerdi. Fakat Sidkiya'nin hükümdarliginin son zamanlarina dogru sapitip hak ve batil çizgisini astiklarinda, ALLAH onlara Babil krali Senharib'i (Sencarib) gönderdi. Senharib bütün ordusuyla Beytülmakdis'i kusatti. Gördükleri karsisinda korkularindan ne yapacaklarini bilemeyen Israilogullari, Sa'ya a.s.'a kendilerini Senharib'in ordusundan kurtarmasi için ALLAH'a dua etmesi dileginde bulundular. Sa'ya a.s. ALLAH'a kavminin kurtulmasi için dua etti. Senharib'in ordusu veba hastaligina yakalanip kisa sürede kirildi. Krallari Sidkiya'nin ölümünden sonra Israilogullari'nin isleri bozuldu. Hükümdarlik için birbirlerini öldürmeye basladilar. Mukaddes kitaplari Tevrat'i unuttular. Bunun üzerine ALLAH, Sa'ya a.s.'a kavmine ikazlarda bulunmasini emretti. O da kavmini toplayarak ögütlerde bulundu. ALLAH'in verdigi nimetleri unuturlarsa baslarina tahmin bile edemeyecekleri musibetlerin gelecegini anlatti. Sa'ya a.s. konusmasini bitirince, azgin Israilogullari onu yakaladilar ve sehit ettiler. Sa'ya a.s. ve kendisinden sonra gelecek olan Irmiya a.s.'in kavimlerini helâk etmek için toplanan ordular hakkinda Yüce ALLAH Kur'an-i Kerim'de söyle buyurmu stur: “Biz Kitap'ta Israilogullarina : Sizler, yeryüzünde iki defa fesat çikaracaksiniz ve azginlik derecesinde bir kibre kapilacaksiniz, diye bildirdik.” (Isra, 4) Bakara Suresi'nin 256. ayetinde de Israilogullari'nin bitmek tükenmek bilmeyen dalâletten hidayete yolculugu için, onlara gönderilen peygamberlerden Irmiya a.s.'in kissasi anlatilmaktadir. Yüz yil sonra diriltilen peygamber: Hz. Irmiya a.s. Irmiya a.s., Yakub a.s.'in soyundan gelen Harun b. Imran a.s.'in neslindendir. Hz. Musa a.s.'dan Hz. Isa a.s.'a kadar olan zaman içerisinde gönderilen, Danyal a.s. ile ayni asirda görev yapmis peygamberlerden biridir. Bu dönem, Israilogullari'nin kendilerine gönderilen peygamberleri öldürmeye basladiklari, aralarinda sapikligin iyice yayginlastigi, haramlarin helal sayilmaya baslandigi bir dönem idi. ALLAH'in kendilerini, Senharib'in muhtesem ordularinin felaketinden kurtardigini unutarak dogru yoldan sapmislardi. Bunun üzerine Yüce ALLAH, Irmiya a.s.'a: “Izzetime yemin ederim ki, ben onlara öyle bir fitne ve bela salacagim ki, o dilsizleri konusturacak, akil sahiplerinin akillarini alacak!” buyurdu. Hz. Irmiya a.s. bu ilâhi tehdidi isitince aglamaya ve bu musibetin kalkmasi için dua edip yalvarmaya basladi. ALLAH, peygamberinin duasini kabul buyurdu. Fakat aradan üç sene geçmesine ragmen Israilogullari eski tutumlarini hiç degistirmediler. Zulmün ve haksizligin hesabini her yerde gören Yüce ALLAH, Sam taraflarinda hakimiyet süren Buht-Nassar adli bir hükümdarin kalbine Beytülmakdis'te bulunan Israilogullari üzerine yürümesini ilham etti. Buht-Nassar, ufuklari kaplayan, adeta çekirge sürülerini andiran ordusuyla Beytülmakdis üzerine yürüdü. Kisa bir müddet içinde Beytülmakdis'e girdi. Israilogullari'ni kiliçtan geçirdi. Hatta askerlerine emir vererek Beytülmakdis'in üzerini kumlarla kapattirdi. Israilogullari baslarina gelecek felaketi kendileri hazirlamislardi. Beytülmakdis'in yikilip harap edilmesinden sora, Irmiya a.s. oradan ayrilip, kimsenin olmadigi yerlerde uzlet hayati yasamaya basladi . ALLAH ona uzun bir ömür verdi. Buht-Nassar ordusuyla beraber Kudüs'ten çekilip Babil'e geri döndügünde, Irmiya a.s. bir sepet incir ve biraz üzüm sirasiyla merkebine binerek tekrar Kudüs'e geldi. Oranin nasil harap edildigine bakti. O esnada ALLAH ona bir ölüm uykusu verdi. Bu zaman içerisinde kimse onu göremedi. Nihayet Cenab-i ALLAH, yüz yillik bir ölümden sonra kudretiyle onun gözlerini açti. Irmiya a.s. sehrin nasil imar edildigine bakti. Sonra cesedinin ve merkebinin kemiklerinin nasilda bir araya getirildigini izledi. Daha sonra ayaga kalkti, Yüce ALLAH'in kudretini apaçik görünce: “Ben biliyorum ki, ALLAH her seye gücü yetendir.” dedi. Irmiya a.s.'in bu kissasi Bakara Suresi'nin 259. ayetinde söyle anlatilir: “Görmedin mi o kimseyi ki, binalarin