FURGANHUSEYN's profileإلفرقآن.PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    November 16

    İ Ş T E !

                        Allah rızası için bir araya gelen kimseleri ne bekliyor?

     

    Evlerinize sağanak sağanak meleklerin inmesini ister misiniz? Sizler için sevinç çığlıklarıyla Arş’a uçup, “Ya Rab bu mü’min kullarını affet, çünkü senin Rızan için seni anıyorlar.” diye dua etmesini ister misiniz?

    Sohbet, ortak bir dille dertleşmek ve aynı hayatı paylaşmaktır. Bu paylaşımda yürekler benzer duygu ve heyecanlarla, hep aynı meseleler etrafında çarpar. Böyle bir beraberlikte “Birimiz hepimizdir” görüşü hâkimdir ve tam bir vahdet-i ruhiye söz konusudur. Bu vahdet-i ruhiye ile insan, dertlerinin çaresini bulur, hüzünlerini ve sevinçlerini paylaşır, ilim ve irfanını artırır. Zikir, fikir, tefekkür güzel sohbetlerin önemli bir derinliğidir. İşte Ahmet ve arkadaşları bu meselenin şuurunda olarak haftada bir gün bir araya geliyorlar ve sohbet ediyor, Allah’ı tesbih ediyorlardı.

    O gün yine sohbet akşamıydı. Ahmet, arkadaşlarıyla beraber sohbet ediyordu. O gün aralarına yeni gelen bir arkadaş daha vardı. Bu kişinin niyeti aslında sohbet dinlemek değildi. Sadece arkadaşının ısrarlı ricasını kıramamıştı. İçinden,

    - Bu akşam burada takılayım. Hem karnımı da doyurmuş olurum. Bir daha da buraya uğramam zaten, diyordu.

    Sohbet devam ederken, mana âleminden bir grup melek de o eve gelmişti. Bu meleklerin vazifesi, Allah’ın adının anıldığı, O’nun sevgisinin ve rızasının işlendiği meclisleri ziyaret edip oradaki kimseleri Allah’a bildirmekti. Melekler sohbeti dinledikten sonra göğe yükselip Allah’a şöyle dediler:

    - Ya Rabbi! Ahmet kulun ve arkadaşlarının yanından geliyoruz. Onlar bu akşam Seni zikrettiler, verdiğin nimetlerden dolayı Sana şükrettiler, imanlarını artırdılar, Senin rızanı talep ettiler.

    Bundan sonra Cenab-ı Hak ile melekler arasında şu diyalog yaşandı:

    - Onlar beni görmüşler mi ki, beni bu şekilde övüyorlar?

    - Hayır, Seni görmediler ya Rabbi!

    - Ya beni görselerdi, ne yaparlardı?

    - O zaman Sana daha çok ibadet ederler, Seni daha çok yüceltip anarlardı.

    - Peki onlar, benden ne istiyorlar?

    - Senden cennetini istiyorlar.

    - Cenneti görmüşler mi?

    - Hayır ya Rabbi, cenneti görmediler.

    - Ya görselerdi, ne yaparlardı?

    - Cenneti görselerdi, onu daha çok isterler ve cenneti kazanmak için daha fazla çalışırlardı.

    - Onlar neden korkuyorlar?

    - Cehenneme girmekten korkuyorlar.

    - Cehennemi görmüşler mi?

    - Hayır, ya Rabbi, görmediler.

    - Ya cehennemi görselerdi, ne yaparlardı?

    - O zaman ondan daha fazla korkarlar ve oraya girmemek için daha dikkatli yaşarlardı.

    - Siz şahit olun, Ben bu kullarımın hepsini affettim. Onları cennetime kabul edeceğim. Onlar cehennem ateşinden uzak olacaklardır.

    Bu sıra bir melek şunları söyledi:

    - Ya Rabbi! Yalnız içlerinden birisinin niyeti Seni övmek değildi. O kimse, oraya sohbeti dinlemek için gelmedi. Niyeti başkaydı.

    Bunun üzerine Cenab-ı Hak, şöyle buyurdu:

    - Ben onu da affettim. Onlar öyle güzel bir topluluktur ki, onlarla beraber olanlar cehennemlik olmazlar. Onların yüzü suyu hürmetine o kişiyi de affettim. (Buhari, 6045; Müslim, 2689)


    HİKAYEDEN ÇIKARILACAK DERSLER

     

    1. Hepimizin ekmek ve su kadar sohbete ihtiyacımız vardır. Bir araya gelip his teatisinde, duygu alışverişinde bulunmaya şiddetle muhtacız. Ahir zamanın dehşetli fitneleri, şeytanın profesyonelce hazırladığı oyun ve handikapları, nefsin irade tanımaz taşkınlıkları ve desiseleri arasında boğulan bizlerin, bir nefes almaya, manevi rahata, dertleşme ve halleşmeye ihtiyacı var. O yüzden sohbet meclislerine devam etmeliyiz. Şunu unutmayalım ki, Rabb’imiz bu meclisten, oraya gelenlerden razı olmakta ve onların yüzü suyu hürmetine böylesi kimselerin arasında bulunanları da affetmektedir.

     

    2. Mana büyüklerinden Ebu’l-Leys Semerkandi şöyle der:

    Bir kimse alim yanında oturup da ilimden bir şey elde edememiş olsa bile o kimseye yedi kazanç vardır. Eğer ilim öğrenirse onun fazileti de daha başkadır:

    İlim öğrenmeye talip olan kimsenin nail olacağı fazilete nail olur.

    Sohbet meclisinde bulunduğu müddetçe nefsini masiyetten hapsetmiş olur.

    Rahmet-i İlahiye sohbet meclisine nazil olduğu için o da hissesini alır.

    Sohbetten istifade etmek için evinden çıktığı vakitte üzerine Rahmet-i İlahiye nazil olur.

    Orada dinlemesine de ibadet ü taat sevabı yazılır.

    Eğer dinler de anlayamaz sonra da kalbinde bir ızdırap hasıl olursa, affa mazhar olur.

    İnsanların ikramına nail olur ve kalbi ilme meyil ve muhabbet eder.

     

     

     

     

     

     

     

     

    Şu anda cehennemin kenarında olsanız ve oradaki zebanilerin cehennem ehline yaptıkları dayanılmaz işkenceleri gözünüzle görseniz, cayır cayır yanan ateşin uğultusunu, cehennem ehlinin çığlıklarını, kemiklerini çatırdatan inlemelerini, kahırla nefes alıp vermelerini, bir kez daha dünyaya geri dönmek isteyen pişmanlık dolu yalvarışlarını duysanız ve sonra tekrar dünyadaki yaşamınıza geri döndürülseniz acaba hayatınızda neler değişirdi? Hiç kuşku yok ki içinizi tarifsiz bir korku kaplar, bambaşka bir insan olurdunuz. Hayatınızı bütünüyle farklı düzenlerdiniz. Etrafınızdaki insanların bu gerçeği göz ardı ettikleri için büyük bir gaflet içinde olduğunu düşünür, olanca gücünüzle ahiret için çabalardınız. Allah'a karşı günah olabilecek herşeyden şiddetle sakınırdınız. Ahiret hayatınızı riske sokabilecek en ufak bir söz ya da davranış korkudan içinizi titretir, hemen Allah'a yalvara yalvara, ürpertiyle dua eder, bağışlanma dilerdiniz. Gördükleriniz, duyduklarınız bir an olsun aklınızdan çıkmazdı, kendi sonunuz için aynı ihtimali düşünmekten Allah'a sığınırdınız.

    Allah'ın sevgisini kazanmak, O'nun azabından kurtulmak için malınızı, canınızı, tüm enerjinizi kullanırdınız. Üstelik bunların hepsinde ölene dek sabırlı ve kararlı olur, karşınıza bir zorluk çıksa bile bu size zorluk gibi görünmezdi. Kimse sizi yolunuzdan çeviremez, Allah'ın rızasından taviz verdiremezdi. Her şart ve koşulda, her durumda ahiretiniz için yapabileceğinizin en fazlasını yapardınız. İnsanların, toplumların ne yaptıkları, nasıl bir hayat tarzını benimsedikleri, hangi ideolojilerin peşinden koştukları sizi hiç mi hiç ilgilendirmezdi. Her halinizle ve her tavrınızla sadece Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaya çalışırdınız. Allah'ın emir ve yasakları konusunda son derece titiz olduğunuz gibi insanlara da bunu anlatır, her gördüğünüz kimseyi bu gerçekle uyarırdınız. En büyük hedefiniz, tek amacınız Allah'ın dostluğunu kazanmak olurdu ve kendinizi tamamen O'na teslim ederdiniz. "... taşlardan öyleleri vardır ki, onlardan ırmaklar fışkırır, öyleleri vardır ki yarılır, ondan sular çıkar, öyleleri vardır ki Allah korkusuyla yuvarlanır... " (Bakara Suresi, 74) ayetindeki benzetmeyle vurgulanan korkunun şiddeti sizin de üzerinizde tecelli ederdi.

    Peki şu an cehennemi görmemiş olmanız mı sizi gereği gibi korkup sakınmaktan ve buna göre yaşamaktan alıkoyan? Oysa Allah cehennemin varlığını pek çok ayetinde haber vermekte, cehennemi insanlara tüm detaylarıyla tanıtıp, ondan sakındırmaktadı r. Kaldı ki vakti geldiğinde cehennemi görmeyen insan kalmayacaktır. Allah bunu kesin olarak haber vermiştir. Ancak ondan yalnızca Allah'tan korkup sakınanlar kurtarılacak, diğerleri diz üstü çökmüş bir biçimde bırakılacaktır:

    Sizden ona girmeyecek hiç kimse yoktur. Bu, Rabbinin kesin olarak üzerine aldığı bir karardır. Sonra, takva sahiplerini kurtarırız ve zulmedenleri diz üstü çökmüş olarak bırakıveririz. " (Meryem Suresi, 71-72)

    Ama unutmayın ki, orada diz üstü çökmüş olarak kaldıktan sonra cehennemi görmenin insana bir faydası olmaz. Çünkü orası artık geri dönüşü olmayan bir yerdir.


    HARUN YAHYA.

     

     

     

    ESMA-ÜL HÜSNA

      ESMA-ÜL HÜSNA ( ALLAH'IN 99 İSMİ) VE TÜRKÇE KARŞILIĞI

     

    1-ALLAH Her şeyin gerçek mabudu
    2-RAHMAN Dünyada bütün mahlukatı rızıklandıran
    3-RAHİM Ahirette yalnız dostlarına rahmet edecek
    4-MELİK Bütün mevcudatın gerçek sahibi ve hükümdarı
    5-KUDDÜS C.C. Bütün mahlukatı maddi ve manevi kirlerden arındıran
    6-SELAM Her türlü tehlikeden kullarını selamette kılan
    7-MÜMİN Kalplerde iman nurunu yakan ve kullarına güven veren
    8-MÜHEYMİN Bütün varlıkları ilim ve kontrolu altında tutan
    9-AZİZ Sonsuz izzet sahibi olan
    10-CEBBAR C.C. İstediğini zorla yaptıran
    11-MÜTEKEBBİR Sonsuz büyüklük ve azamet sahibi
    12-HALİK Her şeyi yoktan yaratan
    13-BARİ Eşyayı ve herşeyin aza, cihazatını birbirine uygun yaratan
    14-MUSAVVİR Her varlığa münasip şekil giydiren
    15-GAFFAR C.C. Çok affeden
    16-KAHHAR Her şeye galip gelen ve bütün düşmanlarını kahreden
    17-VEHHAP Bol bol hediyeler veren
    18-REZZAK Bütün rızka muhtaç olanları rızıklandıran
    19-FETTAH Her şeyi hikmetle açan
    20-ALİM C.C. Her şeyi hakkıyla bilen
    21-KABİD İstediğinin maddi ve manevi rızkını daraltan
    22-BASİT İstediğinin maddi ve manevi rızkını genişleten
    23-RAFİD İstediği kulunu şeref sahibi iken rezil rüsvay eden
    24-RAFİ Dilediklerinin mertebesini yükselten
    25-MUİZZ C.C. İstediğine izzet veren ve şereflendiren
    26-MÜZİLL İstediğini zelil kılan
    27-SEMİ Gizli açık her sesi işiten
    28-BASİR Her şeyi bütün incelikleriyle gören
    29-HAKEM Hükmeden hakkı yerine getiren
    30-ADL C.C. Tam adaletli, Allah adildir zalimleri sevmez
    31-LATİF Lutfu keremi bol olan
    32-HABİR Her şeyden haberdar olan
    33-HALİM Yaratıklarına son derece yumuşak muamele eden
    34-AZİM Kendisine büyük ümitler beslenen
    35-GAFUR C.C. Kullarının günahlarını bağışlayan
    36-ŞEKUR Rızası için yapılan işleri bol sevapla karşılayan
    37-ALİYY Her şeyiyle yüce olan
    38-KEBİR Varlığının kemaline hudut yoktur
    39-HAFIZ Her şeyi muhafaza eden
    40-MUKİT C.C. Her türlü mahlukata münasip rızık veren
    41-HASİB Kullarının bütün fiillerinin hesabını gören
    42-CELİL Yücelik ve ululuk sahibi
    43-KERİM İyilik ve ikramı bol olan
    44-RAKİB Bütün varlıklar üzerinde gözcü
    45-MUCİB C.C. Kullarının dualarına cevap veren
    46-VASİ İlim ve insanı her şeyi içine alan
    47-HAKİM Her şeyi yerli yerinde yapan
    48-VEDÜD İtaatkar kullarını çok seven
    49-MECİD Azamet şeref ve hakimiyeti sonsuz
    50-BAİS C.C. Peygamberler gönderen ve ölüleri dirilten
    51-ŞEHİD Kullarının her yaptığını gören
    52-HAKK Varlığı hiç değişmeden duran, daima sabit
    53-VEKİL Kendine güvenen kullarının işini en iyi yoluna koyan
    54-KAVİY Güç ve kuvveti sonsuz olan
    55-METİN C.C. Hiçbirşey hükmünü sarsmayan ve kendisine güvenilen
    56-VELİY Müminlerin dostu olan
    57-HAMİD En çok övülen ve en çok övgüye layık olan
    58-MUHSİ Her şeyin sayısını bir bir bilen
    59-MÜBDİ Mahlukatı örneksiz ve yoktan yaratan
    60-MÜİD C.C. Mahlukatı öldükten sonra yeniden dirilten
    61-MUHYİ Canlılara hayat veren
    62-MÜMİT Canlı bir mahlukun ölümünü yaratan
    63-HAYY Gerçek hayat sahibi olan
    64-KAYYUM Gökleri yeri ve bütün mahlukatı ayakta tutan
    65-VACİD C.C. İstediğini bulan
    66-MACİD Sonsuz şan ve yücelik sahibi
    67-VAHİD İsimlerinde sıfatlarında ve fiillerinde ortağı olmayan
    68-SAMED Her şey kendisine muhtaç, O kimseye muhtaç değil
    69-KADİR Sonsuz kudret sahibi olan
    70-MUKTEDİR C.C. Her şeye gücü yeten
    71-MUKADDİM Dilediğini öne geçiren
    72-MUAHHİR İstediğini arkaya bırakan
    73-EVVEL Herşeyden önce olan
    74-AHİR Herşeyden sonra olan
    75-ZAHİR C.C. Varlığı apaçık görünen
    76-BATIN Herşeyin iç yüzünden haberdar olan
    77-VALİ Mahlukatın işlerini yoluna koyan
    78-MÜTEALİ Ali, büyük
    79-BERR Herkesten fazla iyilik yapan
    80-TEVVAB C.C. Bütün tevbeleri kabul eden
    81-MÜNTEKİN Suçluları müstehak oldukları cezaya çarptıran
    82-AFÜVY Kullarını çok çok affeden
    83-RAUF Kullarına çok şefkat edip esirgeyen
    84-MALİKÜLMÜLK Hakiki mülk sahibi O dur. Dilediğine verir, dilediğinden alır
    85-ZÜLCELALVELİ KRAM Büyüklük, fazl ve kerem sahibi
    86-MUKSİT Bütün işleri denk, birbirine uygun
    87-CAMİ İstediğini istediği şekilde toplayan
    88-GANİY Gerçek zenginlik sahibi ve hiçbir şeye muhtaç olmayan
    89-MUĞNİ Mahlukatının ihtiyacını giderip zengin kılan
    90-MANİ C.C. İstediği şeyin meydana gelmesine engel olan
    91-DARR Hikmeti gereği elem ve zarar verici şeyleri yaratan
    92-NAFİ Faydalı şeyleri yaratan
    93-NUR Alemleri, istediği simaları ve gönülleri
    94-HADİ Kullarına hidayet veren
    95-BEDİ C.C. Eser ve insanıyla varlığı apaçık görünen
    96-BAKİ Varlığının sonu olmayan
    97-VARİS Bütün mülk ve servetlerin hakiki sahibi
    98-REŞİD Bütün işlerini ezeli hikmetine göre neticeye ulaştıran
    99-SABUR C.C. Asileri hemen cezalandırmayı p çok sabreden
    C.C.(Celle Celalühü)

    Bir iş yaparken ehline sormaya "meşveret" veya "istişare" denir. İstişare sünnettir. Kur'an-ı kerimde mealen, (Yapacağın işi önce meşveret et!) buyuruluyor. (Al-i İmran 159)
    İyi kimseler övülürken de (İstişare ederek iş yaparlar) buyuruluyor. (Şura 38)
    Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:
    (İstişare, pişmanlığa karşı kaledir.) [İ.Maverdi]
    (İstihare eden, mahrum kalmaz, istişare eden pişman olmaz.) [Taberani]

    (İnsanı pişman eden, kendi görüşündeki ısrardır.)
    [İ.Maverdi]
    (Kendi düşüncenize göre hareket etmeyin!)
    [Taberani]
    (Yapacağı işi ehli ile istişare edene, o işin en güzeli nasip olur.) [Taberani]

    Hz. Âdem, “İşlerinizi istişare ile yapın. Eğer ben, yasak meyve konusunda meleklerle istişare etseydim, musibete maruz kalmazdım” buyuruyor. İstişare edilecek kimsede şu vasıflar bulunmalıdır:
    1- Akıllı olmalı! Akıllı ile istişare galibiyet, ahmakla istişare mağlubiyet denilmiştir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
    (Akıllıya danışıp onu dinleyen, doğruyu bulur, dinlemeyen pişman olur.) [İ.Maverdi]

    2-
    Tecrübeli, işinin ehli olmalı! Çünkü, her şey akla, akıl da tecrübeye muhtaçtır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
    (Tedbirli kimse, işinin ehli olana danışıp, ona göre hareket eder.) [Ebu Davud]

    Hz. Lokman Hakim de buyurdu ki:
    (Yapacağın işi, daha önce bunu denemiş, tecrübeli kimseye danış! Çünkü o, kendisine pahalıya mal olmuş doğru görüşleri sana bedava verir.) [İ.Maverdi]

    3-
    İlim sahibi ve salih olmalı! Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
    (Salih olan âlimlerle istişare edin!) [Taberani]
    Hz. Ömer, (Allah’tan korkanlarla istişare edin) buyurmuştur.

    4-
    Dost olmalı! Dost olmayan kimseler, yanlış bilgi verebilir.

    5-
    Fikri kuvvetli, sıhhatli olmalı! Düşüncesi dağınık, kaygılı kimselerin görüşü isabetli olmaz.

    Danışılacak kimsenin, insanların hâlini, zamanın ve ülkenin şartlarını bilmesi gerekir. Bundan başka, aklı, fikri kuvvetli, ileriyi gören ve hatta sıhhati yerinde olan kimselerle istişare edilir. Böyle vasıflara haiz olmayan kimselerle istişare etmek günah olur. Peygamber efendimiz eshabı ile istişare eder, bazen bir iş için, akıl, takva, hikmet ve tecrübe sahibi on kişiye danışırdı.
    Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
    (İstişare edilen, güvenilen kişidir, kendisine layık gördüğünü başkasına tavsiye eder.) [Taberani]

    (Danışana, bilerek yalan söyleyen ona hıyanet etmiş olur.)
    [İbni Cerir]

    (Danışan yardıma kavuşur. İstişare edilen emindir.)
    [Askeri]
    (Danışılan, güvenilir kimsedir. Biliyorsa söyler, bilmiyorsa sükut eder.) [Kudai]

    İstişare ile yapılan iş, hatalı görünse de, sormadan yapılandan üstündür.