çatilari çökmüs, duvarlari birbiri üstüne yikilmis, kimsecikleri kalmamis bir beldeye ugrayarak kendi kendine: - ALLAH burasini ölümünden sonra acaba nasil diriltecek? demisti. ALLAH'ta onu yüz yil ölü birakmis, sonra dirilterek kendisine: - Ne kadar kaldin? diye sormustu. O da: - Bir gün, yahut bir günden daha az, demisti. ALLAH ona: - Hayir, yüz yil ölü kaldin! Iste, yiyecegine-içecegine bak, daha bozulmamis. Bir de merkebine bak. Seni insanlara ibret kilalim diye (yüz sene ölü tuttuk, sonra tekrar dirilttik). Simdi sen kemiklere bak, onlari nasil birlestirip yerli yerine koyuyor, sonra ona et giydiriyoruz, dedi. Durum kendisine malum olunca: - Simdi iyice biliyorum ki, ALLAH her seye kadirdir, dedi.” Yûsâ b. Nûn ve Kâlib b. Yufennâ a.s. Kendilerine en çok peygamber gönderilen kavimlerden biri, belki birincisi Israilogullari'dir . Fakat onlar kadar peygamberlerini sikintiya sokan, ilk ilâhi imtihanda yüz çeviren kavim de pek görülmemistir. Bu yazimizda Israilogullari'na gönderilen ve Kur'an -i Kerim'de ismi anilmayan üç mübarek peygamberi ve onlarin ibretli kissasini dikkatinize sunuyoruz. Firavun; asil adi Kâbus b. Mus'ab. Musa ve Harun a.s. zamaninda yasamis, kendini rab ilan eden, ihtisamli ordulariyla kibirlenen, uykularinda bile insanlara kâbus olan zalim Misir hükümdari... Hz. Musa a.s., kendisiyle ayni yil dogan bütün erkek çocuklarin öldürülmesine ragmen, ALLAH'in bir mucizesi ile Firavun'un sarayinda, annesinin kucaginda büyümüstü. Büyüyüp olgunlastigi zaman ALLAH onu peygamberlikle görevlendirmisti. Zamanla insanlar ona inanmaya, onun anlattigi üzere ALLAH'a iman etmeye baslamislardi. Firavun ise kendisinden baskasini ilâh edinenleri kizgin bakir dösenmis firinlarda yakmakla tehdit ediyor, israr edenlere de hiç acimadan söyledigini yapiyordu. Firavun artik, kâhinlerin de bildirdigi gibi, saltanatini yikip yok edecek kisinin Musa a.s. oldugunu anlamisti. Onu ve müminleri öldürmek için Kizildeniz'e kadar peslerinden gitti. Fakat daha önce sahit oldugu mucizelere inanmadigi gibi, Kizildeniz'in iki yana açilarak Hz . Musa a.s.'a ve ona tabi olanlara yol vermesi mucizesine de inanmamis, kendisi de geçmek isterken askerleriyle birlikte bogulmustu. Firavun'un zulmünden uzaklasmak isteyen Musa a.s. ve ashabi için artik zorbalarin sehri Eriha'ya (Kudüs'e) varmak için bir engel kalmamisti. Musa a.s.'in yanindaki bazi kimseler Firavun'un öldügüne bir türlü inanamiyorlar, cesedini görmeden yolculuga devam etmek istemediklerini söylüyorlardi. Bunun üzerine Musa a.s. Cenab-i Mevlâ'ya niyazda bulunmus, O da Firavun'un is isten geçtikten sonra kapandigi secde halindeki cesedini onlara göstermisti. Musa a.s. Firavun'un ölümünden sonra, ashabinin en salihlerinden olan Yûsa b. Nûn'u ve Kâlib b. Yufennâ'yi Misir sehirlerinin kontrolü ve denetimi için geri gönderdi. Bu iki salih insan, Misir'da asayis saglandiktan sonra tekrar Musa a.s.'a katildilar. Zorbalarin sehrine yapilan yolculuk uzun, yorucu ve imtihanlarla dolu bir seferdi. Yolculuk sirasinda Musa a.s.'in kavmi oradan gelen korkutucu haberleri isitmisler ve Hz. Musa'ya: - Ey Musa! Orada zorba bir kavim var. Onlar oradan çikmadikça biz kesinlikle sehre girmeyiz, demislerdi. (Bu arada Musa'nin ashabi içinde bulunan ve ALLAH'tan) korkanlardan ve kendilerine nimet bahsedilen iki zat (Yûsâ ve Kâlib): - Onlarin üzerine kapidan girin, oraya girdiniz mi artik siz zaferi kazanmisiniz demektir. Eger müminler iseniz ancak ALLAH'a güvenin, dediler.” (Mâide, 22-23) Fakat durum degismedi. Cenab-i ALLAH da peygamberi ile yolculuga devam etmek istemeyen bu insanlara kirk yil Tih çölünde kalma cezasi verdi. Musa a.s. ve kendisiyle beraber yolculuga devam etmek isteyen bazi arkadaslari da Tih çölünde uzun süre kaldi. Bu süre içerisinde dört büyük ilâhi kitaptan biri olan Tevrat tamamlandi. Tih çölünden ayrildiklarinda, Musa a.s. bir grup askerle birlikte Yûsâ'yi ve Kâlib b. Yufennâ'yi öncü kuvvet olarak gönderdi. Nihayet zorbalarin