    İstişare sünnettir, danışan dağı aşar,
    Danışmayan zavallı, düz yolda bile şaşar.

    Bilmemek ayıp değil, sormamak ayıp olur,
    Ehline soran kişi, hakiki yolu bulur.

    Meşveret
    in Türkçesi, ehline danışmaktır,
    Başlamadan bir işe sebebe yapışmaktır.

    İstişare
    edenler, hiç pişman olmaz elbet
    Danışacak bir yerin varsa ne büyük nimet

    Şaşkınlık içindesin, sendeki bu çile ne?
    Eğer bin bilsen bile, sormalısın bir bilene

    İstişare sünnettir

     

     

     

     

     

    Sohbet; Cenâb-ı Hakk’a yönlendiren yararlı konuşmalarda bulunma, söz ve düşünce ile başkalarının ufkunu açma, bir insanın kendisine karşı duyulan hüsnüzannı, gönülleri sonsuza yönlendirmede bir kredi gibi kullanma ve hep hayırhahlık mülâhazasıyla oturup-kalkmaya denir ki; zannediyorum Yunus da, “Asayiş kılan cânı evliyâ sohbetidir.” diyerek, işte böyle yüksek hedefli musahabenin hayatiyetini vurgulamak istemişti..

    Sofîyece, hakikate ulaştıran iki önemli yol vardır; bunlardan biri sohbet, diğeri de hizmettir. Hizmet, himmete mazhariyetin bir vesilesi ve yolu; sohbet de, zâhir ve bâtın duygularla hakikatı duyma, hissetme, yaşama hâlidir ki, öteden beri hep ehemmiyetli bir “insibağ” sebebi addedilegelmiştir. Ne var ki, her insibağ, sohbetin merkez noktasını tutan zâtın mertebesiyle mebsuten mütenasip (doğru orantılı) olduğundan, tezahür ve tesirlerinde de bir kısım farklılıklar söz konusudur. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, câmiiyyeti itibarıyla hak sohbeti sayesinde mazhar olduğu insibağ, en kâmil mânâdadır ve صِبْغَةَ اللهِ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللهِ صِبْغَةً “Sen, Allah’ın boyasıyla boyan ve O’nun verdiği rengi tam al; (zaten) o ilâhî boyadan boyası daha güzel olan kimdir ki?” (Bakara, 2/138) hakikatının aşkın bir remzidir. Ondan sonra, O’nun metbûiyyetine bağlı bir tâbiiyyet içinde ve asliyetine nisbeten bir zılliyet mahiyetinde diğer bütün dava-i nübüvvet ve dava-i vilâyet vârislerinin insibağları gelir ki, verenin ve alanın istidadına göre çok farklı ve mütefâvittir ve bu konudaki ahz ü atâ da tamamen kabiliyetlere göre cereyan etmektedir.

    “Herkesin istidadına vabestedir asar-ı feyzi,
    Ebr-i nisandan ef’’i sem, sadef dürdane kapar.” (Mîrî)

    Hizmet, ihlâs ve samimiyet içinde Hak rızâsını aramak ve Hakk’ın hoşnut olduğu kimselerin terbiye ve vesayetinde bulunmak; sohbet ise, gönül kapılarını ardına kadar ilâhî vâridat ve mevhibelere açık tutarak, bir hak dostuna mülâzemette bulunup, onun Hak tecellîlerine açık o zengin atmosferini paylaşmak demektir. Sahabe, hizmette zirveleri tuttuğu gibi, sohbette de en yüksek şâhikaların üveyki olma pâyesiyle serfirazdır ki, bu, o toplumun musâhabesinde merkez noktayı tutan zâtın bir tek nazarı –bu konu, Nazar başlığıyla ayrıca tahlil edilecektir– müstaid ruhları bir hamlede evc-i kemale çıkarmasında aranmalıdır. Tabiî, kalblerini, iradelerini, hislerini, şuurlarını o Kutup Yıldızı’nın çevresinde dönmeye bağlamış bu aktif sabır kahramanlarının istidat ve performanslarının da nazardan dûr edilmemesi gerekir..

    Her hak dostu, “Sıbğatullah”dan belli bir tasarruf mevhibesiyle şereflendirilmiştir; bu mevhibenin sınırları da, mum ışığı ölçüsündeki bir ziyâ ile himmet örfânesine iştirak eden herhangi bir hak erinden, kehkeşanların ışık kaynağı sayılan “Şemsü’ş-Şümûs”lara kadar olabildiğine geniştir. Ayrıca, daha önce de işaret edildiği gibi, bunda istidat ve kabiliyetlerin istifade ve istifazasının sınırlayıcılığı da söz konusudur ki, bu da, evliyâ ve asfiyâ adedince “Sıbğatullah tecellîsi ve insibağ keyfiyetinin var olduğunu gösterir.” Evet, Hazreti “Nûru’l-Envâr”a bir mir’ât-ı mücellâ olan zâttan, zılliyet ve cüz’iyet plânında ona düz bir ayna olmaya çalışan en küçük bir sâlike kadar, birbirinden farklı pek çok sıbğ u insibağ mertebesi söz konusudur. Asliyet ve külliyet plânında bu mazhariyetin ferd-i ferîdi olan zâtın sohbet ve musâhabesi, umumî fazilette erişilmeyen öyle bir pâyedir ki, hiçbir kimse, hiçbir zaman, hiçbir “seyr u sülûk” helezonuyla kat’iyen o mertebeye ulaşamaz. Düşünün ki, أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي “Allah’ın haricî vucûd nokta-i nazarından varlık olarak en önce ortaya koyduğu, benim nûrumdur.”[1] diyen Hazreti Mazhar-ı “Nûru’l-Envâr”ın sohbetiyle şereflenmiş o bahtiyar kimseler, hakkın en birinci talipleri, Hak yolunun en müştak sâlikleri, Allah rızâsının da en kusursuz müridleri oldukları hâlde, bu hususlardan herhangi biriyle değil de, sohbet pâyesiyle öne çıkarılarak, bu güzîde topluluğa, “musâhabe kahramanları” mânâsına, “Ashâb” denmiştir.

    Her sohbet eri, musâhabe merkezinde bulunan zâtın, Hazreti Ehad ü Samed’e imanını, irfanını, O’na muhabbetini ve O’nunla münasebetini –şuuru taalluk etsin, etmesin– onun her tavrında müşahede ederek, asliyetteki bu aşkınlığı zılliyet plânında duyup yaşaması açısından, hemen her zaman âsârı görülen, fakat yakalanıp değerlendirilemeyen, tarifi, teşhisi zor sırlı bir lâhûtî atmosfer içinde bulunur. Nisbet farklılığı mahfuz, bu durum, hemen her hâlis hakikat eri için de söz konusudur ki, Mevlânâ’nın ifadesiyle; merkez noktayı tutan zâtın ilelmerkez (merkezçek) câzibe-i kudsiyesi etrafında pervaz ederek “Şemsu’ş-Şümûs”a yürüyenler, hem onun irfan deryasından istifade eder, hem de onun zincirinin halkaları olmaları itibarıyla, tebaiyyetin gerektirdiği edep içinde, onun uğradığı hemen her noktaya uğrayabilirler.

    Bana göre, bazı feyiz kaynakları çevresinde halkalar teşkil ederek, belli yol ve yöntemlere bağlılık içinde değişik ad ve unvanlarla müesseseleşmeye gitmenin arkasında da bu espri olsa gerek.. evet, işte bu mânâ ve bu esasa binaen çok erken dönemde sofiye, Cenab-ı Feyyaz’la ferdî plândaki münasebetini, ötelere açık olduğuna inandığı bir heyet içinde daha da pekiştirmek niyetiyle hep tekye ve zâviyelere ya da o türden “bîkem u keyf” Hakk’ın rasat edilebileceği nûrefşân evlere koşmuş ve “Mescid-i Nebevî’deki “Suffe”nin birer gölgesi kabûl ettiği bu ışık komplekslerinde damlayı deryaya, zerreyi güneşe, cismanî zulmetleri de nûra dönüştürme yollarını araştırmışlardır. İşin temel esprisi bu olduğuna göre, böyle bir telâkkînin dinin ruhuna ters düştüğünü söylemek mümkün değildir. Bu şekildeki bir anlayışın dinin ruhuna münâfî olması şöyle dursun, böyle bir yorum ve hamlede, ferdî plândaki zaaf ve boşluklara karşı, cemaat referansıyla Hak sıyanetine sığınma söz konusudur ki, böyle bir şeyi gerçekleştiren herhangi bir fert, artık bir kafa ile değil, pek çok akılla düşünür; mensubu olduğu o heyetin gönlüyle Allah’a yönelir, sesini-soluğunu onların ah u efganıyla besleyerek, ferdî nâğmelerini bir yüce koronun gür sadâsı hâline getirebilir ve Bediüzzaman’ın ifadesiyle, o insan, “iştirak-i a’mâl-i uhreviye”ye ait tasavvurlarıyla, ibadet ü taatında bir aşkınlığa ulaşabilir.

    Evet, aynı ruh, aynı duygu, aynı düşünce, aynı mefkûre etrafında kenetlenmiş kimselerin birlik içinde Hakk’a yönelişlerinde öyle bir derinlik, his ve şuurlarında öyle bir zenginlik, zikr ü fikirlerinde öyle bir enginlik vardır ki, en istidatlı fertler ve en kâmil insanlar bile, böyle bir heyet içindeki vâridlerin en küçüğünü dahi tek başlarına elde etmeleri mümkün değildir. Evet, sohbetin nûrânî atmosferinde ifade de istifade de, ifaza da istifaza da, hissettirme de hissetme de, hep farklı buudlarda cereyan eder ve her şey, ferdîlikteki riyâzîliğe mukabil, hendesî açılıma bağlı bir keyfiyette gerçekleşir.