sehrine geldiler. Durumu gören Eriha halki, içlerinden duasi çok kabul olunan Bel'am'a gittiler. -Musa ve beraberinde gelen Israilogullari bizi öldürmeye geldiler. Ne olur, onlarin aleyhlerinde beddua et, diye israrla rica bulundular. Bel'am, ALLAH'in en büyük ismi olarak bilinen Ism-i Azam'i biliyor, bu isim hürmetine yaptigi her dua kabul olunuyordu. Bel'am dedi ki: - Yanlarinda melekler bulunan bir peygambere ve ona inanan müminlere nasil beddua edebilirim? Fakat, israrla bunu isteyenlerin çabalari sonunda netice verdi. Karisina onu kandirmasi için birçok hediyeler verdiler. O da bir yolunu bulup, Bel'am'i beddua etmesi gerektigine inandirdi. Bel'am bu bedduayi yapabilmek için Israilogullari'ni görebilecegi yüksek bir tepeye çikti. Onlara dogru yöneldi. Her yaptigi beddua kendi aleyhine dönüyor, bunu kendi agziyla söylüyor; fakat bir türlü düzeltemiyordu. Nihayet o beddua eden dili uzadikça uzamis, agzina sigmaz olmus, köpek gibi solumaya baslamisti. Artik Ism-i Azam duasini da edemiyordu, çünkü kendisine unutturulmustu. Bel'am'dan sonra bu duayi bilen kimselerin çok az oldugu söylenir. Bel'am'in bu durumu ayet-i kerimede söyle anlatilir: “...Onun durumu, tipki köpegin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini çikarip solur, biraksan da dilini çikarip solur. Iste ayetlerimizi yalanlayanlarin durumu budur. Bu kissayi anlat, belki düsünürler.” (A'raf, 176) Bundan sonra Hz. Musa a.s., Yûsâ'yi Israilogullari ile birlikte Eriha'ya, zorbalara, ALLAH'a iman etmeleri için gönderdi. Eriha halki bunu kabul etmeyince Yûsâ burayi fethetti. Hz. Musa a.s. burada bir müddet daha yasadiktan sonra vefat etti. Kendisinden sonra Yûsâ a.s. peygamber oldu. Yûsâ a.s., Musa a.s.'in vefatindan sonra yirmi yedi yil peygamberlik yapti. Vefat edecegi sirada Israilogullari'nin idaresini Kâlib b. Yufennâ'ya havale etti ve yüz yirmi alti yasinda iken ahirete irtihal eyledi. Kâlib b. Yufennâ'ya da ALLAH'tan vahiy geldi, peygamberlikle vazifelendirildi. Yûsâ a.s.'in vasiyet ettigi üzere Israilogullari'nin hidayetten ayrilmamalari için çok mücadeleler verdi. Çetin bir dünya hayatinin sonunda, bir müddet sonra o da rahmet-i Rahman'a kavustu. Hz. Musa a.s. Hz. Hizir ile görüsmeye giderken yanina aldigi kisi Yûsâ a.s., Israilogullari'ni idare etmek için yerine vekil biraktigi kisi de Kâlib b. Yufennâ a.s. idi. Onlara ve gönderilen bütün peygamberlere salât ve selam olsun... Ismûil (Semuyel) b. Bâlî a.s. Yûsâ a.s'in vefatindan sonra Israilogullari hükümdarlar tarafindan yönetilmislerdir. Peygamberlerine olan ihtiyaçlari ise, sadece dinî mevzularda çikar bir yol bulabilmek veya bir musibete ugradiklarinda ALLAH'a yalvarmasini istemek seklinde oluyordu. Yû sâ a.s.'in vefatinin üzerinden dört yüz yil geçmisti. Amâlikler'in hükümdari Câlût, Israilogullari'na saldirmis; mukaddes kitaplari Tevrat'i ve Musa a.s. ile Harun a.s.'in ailelerinden kalan, içinde bir takim kutsal emanetlerin bulundugu, “Tâbut” ismini verdikleri sandigi ellerinden almisti. Israilogullari her zaman oldugu gibi, baslarina gelen bu felaketin def'i ve mukaddes emanetleri geri alabilmek için Yüce ALLAH'a yalvarmaya basladilar. Bir peygamber göndermesini istediler. Cenab-i ALLAH da onlara Ismûil (Semuyel) a.s.'i gönderdi. Yönettigi Amâlika halkiyla birlikte Câlût'un Israilogullari'na peyderpey uyguladigi katliam o safhaya ulasmisti ki, neredeyse topyekûn yok olacaklardi. Sonunda Israilogullari “Peygamberlerine (Ismûil'e) varip: - Bize bir hükümdar tayin et, biz de onunla beraber ALLAH yolunda savasalim, dediler. (Ismuil onlara): - Ya size savas emredilince savasmazsaniz?! dedi. Onlar: - Biz, yurtlarimizdan çikarilmis, ogullarimizdan uzaklastirilmis iken, ALLAH yolunda ne diye savasmayalim? dediler.” (Bakara, 246) Bunun üzerine Hz. Ismûil a.s. ALLAHu Tealâ'ya dua etti. ALLAH da onlara, siradan biri gibi gözüken Tâlût isminde birini görevlendirdi. Ismûil a.s. yeni komutanlari Tâlût'u Israilogullari'na tanittigi zaman