    Aslında bu sohbetlerde en önemli gaye, imanın mârifet ufkuna ulaştırılması, mârifetin “yakîn”in değişik mertebeleri sürecine bağlanması, Hakikat-ı Ahmediye vesayetinde kalb ve ruhun hayat mertebelerinde seyahatler gerçekleştirilmesi ve bu seyahatlerin de şuurlu temâşâ ile değerlendirilmesidir. Böyle bir seyahat ve temâşâda gönül erlerinin en önemli sermaye ve azıkları da, zikr ü fikir gibi kalb ve lisan amelleriyle letâifi harekete geçirmek, şevk ü şükürle de ilâhî mevhibelere karşı liyakatını ortaya koymaktır. Bu türlü mevhibelere mazhariyet umûmiyet itibarıyla Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın risâlet ve siyâdetine baktığından, dahası, bu siyâdet ve risâletin şâhitleri ve bürhanları olduklarından, zılliyet plânındaki memerri olmaktan daha çok, asliyyet çerçevesindeki mazharı bulunan Hazreti Sahib-i Kur’ân’ın hakkaniyetine birer hüccet sayılırlar. Bu, biraz da, muvakkat mümessillerin mahviyet ve tevâzularına, ayrıca “nefs-i emmâre”den sıyrılmalarına bağlıdır. Aksine, sohbet erleri, tabir-i diğerle, hakikat yolcuları eğer nefs-i emmârelerinden bütün bütün sıyrılamamış; sıyrılıp, hevâ ve heveslerinin yerine Hak rızâsını tam ikame edememiş iseler, değişik mevhibelere mazhariyeti veya bazı letâifin inkişafını kendilerinden bilme gafletine düşerek, şükür makamında fahre girebilir ve gölgeyi asıl zannederek iltibaslar yaşayabilirler. Hele bir de, bazı ikram veya cezb ü incizâblara memer iseler –bilhassa mazhar demiyorum– şatahat vâdîlerine yuvarlanarak; aslında bu kabîl başarı kulvarlarında iç içe kazançlar söz konusu olduğu hâlde onlar üst üste hasaretler yaşayabilirler.

    Evet, seyahat ve musâhabeleri Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın mişkât-ı nübüvveti altında gerçekleştiremeyenler, dinin ruhundaki muvazeneyi her zaman tam koruyamayacaklarından, yer yer lâubalîliklere girebilir, zaman zaman söz ve davranışlarıyla, seviyesinin huzuru sayılan makama saygısızlıkta bulunabilir; hatta bazen, vilâyeti nübüvvete tercih etme gibi küstahlıklara düşebilir; dolayısıyla da, pîrlerinin, pîr-i müganlarının söz, sistem ve vaz’ ettikleri esasları peygamber yolunun esas, erkân ve âdâbına tercih ederek, güneşi bırakıp mum ışığına sığınma gibi hatalar irtikâp edebilirler. Vilâyeti nübüvvete tercih eden nâdânların, efendilerini, hakikî ve aslî sohbetin mümtaz talebeleri sayılan Sahâbe’den üstün görme tavırlarından söz etmeyi zâid görüyorum... Eğer durum yukarıda arz etmeye çalıştığımız çerçevede –daha doğrusu, tam bir çerçevesizlikte– cereyan ediyorsa –ki, günümüzde bu çarpık anlayışın pek çok örnekleriyle karşılaşmak mümkündür– sohbetin yerini, onun dedikodusu almış.. mânâ kendi vizyonunda karartılmış.. lâhûtîliğe bağlı esaslar, yerlerini havâîliğe ve nefsânîliğe bırakmış.. câzibe-i kudsiye uçup gitmiş; gelip, onun o nûr ufkuna nefsânî incizâblar oturmuş..

    “Er olan erimiş, yağ gibi gitmiş;
    Şirin erler, zîr u türaba yatmış;
    Sümbüller yerinde muğeylan bitmiş;
    Petekler sönmüş, ballar kalmamış..!” (M. Lütfi)

    demektir ki, böyle bir ortamdaki musâhabenin insibağından da, hakikata ve Hakikat-ı Ahmediye (sav)’ye ulaştırmasından da asla söz edilemez. Doğrusu, düşünülen konuşulan şeyler itibarıyla kahvehânelerdeki sohbetleri hatırlatan tekye, zâviye ve halvethânelerdeki musâhabelerde ilâhî vâridattan bahsetmek şöyle dursun, şeytânî şerârelerden endişe duyulmalıdır. Dolayısıyla da, ihsan ve ihlâs ufkundan uzaklaşmış bu mekânlardaki feyiz alış verişine benzeyen her muamele bir aldanma veya istidraç, buralarda Allah’ın hususî iltifatına mazhariyet beklentisi bir vehim ve bu yerlerin cemaat görünümündeki müdâvimleri de birer yığının ruhsuz parçalarından ibarettir. Hele bir de mesleklerinin revacı adına başkalarıyla uğraşıyor; gıybetlere, iftiralara giriyor ve suizan gibi bir küfür silahını kullanıyorlarsa, böylelerinin oturup kalktıkları yerler tekye değil, birer mahall-i takiyye, zâviye değil birer hâviye ve bu meclislerin merkez noktasını tutanlar da sofî değil, birer softadır. Her zamanki erbab-ı kemali tenzihle beraber itiraf etmeliyim ki, sohbet ve musâhabe meclisleri gibi, dünden bugüne en müteâl mazhariyetlerin meşcereliği veya helezonları sayılan müesseselerin, hiç olmazsa bunlardan bazılarının, yukarıdaki çerçeve içinde mütalâaya alınmaları çok acı ve şâyân-ı teessüftür. İhtimal, bu mekânlara uzayan yolların perişan olup, köprülerin göçmesinde ve bu eğilimi engin tavırların şiddetlenip bir kısım aşılmaz zorlukların ortaya çıkmasında kaderin tembih ve tenkil ifade eden gizli bir fetvası oldu ki,

    “Bâd-i hazân esti, bağlar bozuldu;
    Gülistanda katmer güller kalmadı...” (M. Lütfi)

    ARKADAŞIN VE CEMAATİN HAYATIMIZDAKİ YERİ VE ÖNEMİ

    a-Allah, insanı içtimâî bir varlık olarak yaratmıştır. Yalnız yaşayan bir insan, hem dört yandan hücum eden dalâlet rüzgarları karşısında kuvvetsiz, desteksiz, hem de dualarının kabul olması gibi avantajlardan mahrum kalabilir. Bunun da ötesinde, şeytanın zehirli okları karşısında boy hedefi haline gelebilir...

    Bu îtibarla, Aleyhissalâtü ve’s-selâm, “Yalnız yaşayan şeytandır” buyururlar. Evet, yalnız yaşayan insan, er geç şeytanın tuzağına düşebilir, şeytana paçayı kaptırabilir ve onun kızıl pençesine av olabilir. Şeytanın zihne ve hayâle attığı her kötü düşünce, yalnızlık ve can sıkıntısı toprağında boy atıp gelişecek bir çekirdek gibidir. Fikir, gönül ve ruhu-nu kötülük ve günah çekirdeklerinin doldurduğu yalnız bir insanda, bu çekirdeklerin er-geç iç tazyik ve zorlamalarla dal-budak halinde dışarı taşarak, günah meyvelerini vermemesi imkânsız denecek derecede zordur.

    Her insan, zaman zaman kendini zorlayan bu kabil düşünce ve hayâllerin kendisini nasıl kıstırdığını ve bu kötü düşüncelerin kökünün, daha çekirdek halindeyken kurutulmasının lazım geldiğini, kim bilir kaç defa hissetmiş ve nedametle kıvranmıştır..! Evet, hizmetteki kardeşlerimiz ve arkadaşlarımız, zihin, kalp ve ruhumuzun şeytana ait kötülük tohumlarınca işgal edilmemesi ve daha başlangıçta bunların temizlenmesi adına bizim son derece faydalı yardımcılarımızdır.

    İnsan konuşurken, dinlerken ya da bakarken, zihin ve hayal faaliyetleri bu duygulara bağlı olarak şekillenir ve renklenir. Siz bu üç faaliyetin üçünü birden yaparken, sözgelimi arkadaşınızla konuşur, ona sorular sorar veya sorularına cevap verir, yani hem konuşur, hem dinler, hem de düşünürken, hayal aleminizde seyahatlar tertip edemezsiniz. Zira zihin faaliyetleriniz ve dikkatiniz, konuşmanızda, dinlemenizde ve düşünmenizde odaklaşmış ve bir nevi hapsolmuştur. Bunun tersine, arkadaşlarından kopmuş bir insan, serbest kalmış zihniyle, hele bir de yorganı başına çekince, istediği veya şeytanın kendini sürüklediği hayal âlemlerine dalar gider; öyle zaman da olur ki, encamı ürpertici bu hayâlî seyahattan yara almadan geriye dönemez...

    b-Arkadaşlarla insan cemaat avantajını yakalar

    İnsan, yalnız kalmaktan yılandan-çıyandan kaçar gibi kaçmalıdır; çünkü yalnızlık yılanca, çıyanca düşüncelerin insan ruhunu sarmasına yol açar. İki kişi olmada da aynı tehlikeler bahis mevzûu olabilir; çünkü iki kişinin bir fenalık ve kötülük üzerinde anlaşması, zayıf bir ihtimal de olsa mümkündür. Üç kişininse, -ihtimal hesaplarına göre- günahlarda, fenalıklarda anlaşıp bir araya gelmesi âdeta imkansızdır. Bu hakikata parmak basan Allah Rasûlü, “İki kişi de şeytandır; üç kişi ise cemaattir” buyururlar.

    Üç kişi, bir cemaat teşkil eder ve şeytanın insana nüfuz edeceği delikleri, çok daha küçültmüş olurlar. İster evli, ister bekâr olalım, evde, mektepte, iş yerinde, sokakta ve çarşıda bizi aralarına alıp, üzerimize kanatlarını gerecek, duygu ve düşüncelerimizi şeytânî esintilerden koruyacak ruh ve irade insanı arkadaşlara ihtiyacımızın varlığı ortadadır.

    Çok defa ve çok yerde kendi kalbimiz, kendi gücümüz bizi canlı ve diri tutmaya yetmeyebilir. Bakışlarımız buğulanıp, sinelerimizi sis ve duman sarabilir; kalbimiz katılaşıp, aşk u heyecanımız, günlük işler ve bu çok renkli hayat içinde kaybolmaya, erimeğe yüz tutabilir ve meydana gelebilecek bir kabz hali sonucu -Allah korusun- sefahate düşebiliriz. Ama, en az üç kişilik bir cemaatimiz olsa, o zaman diğer iki şevkli ve canlı arkadaşımızdan hiç olmazsa birinin bast haline misafir olur, onun rahmet oluğundan beslenir, onun esintileriyle serinler ve o hava ve atmosfer içinde aşk u şevk teneffüs edebiliriz.
    c-İyi arkadaş insanı Cennet’e götürür :

    Burada yeri gelmişken şu mühim hususu da belirtmeliyiz : Evet, arkadaş ama, her arkadaş değil; iyi arkadaş seçeceğiz. Eskilerin eskimeyen şu sözleri ne güzeldir: “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.” “Üzüm üzüme baka baka kararır.” “Gül, güller arasında yeşerir.” “İyi arkadaş, insanı Cennet’e, kötü arkadaş da Cehennem’e götürür.” “İyi arkadaş, misk satan gibidir, hiç olmazsa kokusundan istifâde edilir; kötü arkadaş ise, körükçüye benzer ki, hiçbir yanından rahatsız olmasanız bile, en azından kokusundan rahatsız olursunuz.” Evet, her insan, arkadaşlarından iyi-kötü mutlaka birşeyler kapar.

    d-İyi arkadaşlar içinde olunmalıdır:


    Ebed yolunda ebed soluyan, sîmaları hakikat gamzeden, irâdelerinde Allah’ın irâdesi nümayân öyle dostlar, ahbaplar, arkadaşlar vardır ki, yanlarına gittiğiniz, atmosferlerine girdiğiniz zaman, Nebî ile diz dize gelmiş gibi kuvvet kazanır, aşkla, şevkle dolarsınız. Onların iksir-misâl söz ve davranışları, içinizde yosun gibi yeşermeye başlamış kötü duygu ve düşünceleri bir hamlede siliverir. İyi arkadaş, nasihatlarıyla sizin yüreğinizi hoplatacak, içinize aşk, heyecan salacak, düşüncenize aydınlık getirecek ışıktan bir dosttur. Münevver ve münevvir dostlar, has ahbablar, evet bize lazım olan, işte bunlardır.

    Pek çok mıknatısın bulunduğu bir zemine madenî bir parça atsanız, hangi mıknatısın manyetik gücü fazla ise, onu kendine çeker ve bünyesine yapıştırır.. meteorlar, çekim kuvveti ve hayyiz gücü ağır basan tarafa yönelirler.

    O halde, evlâdlarınızın kalpleri imanlı, kafaları aydın, anne-babalarına itaatkâr, vatan ve milletlerine hizmetkâr, dürüst, faziletli, fedâkâr olmalarını mı arzu ediyorsunuz? Öyleyse, onları balmumu gibi eritip, istediğiniz şekli alabilecek temiz arkadaşlara emanet etmeniz gerekir. Böylece onlar, kendi seviyelerinde, emsallerinin muhitinde, içinde bulundukları potanın şeklini alacaktır. Diyelim ki, bir ortaokul talebesini üniversite sıralarına oturttunuz ve onun için binbir emek, binbir masrafta bulundunuz, bu yanlış yaklaşımla ne ona bir şey verebilir, ne de kendiniz bir şey elde edebilirsiniz! Aynen bunun gibi, bir genci kolundan tutup, kendinden çok ileri yaşta insanların bulunduğu camilere götürseniz, hattâ keşif ve kerametiyle insanın içinden geçenleri okuyan evliyâullahtan birine teslim etseniz, yine de o delikanlıyı orada tutamaz, kalbini ve kafasını tatmin edemezsiniz. Her şeyden evvel o, kendisi gibi inanan ve davranan gençlerin bulunup bulunmadığına bakacaktır. Emsalini göremediğinde ise, nazarları daima sevimli bulmadığı sîmalara takılacak ve tatmin olmayacaktır. “Müslümanlık iyi, güzel ama, sadece ihtiyarların, yer değiştirme ruh haleti içinde esneyerek camiye gelenlerin ve ilmî meselelerden habersizlerin dini” diyecektir, bu durumda da ona tesir etmeniz imkânsız olacaktır. Bu itibarla, bir gence iman adına birşeyler verilmek istenirken, onun akıl ve mantık seviyesiyle ilim ve düşünce derecesini hesaba katmanın yanısıra, İslâm’ın yaşanabilirliği ve kabil-i tatbîk olduğu da kendisine gösterilmelidir ki, yaşama arzusunu duysun ve “Onlar yapıyor, ben niye yapmayayım; onlar kılıyor, ben niye kılmayayım, onlar koşturuyor, ben neden koşturmayayım; onlar okuyor, ben neden okumayayım” desin, düşünsün ve yapsın.. İşte, böyle bir ruh haletinin meydana gelmesi de, ancak gül kokulu, selvi endamlı, aydın sîmalı, misk dağıtan ve Cennet’e yol açan arkadaşlar topluluğu içinde mümkün olabilecektir. Karşı yakada ise, hiç de tasvir etmeği düşünmediğimiz bir nesil var; içki alışkanlıkları, kumar özentileri, fuhşa ait düşünce ve davranışlarıyla boşlukta, doymamış, serazat bir nesil... Evlâdlarını sevdiklerini ve onlara merhamet ettiklerini söyleyen anne-babalar, evlâdlarına karşı gerçekten merhametli iseler, onları ışık suvarilerine teslim edeceklerdir...

    e-Nasihatçı ve ikazcı arkadaş edinilmelidir:


    Nasihatçı ve ikazcı bir arkadaş edinmenin ehemmiyetini de burada ifade etmeliyiz. Şimdiye kadar ele aldığımız bahislerle alâkalı olarak üstümüzde âdeta kayyumluk ve bekçilik yapacak iyi bir arkadaşı ikazcı tayin edip, ona ruhsat ve yetki vermek de çok önemlidir. Evet, böyle bir arkadaş olmalıdır ki, bizde bir gevşeklik, ülfet, günaha biraz meyil gördüğü, az bir kayma müşahede ettiği zaman hemen ikazda bulunsun, yerinde sertçe kulağımızı çeksin ve başımızı salladığımız zaman da elimizden tutup, bizi sâhil-i selâmete çıkarsın.. biz de, sıkıldığımız, kendimizde bir sönme müşâhede ettiğimiz ve ayağımızın kaydığını hissettiğimiz zaman hemen kalkıp, Hızır çeşmesine koşar gibi, bu vefalı ve emin dost, bu güzel arkadaşın kucağına koşalım ve “Sen bir bahçıvansın, hele beni bir gül bahçelerinde dolaştır; birşeyler anlat bana! Beni şu hayatın girdaplarından, şu günah labirentlerinden çek al, al da, aydınlık iklimlere ulaştır” demeliyiz. Ailemizle alâkalı bir mesele ortaya çıktığında, ya da ticaretimizde bir sarsıntı olduğunda, nasıl hemen heyecan içinde erbabına koşarız; midemiz veya böbreğimiz sancılandığında nasıl hemen soluğu doktorda alırız; ebedî hayatımızı tehdit eden günah mikroplarına ve şeytanın vesvese ve aldatmalarına karşı da, kuvve-i mâneviyemizi takviye edici ilaç ve şifa arkadaşımıza aynen öyle koşmalıyız.

    Arkadaşlarla olmak insanı cemaat içinde güvende ve güçlü tutar cemaat avantajlarına sahip olmasını sağlar… Cemaatin önemi, arkadaşın önemi kadar önemlidir. Arkadaşla insan cemaatin avantajlarından istifade eder, cemaat kadar büyür büyük olur.

    1) Cemaat Halinde Yaşamak, Hayatî Bir Zarurettir


    Allah, insanı toplum içinde yaşayacak bir varlık olarak yaratmış ve onu hem cinslerinin arasına salmıştır. İnsan, maddî ve mânevî yönleriyle ancak toplum ve cemaat içinde yaşayabilir. Onun içindir ki, Hz. Âdem’den bu yana hep cemaat öne çıkmış, fert arka plânda kalmıştır. Şu kadar ki, bazı devreler ve zaman dilimlerinde bu mesele, diğerlerine nazaran daha bir ehemmiyet kesbetmiş ve âdetâ bir zaruret halini almıştır. Kaldı ki, büyük çoğunluğu itibariyle hayvanlar bile toplu halde yaşarlar; öyle ise en mükerrem varlık olan insan, hayatının her safhasında toplu halde yaşamak mecbûriyetindedir. İslâm, bu meseleyi daha bir pekiştirir ve öne alır. Öyle ki, mü’min tek başına namaz kılarken bile, ‘İyyâke na’büdü ve iyyâke nestaîn - Ancak Sâna ibâdet ederiz ve ancak Sen’den yardım bekleriz” der; “ederim, beklerim” demez. Bir mü’min, günlük şahsî işlerinden ibadetlerine kadar her meselesinde Kur’ân ve Sünnetle cemaat içine itilir, kendisine cemaat olmanın avantajları gösterilir ve hayatının büyük bir bölümü cemaatle irtibatlandırılır.

    a) Cemaatleşme, bugün her zamankinden daha
     zarûrîdir:

    Bugün küre-i arz, bütün milletleri ve devletleriyle tek bir ülke görünümü almıştır. Ulaşım ve haberleşme, çeşitli vasıtalarla çok kısa zamanda temin edilir olmuş, milletlerin birbiriyle yakın münasebetlerde bulunması sayesinde teknolojik, iktisadî, siyasî ve silah üstünlüğü bakımından dünya birbiriyle yarışır hale gelmiştir. Bu yarış, her milleti kendi bünyesinde cemaatleşmeye götürmüş, hattâ asrın getirdiklerinin zarurî bir neticesi olarak topyekün insanlık, kendini bu yarış ruh ve şuuru içinde bulmuştur.

    Dünyâ çapında ideolojiler, 18’inci asırdan bu asra genç fidanlar gibi sarkmış ve orijinal bulunarak, Hıristiyanlığa da bir reaksiyon olarak kendilerine sahip çıkılmış, o fidanları gövdeleştirmek isteyenler, dünyânın hemen her yerinde topluluklar meydana getirmek ve kitleleşmek için var güçleriyle ve bütün imkânlarıyla mücâdele vermişler ve cihan harplerinde yenik düşenler, önde görünenlere yetişme, hatta geçme hırs ve azmiyle ayrı bir cemaatleşme yoluna girmişlerdir. Asırların dev çınarı Osmanlı Devleti’ne karşı devam edegelen Haçlı seferleri, esasen yine birlik içinde toplum oluşturmanın örneklerini teşkil etmekteydi. Bugün, aynı topluluklar çok değişik nam ve ünvanlarla kendilerini hissettirmekte ve paktlar, pazarlar, bloklar şeklinde ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bunun ötesinde, kendi bünyelerinde tabiî seyirlerini tamamlayan ya da tamamlamış görünen milletler, görünen ve görünmeyen kollarıyla başka milletlerin içine sızmaya ve oralarda kendi türkülerini söyleyecek cemaatler teşkil etmeye başlamışlardır.