onlardan bazilari: - Biz hükümdarliga daha layik oldugumuz halde, kendisine servet ve zenginlik de verilmemisken o bize nasil hükümdar olur? dediler. Bunu duyan Ismûil a.s. kizdi ve: -“ALLAH basiniza onu seçti, ilimde ve bedende ona üstünlük verdi. ALLAH mülkünü diledigine verir. O her seyi kusatan ve her seyi bilendir, dedi.” (Bakara 247) Israilogullari içerlemis bir halde, istemeye istemeye yeni komutanlari ile birlikte Câlût ile savasmak üzere yola çiktilar. Yolda susadilar, Ismûil a.s.'dan bir irmak akitmasini istediler. O da dua etti ve tatli suyu olan bir irmak akti (Filistin Irmagi). Tâlût askerlerine dönerek: - ALLAH sizi irmakla imtihan edecek. Kim ondan içerse benden degildir. Kim onu içmezse artik bendendir. Sadece bir avuç içenler müstesna, o kadarina müsaade vardir, dedi. Fakat askerlerden pek azi Tâlût'un sözünü dinlediler. Irmagin kiyisina geldiklerinde bir kismi hariç, hepsi kana kana içti. Nihayet Tâlût ve yanindakiler nehrin öte karsisina geçtiklerinde, geride kalanlar bu sefer: - Bizim Câlût'a karsi koyacak gücümüz yok, deyip geri döndüler. Sözlerinde sadik olanlar ise: - “Nice az bir topluluk var ki, ALLAH'in izniyle sayica çok topluluklari yenmistir. ALLAH sabredenlerle beraberdir.” dediler. (Bakara, 249) Tâlût ve askerleri, Câlût'u ve dehsetli ordusunu gördüklerinde: -Ey Rabbimiz! Üzerimize sabir indir. Bize cesaret ver ki tutunalim. Kâfir topluluga karsi bize yardim et, diye dua ettiler. Tâlût'un ordusunda, yasi henüz küçük olan, fakat ileride peygamber olacagi daha o zamanlar fark edilen Davud a.s. da bulunuyordu. Sapanina koydugu küçük bir tasi, o iri cüsseli Câlût'un alninin ortasina öyle bir atmisti ki, neredeyse Câlût'un kafasi parçalanmisti. Câlût böylece ölüp gidince, ordusu da dagilip perisan oldu. Bundan sonra Ismûil a.s. bir müddet daha yasadi. Ondan sonra Hz . Davud a.s. peygamberlikle vazifelendirildi. Ona ve gönderilen bütün peygamberlere salât ve selam olsun... November 11 salat-ı tefriciye
November 04 sizce ben domuz eti yemedim diyebilirmisiniz ! ?EFENDİM, MÜJDECİM, KURTARICIM, PEYGAMBERİM! SANA UYMAYAN ÖLÇÜ HAYAT OLSA TEPERİM N.F.K HADI SIMDI DE BILMEDIGINIZ YERDEN ET ALIN VE BILMEDIGINIZ YERDEN YEMEK YIYIN BAKALIM...' Gaziosmanpasa Hacimasli köyü domuz çiftligi'nin sulari ve kati atiklari 300 metre mesafedeki Sazlidere Baraji'na akiyor. Baraj on milyon kisinin su ihtiyacini karsiliyor. Çiftlikte 5 bin domuz var. Türkiye'deki domuz çiftliklerinde yillik 3 milyon kg. civarinda et üretiliyor. Bu rakam neredeyse kirmizi et üretiminin yarisi. Üretilen domuzlar otellere, yemek fabrikalarina ve marketlere 'kiyma' seklinde satiliyor. Domuz etini Salam, sosis olarak da piyasaya sürmek en sik kullanilan yöntem. Peki neden domuz? 'Dinen yasak olmasina, Türk yemek kültürüne aykiri bulunmasina ragmen neden domuz cazip bir konu?' Çünkü domuz yetistiriciligi kârli bir is. Domuz üretken bir hayvan. Cinslerine ve yasina göre yilda bir, iki, bazen de üç kez ve her batinda 15-20'ye kadar varan yavru dünyaya getirebiliyor. Bir domuz yilda iki kez dogum yapsa, her batindan 10 yavru yasasa, 20 sene yasayan bir domuzun 400 yavrusu oluyor. Ve dahasi yeni dogmus bir domuz 4-5 ayda 100 kiloya kadar çikabiliyor. Normal Sartlarda evcil bir domuzun yüzde 30'u yag olarak ayrilabilmekte iken bu rakam bazen yüzde 50'yi bulabiliyor. Yani 150 kg'lik bir domuzdan 75 kiloluk yag elde edilebiliyor. Bu da dana yada koyuna göre tercih edilmesinde önemli bir etken. Beslenmesi kolay, cam disinda -les dahil- her seyi yiyebiliyor. Her domuz da ortalama 80-100 kiloya ulastigi zaman kesiliyor. Kaba bir hesapla sadece bu çiftlikten yilda yaklasik 1 milyon kg. et çikiyor. Bu etlerin hangi kanalla, nerelere satildigi meçhul. Diger çiftlikler de göz önüne alindiginda Türkiye'de yaklasik 3 milyon kg domuz etinin piyasaya degisik yollarla sürüldügü ortaya çikiyor. Türkiye'deki toplam kirmizi et tüketiminin de 6 milyon kg. oldugu göz önüne alinirsa tablonun vahameti daha da netlesiyor. Kilosu 1 ile 3.5 milyon lira arasinda satilan bu domuz etlerinin agirlikli olarak kiyma, sucuk, salam ve sosis olarak satildigi dile getiriliyor. Çiftlik çalisanlarindan Ismail Türk'ün verdigi bilgiye göre kesilen etler toplu olarak büyük otellere, yemek fabrikalarina kiyma ve sosis gibi ürünler olarak satiliyor. Bu ve benzeri çiftliklerden resmi olarak bes firma domuz satin aliyor: Çerkezo, Polonez, Nuta, Namet ve Sütte ... 1. Çerkezo aldigi ürünleri Salam Sosis olarak piyasaya sürerken ayni zamanda Tesvikiye'deki Sarküterisinden de nihai tüketiciye ulasiyor. (ki bu firmanin bir de TADET adi altinda otellere ürün sattigi bir markasi daha bulunuyor... ) Ayni zamanda butik magazalarda ve ulusal zincir magazalarda satilan BONUS markali ürünlerin üreticisi de ÇERKEZO... 2- Ayazaga'daki Çerkezo'nun hemen yaninda üretim yapan SÜTTE firmasi da salam, sosis ve jambonlarini markasiyla satiyor. Ancak bilinen bu firmalar ürünleri çesitli zamanlarda farkli isimlerde piyasaya sürüyor. Daha önce Sütte olarak piyasaya sürülen domuz mamulleri son dönemde PIGGY adiyla satiliyor. Üstelik ünlü Amerikan fast food zincirlerinden Little Caesar's Pizza tam 10 yili askin süreden beri et mamullerini SÜTTE firmasindan temin edip bizlere bir güzel yediriyor. 3- POLONEZ 5 yil öncesine kadar resmi olarak domuz ürünleri imal edip MIGROS'larda açik açik ürünlerini satarken, son yillarda %100 dana etinden ürünler imal ettigini iddia ediyor. 'Peki ya bunlari göz göre göre magazalarinda sattiran satin alma müdürleri aldiklari rüsvetin yani sira bu milletin vebalini aldiklarini da biliyorlar mi sizce?' POLONEZ'in ciddi anlamda piyasaya yayilmasindaki en büyük faktör MIGROS' tur . O dönem Migros'un et mamulleri satin almasinda olan (Su an oyuncak reyonunda satin almacilik yapan) Coskun bey'in büyük paralar karsiliginda POLONEZ'le isbirligi içerisinde oldugunu ve bizzat domuzlari bizlere yediren kisi oldugunu biliyor muydunuz? Peki ya Migros'ta çalisan tüm tezgahtarlarin eksiksiz olarak her ay sonunda POLONEZ 'in sahibi MUSTAFA AKKAS beyden (veya satis müdürü sifati ile çalisan ALI ÖZYAVAS'tan) maaslarini ve primlerini (bizlere sattiklari et mamulleri üzerinden ) aldiklarini biliyor muydunuz? Peki METRO GROS MARKETLER'in (Su anki degil bir önceki) satin almaciligini yapan kisinin Su an BAGDAT CADDESINDE bulunan Polonez - Barbekü restoranlari' nin sahibi oldugunu biliyor muydunuz? Peki Izmir'in kalesi olarak görülen KiPA Marketler'in satin almaciligini yapan bayanin Polonez'in resmi hissedari oldugunu biliyor muydunuz? PEKI AMERIKAN FAST FOOD ZINCIRI DOMINO'S PIZZA ve ALMAN EKOLÜ DR.OETKER PIZZALARIN IÇERISINDE POLONEZ ET MAMULLERININ KULLANILDIGINI BILIYOR MUYDUNUZ? PEKI GIMA MARKALI VE PIYASALARDA SATILAN OPI MARKALI ÜRÜNLERI POLONEZ'IN ÜRETTIGINI VE BUNUN KARSILIGINDA NE KADAR PARA YEDIRDIGINI BILIYOR MUSUNUZ? 'Peki, sizce Türkiye'de domuz eti yemeyen insan kalmis midir?' 4- NUTA öncelikle 7 TEPE markasi ile taninmakla beraber Güneydeki - Her sey dahil - tatil köylerinin bir numarali tedarikçisi, e tabi yabanci turistlerin yaninda yerli turistlerde güme gidiyor. Bu firmalar özellikle büyük alisveris merkezlerinde ayri bir stant açiyorlar. Ancak küçük Sarküterilerde karisik olarak duruyor ve birçok tüketici farkina varmadan domuz ürünlerini satin alabiliyor . Üstelik isin ilginç tarafi bu firma Simdi de firma tanitim cd si hazirlamis Carrefour gibi büyük hipermarketlerde ne kadar hijyenik üretim yaptigini anlatiyor. Ama 7 TEPE SOSIS hafta sonlari marketlerde KDV dahil 2.900 YTL ye satiliyor. Çünkü maalesef bu adamlar sosislerin içerisinde hayvan küspesi gibi lafini bile etmek istemedigimiz katkilar kullaniyorlar ... Domuz hammaddeli salam ve sosislerin kesiminin yapilip piyasa sürüldügü bir baska yer de NUTA'nin üretimini yapan kisinin islettigi Dolapdere'deki imalathane. (IDEAL markali salam sosis imalatçisi ) 5- NAMET ünlü EMINÖNÜ HASIRCILAR ÇARSISININ IÇINDE yillardir taninan NAMLI PASTIRMACI'nin