    Memleketimiz, memerr-i efkârdır, yani Doğu ve Batı kültürlerinin uğrak yeridir. O, asırlar boyu ipek yoluyla Doğu-Batı ticaretinin uğrak yeri olduğu gibi, bütün fikirlerin de uğrayıp geçtiği veya yerleşip kaldığı bir ülke olmuştur. Sanki her geçen, her uğrayan bu verimli toprağa bir kaç tohum atıp, öyle gitmiştir.

    Şimdi siz söyleyin: Tarih boyunca sağlı-sollu, önlü-arkalı bunca toslamalar, vurup geçmeler.. tarihî, millî ve dînî kaynaklı düşüncelerle toplu atan hasım yürekler ve bütün bunların hâsıl ettiği korkunç dalga ve esintiler karşısında eğer bir ve beraber olmasaydık, bu günlere gelip ulaşmamız mümkün olur muydu? Bu soruyu çevirip şöyle de sorabiliriz: Sayısız dişlerin ve dişlilerin (tek dişi kalmışlar birleşince, cemaatler halinde çok dişliler olur) peş peşe amansız saldırıları karşısında mukavemet edebilmemiz, millî bütünlüğümüzü koruyabilmemiz, hayatiyetimizi hem de başkalarına hayat nefhederek sürdürebilmemiz için cemaatleşmeye, evet, sağlam ve sarsılmaz bir cemaat teşkil etmeye ihtiyacımız var mıdır, yok mudur? Dünyâ üzerimize cemaatler halinde ve mekanize birliklerle gelirken, onların karşısına fertler halinde ve tüfeklerle nasıl çıkabiliriz? Gerçek şu ki, toplu atan yürekleri top da sindiremez Topumuzun, tüfeğimizin olmadığı yerde, hiç olmazsa yüreklerimiz, vahdetle gürül gürül olmalıdır.

    Farklı kültürlerden farklı cemaatler ortaya çıkar. Önceki devirlerde farklı doktrinler, değişik fikrî cereyanlar ve kültürler gelişip boy atmadığı ve insanların çoğuna tek tip kültür hâkim olduğu için, tek bir kişinin arkasından -hak veya bâtıl adına- büyük topluluklar sürüklenip gidebiliyordu. Belli bir kültür ve anlayış içinde yetişen insanlar, daha saf olup, daha kolay yönlendirilebiliyor ve bugünkü anlayışla, kitle ruh haletinden, yani toplum psikolojisinden istifâde etmek çok daha rahat ve kolay oluyordu. Bu sebeple bir Hasan Sabbah, bir Bedrettin yığınları harekete geçirebiliyor ve onları apaçık bâtılların duyguları, düşünceleri kanlı delileri haline getirebiliyorlardı.

    Bugün ise, yukarıda da kısmen temas ettiğimiz gibi, herkes ayrı ayrı kültürlerden istifâde edebilmekte ve çok farklı dünyâ görüşleri insanlar arasında çok çabuk yayılmaktadır. Evet, her seviye ve anlayışta, her inanç ve düşüncede dünyânın öbür ucunda yazılan herhangi bir eser, çok kısa zamanda beri ucunda alıcı, okuyucu bulmakta ve te’sir icra etmektedir. Bu, şu demektir : Böyle farklı kültürlerin içiçe yaşadığı bir devirde insanlar birbirlerinden kopuktur; toplum hayatı yerine ferdî hayat hâkimdir. “Ben de okuyorum; dünyâyı senin kadar ben de biliyorum” gibi, bilmekten, ilme vukuftan, kültürlü olmaktan doğan “Ben de” anlayışıyla herkes âdeta arslandır. Bu insanlar, dünyaya ait meseleleri öğrenip, dünyâyı tanımada sanki müsavi gibidirler. Denk olanlar ise birbirini iter. Böyle bir vasatta her fert, kendi bilgisi, kendi iktidarı, kendi kabiliyeti ve kendi kapasitesinin kendisine kâfî geldiği inancıyla, “Orman bana ait” deyip, tek başına dolaşmak istemekte, kimsenin vesaya ve koruması altına girmeyi düşünmemekte, hattâ bunu lüzumsuz saymaktadır.

    Önce şurası iyi bilinmelidir ki, bir ferd, dalâlet adına tahripkâr cemaatler karşısında tek başına mukavemet edemez. Bir insan, ‘gavs’ bile olsa, şahsi dehâsıyla, kültür ve ilim dünyâsıyla, hattâ keşif ve kerametleriyle asrımızın dalâletleri ve günah tufanları karşısında tek başına yaşayamaz; yaşasa da, sürüden ayrı kaldığı için her zaman kurtlara yem olabilir. Ayrıca, cemaat içinde bulunmanın getireceği feyizlerden, sağlayacağı avantaj ve lütuflardan da mahrum kalır. Ayakları cemaat zeminine basmayan insan, ayaklar altında bir yaprak ve bir tüy gibidir; bu yandan üflesen öte yana, öte yandan üflesen bu yana savruluverir. Bu yüzdendir ki, Gavs-i A’zamlar, İmam-ı Rabbânîler, Muhyiddin İbn Arabîler bile bu asırda yaşasalardı, herhangi bir cemaatin bir uzvu olmak isteyeceklerdi. Sahâbe devrinin o en kuvvetli, en iktidarlı ve meleklere parmak ısırtacak insanları bile cemaatleşme ve birlik teşkil etme lüzumunu duymuşlardı. Bu sebeple, hasımlarımızın içtimaî kanal ve kollarla geçeceğimiz yollarda kurdukları sayısız tuzaklara ve onların cemaatçe hücumlarına, ayrıca, mânevî hasımlarımız olan şeytana, nefse ve günah tufanlarına karşı yem olmaktan, boğulmaktan bizi koruyacak en mühim sığınak, cemaatleşmedir. Evet, bu fikre davet, günümüzün en hayâti meseleleri arasındadır.

    b) Cemaatte her zaman kuvvet vardır.


    İki fert ayrı ayrı olduklarında ‘1’i aşamazken, yan yana gelince ‘11’ olur. Üç ayrı ‘1’ yanyana geldiğinde ‘111’e ulaşır. Şimdi, basitçe rakam bazında ifâde etmeye çalıştığımız bu durumu, karanlıkta elinde meş’ale tutan bir kişinin meydana getireceği aydınlıkla, 11 ya da 111 kişinin meydana getireceği aydınlığı mukayese ederek düşünün. Bir hazineyi kaldırmada da aynı durum söz konusudur. Buna bir de pâzu kuvvetinin yanında kabiliyetlerin, ilmin, idrakın ve düşüncelerin ittifakını ekleyin. Ayrıca gaye ve ideâl birliği ve cehd ve azim müşterekleri de varsa, işte o zaman, gerçekten topların sindiremeyeceği yürekler gürül gürül ses getirmeye başlar. Aynen bunun gibi, iç âlemlerinin, ruh ve kalp dünyâlarının hayat dereceleri çok ulvî olan ve sîmalarında melek çehrelerini müşahede edebileceğiniz, arkadaşların şefkat, merhamet ve nurdan tebessümlerle süslenmiş aydın bakışları altında ışıklaştığınızı düşündüğünüzde, şeytanın aldatmalarına ve günahların yakıcılığına karşı nasıl bir atmosfer içinde bulunduğunuzu daha iyi anlayacaksınız. Bu atmosfer içinde direnç kazanacak olan zayıf kalbiniz ve irâdenizin fer ve kuvveti de artacaktır. Bu sayede, zülcenaheyn, yani iki kanatlı, çift yönlü bir kuvvete sahip olacaksınız.

    c) Cemaatte rahmet ve cemaatle dualarda makbûliyet vardır:


    Hadîsin beyanıyla, Allah’ın rahmeti cemaatle beraberdir. Cemaat üzerinde dolaşan bir bulut, âdeta altına girene rahmet yağdırır. Bir kişinin duası, sadece bir ferdin duası olup, taşıdığı rahmet damlaları da o kadardır. Halbuki, tam olarak ittihad etmiş, ağız gönül birliği içindeki bir cemaatin duasının karşılığı, tek tek her ferde inen miktarın kat kat üstündedir ve sağanak sağanaktır. Eğer rahmete açık semereli bir ağaç olmak istiyorsanız, orman içinde bir ağaç olmaya bakınız; tek başınıza kaldığınızda hiçbir rahmet düşmez.. kuruyup gidebilirsiniz; ama ormana mutlaka rahmet inecek ve siz de o rahmetten bol bol yararlanacaksınız. Yine diyelim ki, siz bir sivilsiniz, silahınız yok; kuvvet ve kudretiniz de sermayeniz kadar.. Oysa, askerde tek başınıza bile olsanız, iktidarınız, silahınız, ferdî kabiliyet ve cesaretinizin yanısıra, içinde bulunduğunuz birliğin kuvvet ve iktidarını da yanınızda bulur ve yerinde bir paşayı, hattâ bir orduyu bile esir edebilirsiniz.

    İster hayır adına, isterse şer adına olsun, her hal û kârda cemaatin işgücü ve te’siri her türlü tasavvurun üstünde olduğu gibi, böyle bir şahs-ı manevinin Allah'a teveccüh edip yalvarması da, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetini ihtizaza getirmesi ve İlâhî imdada vesile olması bakımından çok önemlidir. Hattâ o kadar ki, ehl-i dalâlet bile bir cemaat halinde duâ etse, bazı ahvalde sizin tek başınıza yaptığınız duaları geri çevirebilir. O halde, dalâlet cemaatlerine karşı mukabele ve mukavemet edebilmek için, mü’minlerin de cemaatleşmeye, cemaat halinde müdafaaya ve cemaat ruhuyla duâya ihtiyaçları vardır.

    Cemaat içinde bulunmanın bir büyük faydası da şudur: Kişinin masiyetleri, günahları, dualarının kabul semasına yükselmesine engel olabilir; cemaatin dualarının kabul olacağı ise, kat’i gibidir. Bir kudsî hadisde Allah (cc) şöyle buyurur: “Hümü’l kavmü lâ yeşkâ bihim celîsühüm- Onlar öyle bir cemaattir ki, onlarla bir arada bulunan bedbaht olmaz.” Evet, gül bahçesinde bulunan, hiç olmazsa o bahçenin kokusundan istifâde eder.

    d) Cemaat, paratoner gibidir:


    Cemaat, İlâhî rahmeti câzibesi ve duasıyla davet edip sînelere ulaştırmada vasıta olduğu gibi, belâ ve musibetlerin def’ine de önemli bir vesiledir. Semâ, kendine açılan semâvî sîmalıların elleri ve gönülleriyle çok alâkadardır. Evet, cemaat halinde dua ve yakarış, Rahmete açılan avuçlara semâvî tebessümleri celbederken, aynı zamanda yere uzanan âfet ve musibetlerin de def’ine sebeptir. Paratonerden uzak kalanlara, şeytanın şimşekten okları her an isabet edebilir. Bazen de ondan iki gün uzak kalan dört gün, dört gün uzak kalan sekiz gün uzaklaşmış gibi, kendini boşluk ve kasvet içinde bulabilir. Bu, tıpkı ışığın kaynağından uzaklaştıkça, karanlığın ziyadeleşmesi gibidir.

    Evet, arkadaş ama, her arkadaş değil; iyi arkadaş seçeceğiz. Eskilerin eskimeyen şu sözleri ne güzeldir: "Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim." "Üzüm üzüme baka baka kararır." "Gül, güller arasında yeşerir." "İyi arkadaş, insanı Cennet'e, kötü arkadaş da Cehennem'e götürür." "İyi arkadaş, misk satan gibidir, hiç olmazsa kokusundan istifâde edilir; kötü arkadaş ise, körükçüye benzer ki, hiçbir yanından rahatsız olmasanız bile, en azından kokusundan rahatsız olursunuz." Evet, her insan, arkadaşlarından iyi-kötü mutlaka bir şeyler kapar.

    Bir ağaç tımar edildiği, bir canlı da, bakımı-görümü yapıldığı sürece hem semere verir, hem de neslini devam ettirir. Bakılmadığı zaman ise, ağaç güdükleşir, canlı da amelmande olur. Ya bin bir istidat ve kabiliyetle dünyaya gönderilen insan? Acaba, onun bir ağaç kadar olsun bakım-görümden nasibi bulunmamalı mıdır?

    İnsanoğlu, çocuğu dünyaya getiren sensin! Gökler ötesi âlemlere yükseltmek de senin vazifendir. Onun cisminin sağlığına ehemmiyet verip üzerinde titrediğin gibi, kalbî ve ruhî hayatı için de titre, merhamet et, kurtar o bîçareyi Allah için! Ve zebil olup gitmesine fırsat verme!


     

    November 11

    işte

    EY İNSAN DÜŞÜN SEN ALA KÜLLİ HAL ÖLECEKSİN...

    Bir anda bırakıp gidenler var
    Bir nefesle terk edenler var
    ölüm avcı gibi pusuda
    ölüm kapıları zorlar
    buyur denmez
    kimseyi dinlemez
    hayır bilmez gidenler gelmez
    Daha hesabı bitmemiş demez
    bir saniye dur dinlemez
    emirle hareket eder dinlemez
    vedalaşmayı beklemez
    bahçeler viran şimdi
    ekinler talan şimdi
    simalarda bir hüzün
    ruhlarda deprem şimdi
    kimse bu gömleyi giymez ateştendir
    bilinmez
    ölümün dokunduğu insan
    dünyayı bilmez
    küstürür Hak dünyaya
    güler ol ahirete
    yaralar açar derinmi derinmi
    dünya hırsı biter
    yalnızlığı yiter
    ahirete yönelir
    ALLAH ı tek dost bilir
    kabir kapısını dostun kapısın bilir
    gireceği anı düyün gecesi ilan eden
    sevinir.ruhlar bunun ile övünür
    ...

     

    ARIYORUM SENİ DİLLERDE GÜLDE

     

     

    ARIYORUM SENİ DİLLERDE GÜLDE

    EFENDİM ŞİMDİ HANĞİ GÖNÜLDE

     

     

    Uçan kuşta kanat senle

    Balığa su misal ihtiyaç bende

    Sana susuzluğum arttı her demde

    Seni fısıldar rüzgar kainat, lisani halle

     

    Arıyorum seni dillerde gülde Efendim şimdi hangi gönülde!

     

    Vesveselerden kurtuldum zikrinle

    Muhabbet doluyorum isminle

    Ruhların bunaldığı bir demde

    Kurtuluş beratı inan elinde

     

    Arıyorum seni dillerde gülde Efendim şimdi hangi gönülde!

     

    Değerlerin kaybolduğu bir demde,

    Yaşama yön veren Hadisler sende,

    Neyi nasıl yapacağımı öğretdin bana.

    Hücrelerim dolsun istiyorum sevginle.

     

    Arıyorum seni dillerde gülde Efendim şimdi hangi gönülde!

     

    Kömürleri elmasa çevirir sevgin

    Tüm kapıları açar anahtar ismin

    Sergerdan oldum sana

    Tecelligah oldun bana

     

    Arıyorum seni dillerde gülde Efendim şimdi hangi gönülde!

     

    Ruhumu hayellerimi kanatlandırdım ben

    Muhammed,i muhabbetle buharlaşsın her zerrem

    Tağutları korkutur ismin

    Şeytani oyunları bozuyor cismin

     

    Arıyorum seni dillerde gülde Efendim şimdi hangi gönülde!

     

    Aşkların kaynağı sen

    Mecnunun yandığı sen

    Leylanın kandığı sen

    Hakikatde aşkım sen

     

    Arıyorum seni dillerde gülde Efendim şimdi hangi gönülde!

     

    Baktığın mücevharata dönüşür senin

    Güneş ve ay sana musahhar

    Sihirli parmakların susuzları doyurur

    Dokunduğun bir ekmek bin olur orduları doyurur

     

    Arıyorum seni dillerde gülde Efendim şimdi hangi gönülde!

     

    Ey! sözü zikir sükutu fikir bakışı ibret

    Muttakilerin reisi muhsinlerin efendisi

    Şehitlerin şahısın sen

    Gönüller padişahısın sen

     

    Arıyorum seni dillerde gülde Efendim şimdi hangi gönülde!

     

    Güzel ahlakı tamamladın sen

    Güzelliği senden aldı her zerrem

    İnsan haklarını senden alsın insan kalan

    Aşılmayacak engel tanımaz seni bulan

     

    Arıyorum seni dillerde gülde Efendim şimdi hangi gönülde!

     

    Ey! ariflerin kıblesi taaf edenlerin Kabe'si

    Peygamberlerin seyyidi Nübüvvet güneşi

    Her yokluğumda seni bulayım

    Ne olur Allah'ım Fenafirresul olayım

     

     

    Arıyorum seni dillerde gülde Efendim şimdi hangi gönülde!

     

    Muhammedi bir nefes bahar

    Hüseyni çiçekler şehit şehit kokar

    Muhammedi bir cezbeye tutulur sema

    Muhabbet gözyaşlarını döker toprağa

     

    Arıyorum seni dillerde gülde Efendim şimdi hangi gönülde!

     

    AŞK

    Aşk anahtardır açmasını bilen gerek

    Kabuklarını kırar düşen

    Ateşlerde arınır pişen

    Eridikçe benlik biter

    Hakkı bulur inan düşen

    Güli rana kokar içen

    Yeşillenir çiçeklenir

    Gönül evin meyve verir

    Bitiverir tüm endişen

    Canlanır tüm hücrelerin

    Uyanır tüm zerrelerin

    Arşa çıkar gönül evin

    Cevhere dönüşür yüreğin

    Tecelligah oldun bana

    Hak nazar eylesin sana

    Sergerdan oldum sana

    İlahi aşka dönüşür sevdam

    Dua silahını çektim kınından

    Acz ve fakrımı kanatlandırsın Rahman

    Kırık kalbime nazar eylesin vedud olan                               İman davasıdır benim sevdam                                  

    GÜL


    MUHAMMED'İ

    GÜLLER

    SOLMASIN

    GEL ARTIK

    gel artık ey sevgili
    güllerimiz var kan kırmızı
    aşk ı ifade eden
    aşk kadar berrak ve coşkulu
    günahsız ve tertemiz
    sana ayırdığımız yüreğimiz var mahsun ve kederli
    kimsesizliğimizi bitir yalnızlığı yitirmek için gel artık
    ihanet etmemiş hislerimiz var
    ve sen anılınca sızlayan bir yüreğimiz var
    akan gözyaşlarımız var ırmaklarvari
    gel artık yaratılış sebebim efendim
    sensizlikten kanıyor yüreğimiz
    yüreğimizin gülleri solmadan gel
    dua bahçesindeki çiçekler açsın ne olur gel
    habiller gülsün zalimler sussun gel
    filistin yitmeden ırak bitmeden gel
    gel ki ızdıraplar dinsin
    telealbedrülerle gel gönüllere
    yüreklere sahabe ruhları getir
    uyansın artık musablar ömerler
    ebu bekirleri getir gönüllere
    osmanları getir bekliyoruz Alileri yiğitleri
    korkusuz yürekleri özledik ölüme meydan okuyan
    haya timsali fatımaları zeynepleri bekliyoruz gel efendim
    bu günler hürmetine ve kırık kalplere gel

    ŞEHADET ALEMİNDE ŞAHİTLERİZ BİZ!

    Ezanla Şehadet eden şahitleriz biz
    mucahitler mücahideleriz biz
    Her şey yalan
    Şehadet aleminde şahit olmak bize kalan


    günah bendlerini yıkan gönülleri yıkayan
    şehadet aleminde şahitleriz biz!