modern hali !!! Su an modern(!) üretim tesisleri BAYRAMPASA MEGACENTER (GIDA HALI) içinde derme çatma bir imalathaneden öteye geçemeyecek konumda olan ve üretim kapasiteleri aylik -günün 24 saati çalistiklarini düsünürseniz- 70 tonu geçemeyecek olan bu imalathanede NAMET ayda 270 ton et mamulü üretiyor ve satiyor. Bu aradaki 200 tonluk kapasite açigini ise ISTANBUL DISINDA ne id ügü belirsiz imalathanelerde, merdiven alti firmalarda üretim yaptirip üzerine ' %100 NAMET KALITESI' bastiktan sonra (üretim yeri olarak BAYRAMPASA'daki adreslerini gösteriyorlar) bizlere afiyetle yediriyorlar. Carrefour ve diger tüm zincir magazalarda POLONEZ'in uyguladigi benzer taktikleri uygulayan NAMET bugün kapasitesinin 3 kat üzerinde üretim yaparak gururla ülkemizi temsil ediyor. Peki, Cem Yilmaz'in dedigi gibi janjanli ambalaja sahip NAMLI pastirmalari' nin sahipleri olan Engin ve Esen Mepa kardeslerin ayni zamanda Çorlu'daki domuz çiftliklerinin yari hissesine sahip olduklarini da biliyor muydunuz? 2000 yilinda patlak vermis olan kaçak buffalo etlerinin de NAMLI pastirmalari' nin sahipleri olan Engin ve Esen Mepa kardesler tarafindan getirildigini hatt a Bayrampasa'daki imalathanelerinin gazetecilerin ve kameralarin gözü önünde basildigini, Engin Mepa'nin Show TV'ye, o dönemin 1 trilyon lirayi kendi elleriyle hediye ettigini, sonra da Milliyet, Hürriyet ve Sabah gazetelerine verdikleri dev ilanlarla tüm olanlari ve baskinlari yalanladiklarini biliyor muydunuz? NAMLI Pastirmalarinin hem % 5 hissesine sahip olan, hem de imalat müdürlügünü yapan Muzaffer adindaki sahsin ayni dönemde kardesi ile Bagcilar semtinde açmis oldugu imalathanede at ve esek etinden yaptigi pastirmalari dilimleyerek zincir marketlere sattiklarini biliyor muydunuz? 2004 yilinda da Ugur Dündar ekibi tarafindan basilarak ekranlarda gösterildigini hatirlayabildiniz mi? Domuz konusunda herkes topu baskasina atiyor. Bu noktada tüketicinin yapmasi gereken seyi Çevre Saglik Il Müdürlügü Gida ve Çevre Kontrol Subesi Müdürü Irfan Yilmaz özetliyor; '- Piyasadaki etleri denetlemek mümkün olmuyor.' 'Kisacasi ne yediginize dikkat edin. Çok emin olmadiginiz bilmediginiz markalarin ambalaj güzelligine kanmayin.' Ömer KIZILIRMAK TÜBITAK-SAGE Planlamalar ve Kalibrasyon Birim Amiri 'LÜTFEN TANIYIP TANIMADIĞIMIZ HERKESE YOLLAYALIM......' November 02 dil yarasıDİL YARASI KILIÇ YARASINDAN YAMANDIR Zararlı insanlar suç işlerler. Suç işleyince tutar hapishaneye atarlar. Suçlu kimseleri zarardan uzak tutmanın çaresidir bu. Dört duvar içine alacak, kapısını da iyi kilitleyeceksin. İşte bizim ağzımızda da böyle bir potansiyel suçlu vardır. Dilimiz... Bu yüzden Rabbimiz bu potansiyel suçluyu önce otuz iki dişi nöbetçi gibi dikip iki duvar içine hapsetmiş. Sonra dudaklarıyla kapatarak kapıyı da kilitlemiş. Ta ki muhtemel zararından sahibi korunsun, rastgele bir söz söyleyip de sahibini suçlu durumda bırakmasın. Dilin bu kadar tehlikeli oluşundan dolayıdır ki, şair şöyle demiş: "Kılıçla açılan yaralar zamanla tedavi olur, fakat dilin açtığı yaraların tedavisi yoktur." Dilin açtığı yaralar, bir ömür boyu dahi devam edebilir. Demek dil, kılıçtan daha zararlı ve tehlikeli yıkımlara sebep olabilmektedir. Hatta dilin böylesine tehlikeli oluşundan, böylesine büyük sonuçlar verişinden dolayıdır ki, bir İslâm büyüğü şöyle der: "Kul hakkı mı daha ağırdır, yoksa dille yıkılan kalp ve gönlü tamir etmek mi daha ağırdır?" İlk bakışta kul hakkının daha ağır olması lazım. Çünkü kul hakkı şehitlerde bile affedilmiyor. Ama o İslâm büyüğü diyor ki: "Dilin meydana getirdiği zararın, kul hakkından daha büyük olduğunu ispat edebiliyorum." "İspat et" diyorlar. "Şehit ahirete gitmiş, üzerinde kul hakkı var diyelim. Hayattaki bir mirasçısı o şehidin üzerindeki hakkı hak sahibine ödese böylece o şehitten kul hakkı kalkar. Ama bir adam birinin kalbini, gönlünü yıkmış, gıybetini yapmış, ahirete gitmiş. Artık o adamın hayattaki mirasçısı o adama para vermekle