    şeytanı sıkan ezan sesleriyle boğulan
    şeytani ruhları sarsan
    evini başına yıkan
    arza nefes aldıran

    şehadet aleminde şahitleriz biz!


    dünyanın kalbine akan nur
    beş defa kalbe inen huzur
    gül ruhları uyaran nur libasına saran
    hayata hayat katan
    şehadet aleminde şahitleriz biz!

    sanki bahardan nefes
    KUR'AN dan gelen bir ses
    varlığımıza kuvvet nefes
    ALLAHU EKBER verir heves
    şehadet aleminde şahitleriz biz

    KUR 'ANDIR REHBERİMİZ
    DÜNYADA KEVSERİMİZ
    AYET AYET İMAN DIR CEVHERİMİZ
    ALLAHU EKBER ZİKRİMİZ
    şehadet aleminde şahitleriz biz!

    ne eşsiz bir saadet şahit olmak
    kulluk şerefine nail olmak
    rüzgarlarda ALLAHIM SENİ SOLUMAK
    TÜM GÜZELLİKLERDE RABBİM SENİ BULMAK
    şehadet aleminde şahit olmak

    YETİM YÜREĞİM

    yetimlikten arta kalan bir hüzün
    okuldan sonra ayakkabı boyaması gerekecek
    hasta annesine ekmek götürmek için
    ayakkabıların ipleriyle bağlanmış hayata
    ve gözlerinde hep hüzün
    küçük omuzlarıyla yüklenmiş hayatı
    yarınlardan ümit yok
    bir elmalı şeker yememiş birde
    bayramlarda yeni elbise görmemiş
    yeni ayakkabılara hep özenmiş
    o yüzden boyadıkça ayakkabıları
    eskileri yenilemeyi severmiş
    ya iyileşmezse annesi
    ya ölürse endişesi
    onları kim koklar kim
    yürekten okşar severmiş
    kim bakışarıyla doyurur
    gözleriyle okşar güven veren
    sesiyle kuvvet verirmiş anne!
    ne tatlı ve sevgi dolu bir sözcük
    nefesi bile onlara ömür boyu yetermiş
    her şeye bedelmiş anne cennetden uzanan elmiş!
    çaresiz bakışlar olmasın gözlerinde.
    sevgi herşeye yetermiş.
    sevgisizlikten ölürmüş çocuklar .
    sevgisiz çiçekler bile açmamış
    hayata anlam katan sevgiler kutsal
    anne sevgisi kadar berrak
    ve temiz gözyaşları gibi
    içten riyasız.sevdikçe sevildikçe hayat güzel
    .

    CİĞERPAREM

    sen gideli ciğerparem suya kanmadım
    yanan yüreğim uslanmadı
    ekmeğin tadı acı neden
    gideli sen ciğerparem
    tadı yok hayatın
    dua dua diller karıncalanmış
    et tırnaktan ayrılmaz gayri
    anladım
    sensiz gecelerde ciğerparem
    ağladım.
    nasıl dayanır yokluğunu ana yüreği
    inan seninle hayata bağlandığımı anladım
    bu gece birde onun için ağladım
    yorgun bir sabahın seherinde seni kollarıma
    aldığımda
    en güzel hediye sensin haktan inandım
    seninle kutsallaştım
    cenneti senin sayende
    ayaklarımın altına sereni daha çok sevdim
    onun daha çok anladım
    secdelerde buluştukça ihtiyacımız onadır
    sana onu tanıttıkça bahtiyarım.
    ALLAH diye dillendin biliyormusun
    evladım.ALLAH İÇİN SEVEN ANNELERİ ARARIM!

    NAMAZIN DUASI

                                             

     

     

            NAMAZIN DUASI

    Kıyamda tüm sema ve gökleri temsilen kıldığın NAMAZ YILDIZLAR VE GÖK EHLİ DUADA GÜNEŞ VE AY SANA TEŞEKKÜRDE ALLAH RAZI OLSUN FISILTILAR YÜREĞİMDE!
    RÜKUDA !HAYVANAT TÜMÜ DUADA ALLAH RAZI OLSUN DUASINDA
    SECDEDE TÜM YERDE SÜRÜNENLER VE SULAR TOPRAK DUADA VE FISILTILAR YÜREĞİMDE DENİZDE Kİ BALIK BİLE RAZIYIZ YA' RAB DUASINDA
    VE TAHİYYAT HEPSİ ADINA ŞÜKÜRDE DİLLER VE TÜM KAİNAT ADINA ŞAHADET EDER MÜ 'MİNLER!

     

    işte

    YÜREĞİMİN SESİ

    Yüreğimin sesi ile konuşurum ben,

    Yürekten gelen sese şiir demişler.

    Yüreğimdir kalemim kanımdır mürekkebim,

    Gözyaşlarım silgimdir aktıktıkça bu katreler,

    Yüreğimi temizler.

    Yüreğiyle konuşanlar anlar beni,

    Duygusuz ve hissizler ağlatır yüreğimi.

    Yıkar hayallerimi yok eder benliğimi,

    Sen yaşam kaynağı ümidim ey sevgili!

    Sen arzularımın ve yanlızlığımın yok olduğu sevgili.

    Secdelerde buluştuğum sensin ey en sevgili.

     

    ŞEHİR ZİNDANLARI

    Gecenin ayazında asvalt yollar bir kırbaç,

    Şehir zindanlarında ölü ruhlar uyanık,

    Günahlarla kirlenmiş ecdattan yadigarlar.

    Gecenin karasından daha karanlık ruhlar,

    Yayılmış sokaklara.

    Şeytanın esaretinde maddeye satılanlar,

    Nefsin baskısıyla şeytana dönüşen ruhlar.

    Şehir zindanlarında.

    Camilerden akan nur beş defa cila şehre,

    Tazelenir imanı  arındırır zindanı.

    Bir ezan vakti de olsa şehir zindanları,

    Cennetten soluklanır,nefeslenir zindanlar.

    Küf kokan ölü ruhlar ezanla belki uyanır.

    UNUTTUK

    EY DÜNYA HASTANESİNİN EŞSİZ DOKTORU

    HASTA ÜMMETİN İLACINI UNUTTU

    DÜNYA SEVDASINDAN GEÇEMEZ OLDUK

    İLACINI İÇEMEZ OLDUK

     

    KURAN İLACINI AÇAMAZ OLDUK UNUTTUK
    HADİSLERİ YAŞAMADAN UNUTTUK

    NEFSİN VE DÜNYANIN ZEHİRİ İLE BOGULDUK

    SENİN AÇLIKTA BULDUGUNU BİZ TOKLUKTA UNUTTUK

    KARARTAN EKRANLARDA AKLIMIZI HAYAMIZI UYUTTUK


    NAMAZI KILMADIK KULLUĞU UNUTTUK

    AF ETMEYİ KARŞILIKSIZ SEVMEYİ UNUTTUK

    GÜLMEYE ALIŞTIK AGLAMAYI UNUTTUK

    TEVEKKÜLÜ TEFEKKÜRÜ FAKİRİ YOKSULU UNUTTUK


    DÜŞÜNMEDEN NİMETLERİ YUTTUK BESMELEYİ UNUTTUK

    KAİNATIN HAYATI EFENDİM SENİ UNUTTUK

    İSRAFA ALIŞTIK KANAATİ UNUTTUK

    HARAMLARA ALIŞTIK GÜNAHLARI MÜBAH SAYDIK

    GÜNAHI İŞLEYE İŞLEYE SEVABI UNUTTUK


    SEHERLERDE UYUDUK BEREKETİ UNUTTUK

    ATTIGIN İMAN TOHUMLARINI YEŞERTMEDİK KURUTTUK

    ALİMLERDEN KOPTUK İLMİ UNUTTUK

    DOĞRULARDA SENİ BULDUK YALANI UNUTTUK

    GÜLE ULAŞMAK İÇİN DİKENLERE ALIŞTIK

    GÜLDE MUHAMMEDİ BULDUK MUHABBETLE DOLDUK

    ÇALILARI DİKENLERİ UNUTTUK


    AYET AYET OKUDUKÇA SENİ BULDUK

    DOSDOGRU YODA EĞRİLERİ UNUTTUK

    GÖNLÜMÜN ANAHTARI İSMİN

    CENNETE ULAŞTIRIR SEVGİN

    CENNETİ BULDU CEHENNEMİ UNUTTU


    SÜNNETİ SENİYENLE SÜSLENSİN BU CAN

    SENİ BİR NEFES DAHİ UNUTTURMASIN RABBİM

     

    NEFİSLE MUHASEBE

    İzin vermem nefsim sana

    Vazgeç bırak sen yakamı

    Hodbinsin nefsim bedbahsın

    Nankörsün nefsim hastasın

    Aciz nefsim sana:

    Şevkatle bakmayı, hoşgörüyle sevmeyi,

    Sadakatle hizmet etmeyi öğreteceğim

    İzin vermeyeceğim tükenmeyen arzularına

    Fikrime tefekkürü,dilime zikiri,azalarıma şükürü öğreteceğim

    Güvenmem nefsim sana

    Güvensende sen bana

    Af etmem ben seni

    Savaşım seninledir cihadım seninledir

       BİR  AN  SANA  MEYLETSEM YOK  EDERSİN SEN B

    KÜÇÜĞÜM

    Gelişin sevinçle gidişin buruk neden?                                   

                   KÜÇÜĞÜM                                 

    Şevkate sevgiye susamış yüreğin                                           

                    KÜÇÜĞÜM                                 

    Sana sarılıp koklayan yok yetimim                                       

                        KÜÇÜĞÜM                               

    Sana sarılıp öpen annen yok biliyorum                                 

                        KÜÇÜĞÜM                               

    Kapıdan döndüğün gün sabaha dek ağladım                         

                        KÜÇÜĞÜM                                

    Sen layık değilsin çileye omuzladığın yüke                            

                           KÜÇÜĞÜM                              

    Gülmek oynamak hakkın anneye doya doya sarılmak         
    hakkın                                                                                 

                                KÜÇÜĞÜM                          

    İnan sana yakışmıyor yavrum hüzün                                     

                    KÜÇÜĞÜM                                       

    Izdırap neden yükün                                                             

             KÜÇÜĞÜM                                              

    MEHMEDİM

    Emanet sana vatan ve benim
    Korktuğum zaman seni seni düşlerim
    Düşünme mehmedim ruhum senindir
    Gözyaşlarım senin kanın terindir
    Başörtüm senin zafer sancağın
    Dildar olmuş hislerim
    Kalbimde yaran müthiş derinmi derin
    Cevşenim zırhın duam silahın
    Asımın nesliyiz ecdadın temizmi temiz
    Cihanmerd askerim yarınlar senin ve benim