hakkını helal ettirmesi mümkün değildir. Çünkü kalbi kıran, dilini kullanan adam ahirettedir. Ahiretteki adamın dünyadakiyle helalleşmesi ancak gelip bizzat özür dilemesiyle mümkün olur" diyor ve aradaki farkı anlatıyor. Burada Peygamberimizin (a.s.m.) bir hadisini hatırlıyoruz. Peygamberimiz (a.s.m.) çok çarpıcı şekilde bu konuya dikkatimizi çekerken buyuruyor ki: "Siz bana iki şey hakkında teminat verin, ben de sizin Cennete gireceğiniz yolunda teminat vereyim." "Nedir o ya Resulallah?" diye soruyorlar. "Yukarınızla aşağınız" diyor Efendimiz. "Yukarınızla aşağınıza sahip olun, gerisine karışmayın. Ben de sizin Cennetteki makamınıza sahibim." "Ya Resulallah, yukarınızla aşağınızdan kasıt nedir?" "Diliniz ve tenasül organınız" diyor. Gerçekten de insan yukarısıyla aşağısına, diline ve tenasül uzvuna sahip olursa, o Efendimizin kefaleti altına girer. Gönül ehli insanlar "Kâbeyi yıkarsan onun tamiri mümkündür, fakat bir gönlü yıkınca onun tamiri mümkün değildir" diyorlar. Birisi Efendimize geliyor, "Ya Resulallah, bana öyle bir şey haber ver ki, ben onu yapınca Cennete gideyim?" diyor. Efendimiz adamın hususiyetini bildiği için, diline işaret ediyor, ve "Buna sahip ol, gerisine karışma" diyor. Yani diline sahip ol, gerisine karışma. Yunus'umuzun da bir sözü vardır: Söz ola kese savaşı Söz ola bitüre başa Öz ola oğulu aşı Bal ile yağ ide bir söz Ter temiz bir yemek önünüze koyarlar, yiyeceksiniz, yemeği önünüze koyan öyle bir cümle söyler ki, yemek zehir olur, yiyemezsiniz. Bir cümleyle yapılan yalancı şahitlikle bir adamın başını götürürsünüz. Dilin en büyük tehlikesi, bir apartmanda yaşayan komşular arasında cereyan etmektedir. Eskiden dilin tehlikesi bu kadar değildi. Çünkü herkesin evi ayrı, yolu sapaydı. Kendi yoluna, kendi müstakil evine gider, hayatını yaşar, komşularla sokakta tanışır, görüşür, birlikte olurdu. Şimdi ise içinde bulunduğumuz şartlardan dolayı, eskinin tek evinin oturduğu arsaya bugün yirmi-otuz tane daire yerleşmektedir. Sefer tası gibiyiz adeta. Üst üste, yan yana. Bir merdivenden yüz ailenin işlediği apartmanlar vardır. Ve sokakta beraberiz, merdivende beraberiz, apartmanda beraberiz, gece beraberiz, gündüz beraberiz. Demek komşularla iç içe, yüz yüze, göz gözeyiz. Söyleyeceğimiz bir yanlış söz, sarfedeceğimiz bir kaba, sert, haşin laf, bir kalbi kırar, bize olan alakayı, muhabbeti yok eder. Bizim şahsımızda bir İslâmî mânâ, İslâmî bir mesaj varsa ona olan alakayı da yok eder. Bugünün insanları İslâmiyeti Müslümanlarda, onun tutumunda, tavrında öğreniyorlar. Müslümanın hali sevecense, toleranslı, müsamahalıysa o Müslümanın o güzel ahlakından dolayı ondaki İslâmiyete ilgi duyuyorlar. Bir Müslüman tanırım. Onu apartmanındaki komşular çok severler. Merak ettim, apartman komşularından sordum. Birinin bir tarifi var ki, çok hoşuma gitti. Demek İslâmiyeti yaşamayanlar, İslâmiyeti yaşayanların bütün hareketlerini kritik ediyorlar ve hoşa giden hallerinin tümünü zaptediyorlar. Ve o hallerinden dolayı İslâmiyete sempati duymaya başlıyorlar. Komşularından biri o Müslümanı şöyle tarif ediyor: "Hocam, adam o kadar efendi, o kadar terbiyeli ve nezaketli ki, sabah namazı için kalkıyor, evinde ayak gürültüsü olmasın diye, tahmin ederim, parmaklarının ucuna basa basa yürüyor. Evinde abdestini alıyor, dışarı çıkarken daire kapısını çok yavaş örtüyor. Hatta anahtarı içine sokuyor, gürültü çıkmasın diye anahtarı çevirerek kapıyı kapatıyor. Merdivenden ayaklarının ucuna basarak iniyor. Dış kapıyı kapatırken de aynı şekilde hareket ediyor. Namaza giden insanın komşularını rahatsız etmesi, bir dereceye kadar normal karşılandığı halde, bu onu dahi düşünüyor. Böyle komşu bizim için iftihar vesilesidir." Demek komşularımızla münasebette dikkatli olmamız, hele dilimizi çok hesaplı kullanmamız lazım. İmam-ı Azam Hazretleri yolda giderken, karşısında ipini koparmış bir boğanın hışımla geldiğini görür. Hemen yolundan sapar, karşı taraftan yürümeye başlar. Ham adamın birisi de İmam-ı Azamın bu halini görünce arkasından koşar, yaklaşır, "Ya İmam" der, "Bir öküzden korktun, değil mi? Ben senin bu kadar korkak olduğunu bilmiyordum." Şimdi dilin kullanılışına bakın. İmam-ı Azam'ın kendisine doğru gelen ipini koparmış bir boğaya karşı aldığı tedbiri, o adam böyle korkaklıkla yorumluyor ve böyle ifade ediyor. İmam-ı Azam da tebessüm eder: "Tabi korkarım," der, "Çünkü benim kafamda akıl, onun kafasında boynuzu var." Dilini kaba saba kullanan adam utanır mı bilmem? Gerçekten de mesele dili kullanabilme meselesidir. Bugünün Müslümanları bir bakıma ne çekiyorlarsa dillerini kullanamamaktan çekiyorlar. Ne kazanıyorlarsa da dillerini iyi kullanmaktan kazanıyorlar. Bazı dindarları görüyorum. Televizyonda, basında konuşmalarını dinliyorum, baştan sona tahrikçi ifadeler: "Şu kadar gençlik yetiştiriyoruz, şu kadar teşkilatımız var, geliyoruz!" Bu, dili tamamen zararlı şekilde kullanmaktır. Nereye geliyorsun, kimi tehdit ediyorsun? Şimdi siz böyle tehditkâr şekilde konuşursanız, o zaman sizin gelmenizi istemeyen hâkim zümrelere karşı bir mesaj vermiş olursunuz. "Bakın, biz geliyoruz, tehlike teşkil ettik, tedbir alın, yoksa sizi önümüzdeki günlerde tepe-taklak edeceğiz." Böyle demiş olursunuz. O adam da sizin gelmemeniz için ne kadar tedbir varsa hepsini alır. Bu tedbiri aldırmanız da kendi dilinizi yanlış şekilde kullanmanızdan meydana gelir. Size ibretli bir misal daha... Çiftliğinde işçi çalıştıran bir ağa varmış, çalıştırdığı işçilerin diline çok dikkat ediyormuş. Efendice bir üsluba sahipseler, karşısındakine saygılı ve hürmetliyseler onu hemen işe alıyormuş, öbürlerini de hemen uzaklaştırıyormuş. Bir gün çiftliğe iki tane arkadaş gelir, çalışmak için müracaat ederler. Ağa da bunların üslubunu, efendiliğini, dillerini nasıl kullandıklarım ölçmek ister. Bir ara arkadaşlardan biri dışarı çıkar. Ağa orada kalana sorar: "Bu arkadaşın nasıl birisidir. Nasıl tanırsın onu?" Arkadaşını nazardan düşürerek, kendisini oraya işçi olarak aldırmak için, "Efendim, eşeğin tekidir o!" der. "Ha anladım, başka birşeye hacet yok" demekle yetinirler. Sonra dışarıdaki arkadaş gelir, bu defa bu dışarı çıkınca gelene sorar: "Arkadaşın hakkında ne düşünürsün?" O da, "Efendim, öküzün tekidir o, anlayışsız birisidir" der. Ona da anladım demekle yetinir. Sonra öbür arkadaş da gelir, ikisi yan yana otururlar. Ağa, "Siz burada oturun da ben sizin yemeğinizi hazırlatayım" der. Hemen gider, salona sofrayı kurdurtur. Sofrada iki tane tabak vardır, ikisinin de ağzı kapalı. "Buyurun" der. İki arkadaş otururlar, "Açın tabaklan bakalım" der. Birisi önündeki tabağın üzerini açar bakar ki, içinde saman var. Öbürüsü de açar bakar, onun içinde de arpa var. Şaşırırlar, ağaya bakarlar. Ağa der ki: "Yok, hiç şaşırmanıza gerek yok. Biriniz dişarı çıkınca ben kalan arkadaşınıza sordum, o sizin hakkınızda 'Eşeğin tekidir' dedi. Madem ki arkadaşın öyle, eşek ne yer, arpa yer, senin önüne onu koydum. Sonra aynı soruyu arkadaşınıza sordum. O da, 'Öküz' dedi. Düşündüm, öküzün yiyeceği de samandır. Senin önüne de saman koydum. Eğer dedikleriniz doğruysa, biriniz eşeksiniz, biriniz de öküz, buyurun yiyin. Eğer doğru değilse, yalan söylediyseniz, demek beni kandırdınız, yalancısınız. Ben buraya yalancı işçi almam. Geriye kalır öküzle eşek ihtimali. Öküzle eşeğe de ihtiyacım yok. Çünkü onlar benim hayvanlarım arasında çoktur" der ve ikisini de kovar. Dil meselesi her zaman özellikle günümüzde en büyük meselemizdir. Şair onun için demiştir ki: "Bana benden olur, her ne olursa, "Başım rahat eder, dilim durursa." Efendimiz (a.s.m.) ashabının çoğuna dilini iyi kullanmayı tavsiye etmiştir. Hatta Müslümanlığı tarif ederken, o tarifin içine dili kullanmayı da koymuştur. Buyurmuş ki: "Müslüman odur ki, çevresi onun hem elinden, hem de dilinden emin olur'' Şimdi kendi iç dünyamıza dönüp düşünelim "Acaba komşularımız, çevremiz bizim elimizden ve dilimizden emin mi?" ___________ sabır çiceği
|
||||||||||||
|
|